26 Mayıs 2002

Tartışabilmek için sorular sormak

Bir önceki yazımızda ‘Bir kez daha sol’[i] üzerine dedik ve solun yaşadığı kısır döngüleri bir kez daha irdelemeye çalıştık. Tartışmanın eksenine de işgal terimini koyup, sorular sorup cevaplarının olmadığını vurgulamıştık

Aynı şekilde cevap verilemeyen sorular Avrupalı Birliği için de geçerlidir. Ama yine biz bu sorulardan kaçarak kurtulacağımızı hayal etmektayiz.

Birikim Dergisinin son sayısında[ii] ‘Hangi Avrupa’ya Doğru?’ sorusu çeşitli yazarlar tarafında incelenmekte ve kimi ilginç yazılarla çeşitli yorumlar yapılmaktadır.

Geçen yazıda bizim yaptığımızın benzerini Ahmet İnsel, ‘Avrupa Birliği: Nasıl bir kurumlaşma?” [iii] yazısının başında yapmakta ve sorular sormaktadır. Bizim için de önemli olan ama cevabı üzerinde fazla kafa yormadığımız bu soruları buraya almak isterim. Belki meraklı birileri bu sorular üzerinde kafa yormaya başlar ve kısa yoldan ‘AB’ye hayır veya evet’ gibi kestirme cevaplardan kaçabilir ve sığ tartışmalardan kurtulabilirik.

“Avrupa Birliği, bir ulus-devletler konfederasyonu mu olacak, yoksa çok daha güçlü bir siyasal bütünleşmeye tekabül eden bir federasyona mı dönüşecek? Uluslar Avrupası mı, yurttaşlar Avrupası mı, yoksa bölgeler\memleketler Avrupası kurulacak? Etnik “ulus” anlayışı mı Avrupa coğrafyasında egemen olacak, demokratik “ulus” anlayışı mı? Pazar entegrasyonu ve onunla uyumlu toplumsal kurumlaşma eksenli bir liberal Avrupa mı, yoksa düzenleyici işlevin ağır bastığı ve onunla uyumlu toplumsal dayanışma kurumlarının pazar ekonomisi mantığının dizginlediği bir sosyal Avrupa mı? Sermaye, servet ve söz gücünü ellerinde toplayan tekelci bir sınıf tahakkümü Avrupasına mı yoksa katılım, dayanışma, eşitlik ve demokrasi mücadeleleriyle dengelenecek bir özgürlükler Avrupasına mı gidişat evrilecek?”

Yazar, bu soruların cevaplarının halen daha çeşitli düzeylerde tartışıldığını ve Hebermas’ın “Avrupa’nın neden bir anayasaya ihtiyacı var?”[iv] yazısına atıfta bulunup, çeşitli yorumlar yapmaktadır.

Biz ise kuzeyde, dünyanın en bilge teorisyenleri ile ‘Avrupa Birliği’ üzerine bu soruların yanından bile yanaşmadan keskin ve asla yanılmayan yanıtlar vererek AB konusunu çözümleyebilme yeteneğine sahip bir ülkede olmanın gurunu yaşamaktayık.

Birikim Dergisinin aynı sayısında, Sezai Sarıoğlu[v] aslında Türkiye için yazıyor ama yazıyı Kıbrıs için de okuyabilirik:

“Hikmetinden sual olunmaz tüzük ve programlarla düşünen, sloganlarla ve alıntılarla konuşan bizim mahallenin çocukları, AB tartışmaları üzerinden devrimciliklerini kanıtlıyor ya da ötekilerin devrimciliğini bir çırpıda ortadan kaldırıyor! Ne sihirdir ne keramet söz çapukluğu marifet! Bunca tartışmamaya nasıl vakit bulabiliyoruz, cümlesi yine yürürlükte.”

Tabi kimi zaman zaman bizde de olduğu gibi kimi tartışma argümanlarını da eleştiriyor:

“Tarihen ve siyaseten zamanında anlamı olan ve hayatta karşılığı olan 1975 model cümleler eski dergilerin orta sayfalarından yenilerin orta sayfalarına aktarılıyor.”

“Devrimci-sosyalist iseniz tarihin emri siyasetin kavliyle kuvvetlice “AB’ye Hayır! Demek zorundasınız. (....) Çünkü, “AB’ye Evet!”, demek, emperyalizm ve kapitalizm ile işbirliği demek! İlkelerden, sosyalizmi sosyalizm yapan temel referanslardan ödün vermek demek... Değerlerden caymak, bizim mahalleden başka mahalleye taşınmak, ya da mahallenin asıl sahiplerince kovularak, en hakiki, en bilirkişi sosyalistlerce sosyalizm kütüğünden düşürülmek demek. Lenin’in ölümünü bahane bilerek, ustanın ve Emperyalizm teorisinin gıyabında konuşmak devrime\sosyalizme ihanet etmekle eş anlamlı. Eeee bu da bir seçimdir, Lenin’e ihanet edip, onun teorisinin geçer akçe olmadığını söyleyenler şimdiye kadar iflah etmedi ve iki yakası biraraya gelmedi!”

“Allah için değilse de, Marx’ın hatırı için Lenin’in o incecik “Boykot Üzerine” makalesini\broşürünü yeniden okumak zihin açabilir. Hani “boykot koşulları yoksa, içerden işleme taktiği meşrudur”, cümlesi ile “AB’ye evet!” sorunu arasında diyalektik bir alaka olamaz mı? Böyle bir şey ihtilal dahilinde değilse de ihtimal dahilinde olamaz mı?”

Bu kısa okumalar ve eleştiriler arasında “AB’ye Evet” diyenlerle ve “AB’ye Hayır” diyenlere de gönderme yaparak, evet diyenlerin solculuklarına laf edilmemesi için cümlenin orta yerinde “ama yani” diyerek çark ederek “hayır”a doğru yol aldıklarını; benzer yaklaşımın “hayır” diyenler içinde geçerli olduğunun vurgusunu yapıyor ve cümlelerin “özne hep gizli özne diyor” ve:

“Çünkü “kimmiş bakimmm AB’ye evet diyen devrim kaçkını!” cümlesi sol geziyor. Çık ortadan ye damayı, yada çık ortaya ye azarı! Öyle ya azar, devrimciyi bozar. Öznesiz cümlelerle şimdilik idare edilebilir”

bu yönü ile ÖDP’ye de ciddi bir eleştiride bulunuyor

“Geçerken belirteyim ki ÖDP’de hükümet eden arkadaşlarımızın savunduğu şekliyle, “Emeğin Avrupası” sloganı da, sözü dolandırarak “evet”i çaktırmadan “evet”e dönüştürmenin vücut çalımı olduğu için Evetistanlıların aleyhine...”

“AB’ye hayır!” diyenlere de gönderme yapıyor yazar:

“Beden dilinin eşlik ettiği, “AB’ye Hayır!” diye başlayan cümle daha orta yerinde “evet... ama... biz de biliyoruz Avrupa proletaryasının kazanımlarını” diyerek “hayır ama evete” doğru evriliyor... Kuvvetle söylenen, Marx ve Lenin’den alıntılarla süslenen “hayır” sözcüğü tarihin emri konuşmacının kavliyle aşınıyor, aşılıyor ve ortaya, ortaya karışık, “hayır”lı bir “evet” çıkıveriyor. (..... ) Sonuçta, “hayır”ı terk eden hayırsız bir aşık gibi cümlenin ortasında bocalayan acemi ajitatörler gibi bir fotoğraf çıkıyor ortaya..”

Tüm bu alıntılar ve yazını tümü okunduğunda bize de özgü bu soru(n)lar ayni şekilde karşımıza çıkıyor.

Fransa seçimlerinde Le Pen’in Ulusal Cephesinin yalnızca 200 bin oy artırıp ikinci tura yükselmesini hikmetinden sual olunmaz bir dil ve teori çabukluğu ile faşizmin yükselişine yoranların yine Gelecek Dergisindeki Masis Kürkçügil'in “Fransa’da ‘Le Şok” yazısını okumaları gerekir.

Oy vermeyenlerin oranın tarihi bir seviyeye çıktığı, Sosyalist Partinin iki buçuk milyon oy kaybettiği, Fransız Komünist Partisinin ciddi bir yenilgi aldığı bu seçimleri, 1995 yılındaki başkanlık seçimlerindeki oylarını yalnız 200 bin artıran Le Pen’in yükselişi olarak okuyabilmek herhalde bize özgü bir teori bilgeliği olsa gerek.

AB içindeki Sosyal Demokrat partilerin aslılarından farklı politika geliştirememeleri sonucu, AB içindeki ortanın sağının hızlı yükselişini korku ile değil cesaretle ve kendi içine dönerek yanıtlamak yerine kolaya kaçma eğilimi ile abartılı teoriler üretmek kimseyi bir yere götürmez. Sosyal Demokrat partiler AB içindeki ülkelerde bir dönem hükümetlerde olması fırsatını değerlendirememesi, diğer sol yapılanmalarla birlikte AB içinde hızla yükselen işsizlik gibi, göçmenler gibi konularda alternatiflerin yaratılamamasının, aşırı sağcı poltikacıların bu sorunlar üzerine oy artırması, aşırı sağın becerisi olarak değil, solun beceriksizliği olarak yorumlanması daha doğru olur.

Ayni şekilde, Kıbrıs’ın kuzeyinde de benzer konularda özellikle göçmenlerle ilgili, alternatiflerin üretilmemesi ve bu kişilerin sağla işbirliği yapmasını koşullarının ortaya çıkması tamamen bu insanların üzerine atılarak çözümlenebilecek kadar kolay değildir.

Kuzeydeki sol, hükümet etme sürecinde, rejimin dikta tavırlarına tüm yaşananları bağlayarak yaşanan dağınıklığı anlatabilmesi de olası değildir.

Venezüella’da her türlü komplonun ve darbe girişimin üstesinden gelinebileceği örneği dururken, kendi güçsüzlüğünü, alternatifsizliğini ve zaaflarını en keskin ve en yanılmaz sözcük yığınları ile anlatabilme gayreti havada boşlukta yerinini arayan sesler olarak kalırlar.

Sol, her türü ve rengi ile kendi eksikliğini ciddi olarak ortaya koymalıdır. Mazeretler arkasına sığınıp kendi eksikliği ve zaaflarını abartılı teorilerle başkalarını üzerine yıkarak yeni bir Kıbrıs yaratmak olanaklı değildir.

Yalnız yeni bir Kıbrıs değil yeni bir dünya da yaratmak mümkün değildir...

--------------------------------------------------------------------------------

[i] http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knt/knt4_5_2002.html

[ii] Birikim Dergisi, Mayıs 2002, sayı 157

[iii] age syf111-15

[iv] J.Habermas, “Avrupa’nın neden bir anayasaya ihtiyacı var?” New Left Review Seçkisi, 2001\1, Everest Yay. 2002

[v] age, “Evet mi”, “Hayır mı” söyle bana nedir senin cevbın: Havet!”, Sezai Sarıoğlu, syf 48- 53

5 Mayıs 2002

Bir kez daha sol üzerine

Bugünlerde tartışmalar gene ayni noktaya odaklaşmış durumdadır. Kıbrıs sorunu çözümlenebilecek mi yoksa ne olacak sorusu toplumun ciddi olarak gündemini oluşturmaktadır. Kıbrıs’ın kuzeyindeki birçok sol diye kendini nitelendiren aydın ve politikacının ise bu süreçte tartıştıkları yeni bir şey yoktur.

Hatta kimi sol iddiali kişi ve kurumlar hala daha durum tesbitinde kalmış ve adanın mevcut yapısı üzerine içi boş ve kaba şekilde tartışmayı yeğlemektedirler.

Adanın ‘ikinci bir Küba’ olmaması için uzun yıllar sürdürülen bir planın çerçevesinde 1974 yılında adaya askeri müdahalede bulunulmuş ve Kıbrıs Cumhuriyetine ait adanın kuzeyinde Türkiye, kendine ait bir otorite kurmak için uluslararası hukuk yorumuyla da askeri bir müdahale ile işgal eylemini gerçekleştirmiştir. Bu tam 28 yıl öncesine ait bir durumdur.

Kuzeydeki otorite kendini geliştirmiş terminolojisi sürekli güçlendirme yoluna gitmiştir. Bunu yaparken herzaman hukuk kurallarına uygun davranmamış, kimi zaman yeni durumu adanın kuzeyinde yaşayan durumu kabullenmeyenlere karşı zora dayalı methodlar da uygulamıştır.

Mevcut koşullar içinde günlük yaşamda toplumu terörize ederek baskı altına almış ve bu durumu kendi lehine kullanma amacındadır. Hatta bu amaçla adanın nüfüs yapısı ile de oynayarak Cenevre konvansiyonuna aykırı şekilde savaş koşulları ile değiştirilen bir bölgeye Türkiye kendi nüfusunu taşımıştır hatta taşımaya devam etmektedir. Yarattığı bu ortamla Türkiye, 1974’de oluşturduğu de facto durumu dünyaya dikte etmeye çalışırken, içerden herhangi bir karşı örgütlenmenin oluşmasının yada sesin çıkmasının önünü kesmeye çalışmaktadır.

Kısa tanımlaması ile 74 ile ortaya çıkan yeni coğrafik otorite sınırları içinde ‘sıradan faşizm’ kuralları hüküm sürmektedir ve uluslararası hukuğa rağmen oldu bittiler yaratılmaya çalışılmaktadır.

Bu süreç içinde sol tanımlamalı kişi veya kurumlar gelişen tüm süreç içinde yeni bir şey söyleyememekte, geçmişte kalan tartışmaları tekrar edip durmaktadırlar.

Kimi ileri düzeyde sol yakıştırmasını kendine uygun bulanlar ise radikal birşeyler söylemek gerek diyerek kaba ve hiçbirşey ifade etmeyen ‘işgale hayır’ sloganları etrafında dönüp durmaktadır.

İşgale hayır diyen Filistin halkının yüreğini taş yapıp tankların topların önünde mücadele etmesinden dahi hiçbirşey öğrenemeyen salon solcusu ve dergi/gazete solcusu ‘işgale hayır’ demeyen korkaktır ve mücadele böyle yapılır teorileri ile her konuşmalarında ve yazılarında birkaç yüz kez ‘işgale hayır’ diyerek ne kadar şanlı bir mücadele verdiklerini ilan ediyorlar.

İşgale hayır demenin gerekliliklerini ne kadar kim yerine getiriyor sorusu havada asılı kendine yer arıyor...

Önceliklle bu kadar kaba olarak iki kelimeyi yan yana getirerek mücadele yapılamayacağını kuzeydeki sol daha öğrenemedi.

Onlarca yıldır 1 Mayıslarda alanlarda, atabildiğimiz, bulabildiğimiz üç beşi geçmeye sloganımız var ve sankide çok mühimmiş gibi üç beş adımda ‘birlik, mücadele, dayanışma’ deyip durmaktayız. Bir toplumun yaratıcılığı ancak bu kadar sığ olabilir. Yada ancak bu kadar sığ politika üretilebilir.

İşgal koşulları ortaya çıkalı 28 yıl olmuş ve sol hala durum tesbiti yapmaktan öteye gidemiyor.

Küreselleşme karşıtlarının gösterilerinde ‘yeni bir dünya mümkün’ diye, yeni bir slogan yükselmektedir. Onlarca sorunun ve solun yenilgilerinin ardından onbinler sokakta ve yeni durumlarını ortaya koyuyorlar, umutları ile birlikte ‘yeni bir dünya mümkün’’ diye haykırıyorlar.

Bizim sol ise yeni durumları karşısında kaba sloganlar ve slogan türü düşünce dışında üretebildiği bir şey yoktur.

İşgale nasıl hayır?

Nasıl ortadan kalkacak?

Ve en önemlisi yerine önerilen nedir?

Gibi ilk akla gelen basit soruların cevapları bile yoktur, yada çok belirsiz ve laf kalabalığı arasında kaybolup giden açıklamalar ve teori olduğu iddia edilen söz yığınları vardır.

Adada mevcut savaş durumunun ortadan kaldırılması, halan daha süren fiili ateş kesin bir anlaşma ile çözümlenmesi gerekliliği yeteri kadar ortaya kondu ve artık kendini tekrardan başka bir şey yapmamaktadır.

Dünya solu çeşitli kentlerde düzenlediği forumlarla yeni durumunu gözden geçirerek, kendini yeniden tanımlamakta ve teorilerini güçlendirmektedir. Bizde ise hala üç beş kelimenin etrafında efelenip durmaktayız.

Avrupa Birliği kendi için yeni zirveler ayarlamakta ve genileşme sürecine hızlı bir şekilde devam etmektedir. Bizde ise sanki hiçbirşey olamamış gibi kaba bir şekilde AB hayır teorileri üretilmektedir.

Sol özünde diyalektiktir ve solu yeni öğrenen birine ilk verilen bilgiler diyalektik materyalizmdir. Ama bizim sol dibine kadar metafizik temel çerçevesinde yaşam bulmaya çalışmaktadır. Ama yaşam durağan değildir ve hergün sol iddialı kelime yığınlarından birşeyler alıp götürmektedir.

Sol kendini yenilemeye ve beyin mastübasyonundan vazgeçip yaşama dair ve asıl görevi olan kurulacak olan geleceğe dair teori ve pratiklerini üretmesi gerekmektedir.

Uluslararası hukuğa aykırı getirilip yerleştirilenlerle ilgili solun tartışmaya başlaması gerekiyor çünkü kendilerine ait gettolara sıkışıp kalan bu insanlar ne buraya ait olabilmişler ne de geldikleri yerlerle ilişkileri kalmış. Hatta genç kuşak hiçbir yere ait değil. Yetiştiği gettonun kültürü ile büyümüş ve yetiştirildiği kültürün olduğu yerlere çoğu gitmemiş bile. Hukuksal yönleri ile, insani yönleri ile sol yaratıcılığını kullanıp bu sorunu çözebilmeli.

Yada sol artık sorunun nasıl çözüleceği bırakıp çözüm sonrasına ait düşünceler üretmeli. Çözümle ilgili söylenebilecek herşey söylendi ama bu arada söylenenlerin de yaşama geçirilimesi gerekmektedir. Bu yönde pratik çalışmalar yapılmalıdır.

Bulunulacak ilk anlaşma ile şu veya bu önemde bir sınırın mevcut olacağı gerçeği ile bu konuda düşünceler ve projelerin hayata geçirilmesin pratik önermeleri neler olması gerekliliği de tartışılmalıdır.

Ve artık sol, dünya ile de ilgilenmelidir çünkü yaşam yalnızca Kıbrısla sınırlı değildir. Dünya solunun gündeminde olanlarla ilgili düşünceler de artık kuzeydeki solun gündeminde olma zamanı gelmiştir hatta geçmektedir.

Ama sol elbette bu kadar zor şeylerle uğraşmak yerine ya sağın gündemini takip edip bildik birkaç yüz kelime ile sınırlı birbirini tekrarlayan bildiriler yayınlayacak yada beyin mastürbasyonu yaparak çok fazla anlamı olmayan birkaç kelimeyi yan yana getirip yüksek sesle söyleyip yada bulunduğu gazete köşelerinde birkaç on kez tekrarlayıp kendi sorumluluklarından kurtularak rahatlayacaklardır.

Söz, hiç bukadar kirletilmemiş yada tüketilmemişti...

Bütün mümkünlerin kıyısındayız ama bizim pek bir yere gitmeye niyetimiz yok...

1 Mayıs 2002

yenilgi yeni başlangıçların başlama yeridir

Yenilginin kimi yerde ve zamanda devrimci olan bir yönü vardır.

Kimi yerde tıkanan değişimin önünün açılmasıdır. Kimi zaman duran veya yavaşlayan zamanın yeni baştan hızlanmasıdır.

Yeri geldiği zaman, koşullar ve mevcut durum, size, yaşadıklarınıza tahamül etmeyi dayatır. Bu sizin tercihiniz olmasa da yaşamak zorunda kalırsınız.

Tek oda kerpiç bir evde kalma ‘en azından’lı teorilerle kabullenilir ve koşullara dayandırılan bahanelerle yeniden kurmalar ertelenir.

Yenilgi bu yönü ile yıkıcıdır. Tüm yaşamda kurulu olanların hasar görmesidir. Ama ayni anda da ilericidir çünkü yeniden daha iyisinin kurulmasının önünü açar. Hatta yenilgide elde edilen deneyimlerle yeniden kurarsın yaşamı.

Yenilmek yeniden kurmayı bilebilenler için hiçbir zaman son olmaz.

Yenilginin çok nedenleri vardır ve çoğu belki de sana bağlı değildir. Sana bağlı olmayan nedenlerin sana verebileceği hiçbirşey yoktur. Ama sana bağlı nedenlerin vardır.

Yenilginin hesabı iyi çıkarsa devrimcidir. Atladıklarını, eksiklerini, hatalarını ve en önemlisi sevmenin çıraklığında ustalaşma yolunda istemesenden kırdıklarını alt alta koyarsan ve anlamlaştırırsan kurulacak olan ‘tek oda kerpiç’den daha iyisi çıkar ortaya.

Yenilgi riskdir de. Tümden kaybetmeyi de getirebilir. Yada geçici de olsa tekrar yeniden kuramamayı. Her defasında yeniden kurabilme umudu ile yeniden başlamak gerek çünkü bir kez teslim olmak demek ayağa kalkamamaya denktir. Teslim olmak seni yok oluşa götürür. Kapanırsın ve senden ve yaşamın tüm renklerinden koparsın. Yaşamdan da koparsın.

Yeniden kurabilme sürecindeyik. Yürümeyi yeniden öğrenen çocuk heycanıyla, yürümeye çalışırken düşebilme ihtimali bile denemeyi heycanlı kılar.

***

Sokakta yürürken farklı renklerin farkına varırsın.

Arabahmet Bölgesinde restore edilmekte olan binaların arasında dolaşırken, bir boyacının boyadığı kapıyı boyamaktan vazgeçip, parmaklarını büyük bir ustalıkla kullanarak kapıya darbuka özelliği verebilmesi gözüne ve kullağına takılır. Çingene olan boyacının aslında bunu çok kez yaptığını fark eder ve okuduğun kitaplar ve gördüğün filimleri düşünün ve çingenelerin doğuştan müzik ve dansla evli oldukları gerçeği gelir aklına. Yerleri ve mekanları ne olursa olsun çingenelerin müzikle olan ilişkisi ilginçtir. Belki de araştırılsa her çingenenin DNAsına müzik ve dans kodlanmıştır.

Asıl fonksiyonu kapı olan ama çingene boyacının parmakları arasında darbukaya dönen müzik aleti ile neşeli şarkılar çalıyor, yaşamı yaşadıkları çok iyi olmasa da, yaşam koşulları zor da olsa neşesinden hiçbirşey kaybetmeden.

Sokağın bir ilerisinde Bukowski’nin romanlarından fırlamış hatta Bukowski’nin yerli şubesi biri, sabahın ilk ışıklarına kadar içmiş ve mamurlayamamış bir halde kıyafetleri pek biriyle uyuşmayan belkide biradan olma göbeği açığa çıkaran atleti ve şortuyla dolanır işçilerin arasında. Aylardır buralarda olmamıza rağmen pek iş bulup çalıştığına şahit olmadık. Tipki Bukowski’nin yaşamında olduğu gibi sürekli işi yok ve içmek hayatının en önemli işidir. Bukowski’den tek farkı şarapla değil de rakı ile olan kopmaz bağlarıdır. Onun dışında özensizce büyüyen sakalı ve taranamayan uzamış saçları ile ayıkken bile sarhoş modunda yürüyüşü ile Bukowski’nin romanlarından fırlamış bir karakterdir.

Arabahmet geçmişteki zengin mahallesi olması karakterine inat her renk ve karakterde ama zengin olmayan insanlara ev sahipliği ile geçmişiyle çelişerek ama yaşama devamı ile ayakta. Ayakta ama terk edilmiş, yaşlı ve yorgun.

Tıpkı yaşamımız gibi Arabahmet’i de yeniden kurmaya çalışırık. En azından geçmişe ait değerlerini koruyarak.

Arabahmet de zamana karşı yenilmiş, hasar görmüş, yıkımı görmüş ama hala daha ayağa kalkabilme umudu taşımaktadır.

Dedik ya her yenilgi yeni başlangıçların başlama yeridir...

1 Nisan 2002

"Hayat yeniler kendini"

Yaşam bize çoğu zaman ne kadar çok şey öğretir.

Durur herkese yabancılaşmayı anlatırsın, çürümeyi, dürüst olmak üzerine yazılar yazar, konuşmalar yaparsın...

Şiirler okursun, romanlara özenirsin, insanların dostlukları, saflıkları üzerine...

İstersin ki yaşamında yer bulsun, dürüstlük, saflık, sözün anlamını yitirmeyişi...

Ahmet Arif’in dizeleri takılır bir an aklına:

“Vurulsam kaybolsam derim,\ Çırılçıplak, bir kavgada,\ Erkekçe olsun isterim,\ Dostluk da, düşmanlık da.”

Ama hiçbiri olmaz; en yakınından başlar çözülme, güvensizlik, yabancılaşma...

En yakınından başlar yaşamın en olumsuzlukları ve gider...

Bunlara bakıp üzülmek mi gerek, yoksa nerde eksik kalır bazı şeyler diye durup düşünmek mi gerek bilmeden geçer kimi zamanlar...

İki kişilik yaşamlar kurmaya çalışırsın, yaşam; daha doğrusu bugün yaşadıklarımıza yaşamak denirse yada her ne denilirse ondan, seni de çeker alır içine tüm olumsuzlukları ve kirlenmişliği ile...

Nazım Hikmet bugünlerimizi bir miktar tanımlayan şiiri takılır aklımıza isteksizce:

“O mavi gözlü bir devdi,

Minnacık bir kadın sevdi.

Kadının hayali minnacık bir evdi,

..............bahçesinde ebruliii

......................hanımeli

....................................açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev,

Ve elleri öyle büyük işler için

.................... hazırlanmıştı ki devin,

yapamazdı yapısını,

...................... çalamazdı kapısını

bahçesinde ebruliiii

......................hanımeli

..............................açan evin.

O mavi gözlü bir devdi,

Minnacık bir kadın sevdi.

Mini minnacıktı kadın.

Rahata acıktı kadın

.......... yoruldu devin büyük yolunda.

Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,

girdi zengin bir cücenin kolunda

..........bahçesinde ebruliiii

..................hanımeli

......................açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,

Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:

bahçesinde ebruliii

............................ hanımeli

...................................... açan ev...”

ama Düş Sokağı Sakinlerinin “Biliyorsun Hayat Yeniler Kendini” şarkısı yankılanır kulaklarında; ve kendi kendine mırıldanır insan; “hayat yeniler kendini”

“dağılmış saçlarım gönlünün yatağına\ uyandırma\ sabah olsun ben giderim\ sen kal rüyamda” dizeleri etkiler seni ve kendine şaşarsın...

Yaşamlarımızda çok kişilik yerler açmanın zamanıdır. Ve yaşamın ve hayatın kendini yenilemesine fırsat vermeli. Hiçbirzaman umutsuzluğa kapılmamalı insan. Umutun yitirildiği yerde başlar çürüme, yabancılaşma ve karamsarlıklar. Umut ile yeniden diyebilmeli insan her gelen zorun karşısında, birey teslim olmamayı bilmeli. Belki de bizi biz yapana sarılmalı ve direnmeli; yaşamak için, yeni bir hayat için...

Dünyayı değiştirmek için çıktığımız yolda, ne yol bitti, ne de yolcu yoruldu. Yolcu biraz daha yaşamı öğrenmiş, biraz daha ustalarını iyi okumayı anlamış durumda ve dudaklarında ‘ hayat yeniler kendini’ dizeleri ile yola devam ediyor.

Yaşamın her anında duraksamdan sorgulamayı\ sorgulanmayı öğrenmenin hazı ile...

17 Mart 2002

Yaşam\yaşanmışlıklar üzerine

Dünyayı bir kez de Kıbrıstan sarsmak için yola çıkmıştık ama geldiğimiz noktadan sarsılan biz olduk.

Herşeyi değiştirebilmek için tüm yaşamımızı kurmaya çalıştık ama yaşam bizi pek dinlemedi ve değişim yalnızca düşüncede kaldı.

Ustalarımız bir kez daha haklı çıktı. Devrim aslında günlük yaşamda, günlük işlerle başlardı ama biz bunları atladık ve günlük yaşanmışlıklarımızı erteledik devrimi büyük düşlerimize taşıdık çünkü yapılacak çok iş vardı...

Yaşam bir kez daha bize sorgulamayı öğretti. Bir kez daha ustalarımız haklı çıktı. Çünkü yaşamın her diliminde, teori ile pratiğin bütünselleşemediği her an kuru bir gürültünün ortaya çıkışıydı aslında..

Büyük teoriler yaşamın içinde sınanamazlarsa yalnızca basit birer sözcük yığınına dönüşür, anlamını yitirir. Çok zorlanıldığı zamanlarda teori, yaşamda yerini bulamazsa tarihe, çok büyük lafazanlıklar olarak geçerler. Kimi zamanda akıntıya karşı beceriksizce çekilmiş kürek hareketleri olarak kalırlar...

Yada teorisi önemsenmemiş yada küçünmenmiş büyük devrimci pratikler yada büyük laflarla süslenmiş taktikler tarihte ya hiç anılmazlar yada yada vitrindeki mankenler gibi mükemmel dururlar; yalnız görsel olarak mükemmel dururlar.

Devrimci geleneklerden öğrendik; fedekarlık yapmayı. Che birçokları için iyi bir gerilla yada liderdi. Bizim içinse bir fedekarlık anıtı. Bakanlık koltuğunu bir sabah bırakıp çekip gitmesi ve sıradan bir gerilla olarak öldürüşü ile değil, tüm yaşamı ile fedekarlıktı o. Herkes onu gerillanın el kitabı ile bilirdi. Biz ise sosyalizm ve insan kitabı ile biliriz ve onun yeni insanın oluşumu için ortaya koydukları önemlidir. Bunun gerçekleşmesi için yaptığı fedekarlıklar önemlidir bizim için...

Deniz olmak gerek.. dedik. Deniz Gezmişlere özendik. Devrim en ateşli anında hiçbirşeyi ertelemeden yürüyüşleri ölümün üstüne, bu onunları ölümsüz kılmıştı.

Fedekarlıkları yaşamımıza yazdık ve yola çıktık.

Yola çıkarkan herşey basit ve kolaydı ama yolculuk hiçbir zaman basit ve kolay olmadı.

İki kişilik yaşam kurmaya çalıştık. Tiyatrocunun dediği gibi, aşkın çırağıydık ve onu öğrenmeye çalıştık. Acemi bir çırak olduk kırdık kimi zaman, kimi zamansa bozduk tamiri zor şekilde...

İkilemde kaldık, öncelikleri hiç sorgulamadık, hep önceden yapılacaklar vardı ve bazı şeyleri erteledik. Gene tiyatrocunun dediği gibi her gün kendini karbon kağıdı ile kopyalayan günlere döndü. Kendi kendimize söylediğimiz şarkıları unuttuk. Her sabah kalktığımızda kendimize merhaba demeyi unuttuk. İki kişilik yaşamdaki ikinciyi atladık. Zaman zaman yaşamı ıskaladık çünkü yapılacaklar vardı...

Ama bir sabah kalktığınızda öğrendiğiniz şey aslında yolculuğun fazla bir yere gitmediğiydi.

Akıntıya karşı çekilen ama akıntı yönüne giden yaşamlarda, yaşamın acemisi olduk.

Devrim günlük yaşamda başlardı, eşitlik de ama öncelikler hep baskın çıktı. Öncelikleri sorgulamayı, yaşamıyı sorgulamayı öğrenmek gerek dedik ama kendi yaşamımızda bunların yerini bulamadık...

Yapılacak o kadar çok şey vardı ki, hep katı bir şekilde ayakta kalmak gerekti. Ama yaşam bize taviz vermeyi öğretti. Kaybedecekleri ve kazanılacakları dartıp, ölçüp taviz vermek gerekliliği..

Kimi zaman insanın kendine ayna tutup bakması gerekliliği, kimi zaman çok acı da verse en ağır tavizleri bile vermeyi...

Çünkü kimi kayıpların telafi ya olmaz yada daha büyük kayıpların habercisi olurlar..

Yaşamı hergün yeniden kurabilmek, en devrimci, en özgürlükçü şekilde...

Yeni insanı yaratabilmek için yola çıktık ama kendi yaşamımızı atladık..

Bugünden başlayıp bakabilmeli insan kendine... yeniden demeyi bilmeliyiz... ertelenenlerin hesabı çıkarılmalı... kimi zaman nerde kalmıştık soruları sorulmalı... insan zaman zaman kendine kim olduğunu sormalı, nerde olduğunu sormalı...

Aslında yeni insan öncelikle biz olmalıyız, yaşamın her anında duruşumuz, düşlerimiz ve sevgimizle..

Ve hatalarımız ve eksikliklerimiz karşısında asla yılgınlığa kapılmadan hiç tereddüt etmeden eleştirebilmeliyiz kendimizi ve o büyük sözcüğü tereddütsüz yaşamın her anında söyleyebilmek gerek:

YENİDEN..

Yaşamı ıskalamadan, yaşamın her anını değiştirmek için yola yeniden çıkabilmek, yeniden yaşamı kurabilmek için, kendine her sabah merhaba deyip aynadan kendine bir kez bakabilmeli insan...

Ve yaşamın şarkısı hep kendi kendine söylenebilmeli, ertelenmeden, atlanılmadan...