31 Temmuz 2003

Çiçek getirene sopalı cevap, sol yanım hüzünlü

Bir süreci daha yaşadık.

Öyle böyle değil sol dediklerimizi de bir kez daha tanıdık, sağ dediklerimizi de...

Demokrasi savunucularını da tanıdık, barış istediğini söyleyen milliyetçileri de...

Nelere gördük, neler yaşadık anlatılası değil ama o en sıcak günde, dost merhabası ile güne başladığımız da gerçektir...

Neler gördük şu 3-5 günde, dostlarımızı da gördük, kağıt üstündeki demokrasi kaplanlarını da...

Ne adınızın içine demokrasi kelimesini almanızın, ne de tüzüklerinizin ve programlarınızın içine onlarca insan hak ve özgürlüklerine saygı kelimesini yazmanızın, yaşamda sınanmıyorsa, kelimelerle anlatılanın değeri olmuyor, bunu da çok net gördük...

Çok şey öğrendik bu 3-5 günde, CTP Gençlik Kolları eylem sonrası basın açıklaması yapıyor ve “bu eylem nedeni ile CTP Gençlik Kollarına çamur” atıldığını iddia ediyor. Nedeni basit, bu eylemin CTP Gençlik Kolları tarafından düzenlediği iddia edilmişti. Yani Türkçesi ile CTP için bu eylem bir çamur atma, yani...

Yanisi yok aslında, onlar bu eyleme nasıl baktıklarını açıkladılar, kim ne anlamak isterse anlar, Türkçe bilgisi olan da bu cümleden ne anlanması gerektiğini anlayabilir. Bir eylemi beğenmeme veya katılmama elbette herkesin hakkı ve bir eyleme birileri katılmıyorsa bunun eleştirisi de en az katılmama hakkı kadar doğaldır. Ama bazen öyle cümleler sarf edilir ki, hem katılmaz, hem de eyleme sözcüklerin oyunu ile saldırırsan, onu küçültmeye çalışırsan sonrasında sana gelecek eleştirileri de kaldırmak zorundasın ama CTP Gençlik Kollarından dostların buna da tahammülleri yok.

“CTP Gençlik Kolları olarak bizim ismimizi kullanarak akılları sıra CTP’yi kötülemeye çalışan söz konusu kuruluşların ve bunların CTP’yi toplumdan uzaklaştırmak için gece gündüz yalan ve hiçbir ahlaki ve basın değerine sığmayan, çirkin söylemlerini kınıyoruz”

Bu cümlede net aslında anlatılan, bu eylem aslında yapanı toplumdan uzaklaştırır diyor dostlar, o yüzden bizi bulaştırmayın, biz toplumdan uzaklaşmak istemiyoruz ve böylesi bir fena eylemle ismimizi anmayın ki partimiz kirlenmesin...

Varsın biz kirli kalalım, dostlar bu eyleme katılmayarak isimlerini de böylesi ‘kirli eylemlerden’ sakınarak korusunlar, varsın onlar da yeni bir Kıbrıs’ı kurmayı hayal etsinler, bizler de...

Biz kirlenerek böylesi eylemlerde yolumuza devam edeceğiz. Rejimin dayatmalarına karşı, uslu çocuk olup vitrinlerinde süs olmayı red ederek, yaramaz bir çocuk olarak kalacağız ve onları hep üzeceğiz.

Değişim mevcut durumla uzlaşarak değil, onunla çelişerek kendine yer açar ve kendini statükoya karşı dayatır, tarih boyunca bu böyle oldu ve bundan sonra da farklı olması beklenemez...

Sol yanım, en çok yaralı yanım...

Neler gördük şu 3-5 günde adına hem barışı hem de demokrasiyi alan Hareketçiler, ellerine sopalarını alıp Muratağa’da dövecek adam arayanları göremediler, tek satır açıklama yapma gereği bile duymadılar.

İçlerinde kimler yoktu ki...

En sosyalistleri vardı, gece gündüz bizleri rejimle işbirliği yapmakla suçlayan ve sosyalist mücadelenin nasıl verilmesi gerektiğini sayfalar dolusu anlatan, onlar da sustu...

En radikalleri de vardı ki alanlarda Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı açarak bunu ispatladıkları hayaline kapılanlar; gece gündüz işgal kelimesi geçen onlarca yazılar yazdılar, kendilerine en büyük muhalif ünvanını uygun da gördüler, ama onlar da sustu...

Bu ülkenin ana muhalefet partisiydiler, askerle takıştıklarını iddia ederek demokrasi havarisi kesildiler, ama onların da sopalılara söylecek sözü yoktu...

Herhalde, seçim zamanıydı, demokrasi ve özgürlük Aralıktan sonra bu mahalleye gelecekti, o yüzden boşuna aramayın, aranmayın demek istedi dostlar. Dostların böylesi demode kelimeler için mücadele etmesini beklemeyin, onların işi çok ciddi, ülkeyi kurtaracaklar...

Neler çektik ey halkım, kurtarandan kurtulabilmek için ama gene birileri çıkabiliyor kurtarıcı olarak. Aslında kurtarıcıdan sakınmak gerek ama neylersin birileri karar verdiyse, sana sormasına gerek yok, o seni senin adına elbette kurtaracaktır...

Neler gördük şu 3-5 günde...

Oturmuşlar çarşaf çarşaf, koca koca bayrakların ardına, ağızlarından tükrükler saçarak, çirkin ve insanlığı utandıran sözler söylüyorlar. Diğerinin acısına saygıları yok, diğerinin kaybettikleri için ‘geberilmiş’ diyebilmekteler...

Onlar bunları söylerken insanlığımız utandı, üzülemedik ama yalnızca utandık...

Toprak koyup diğer toprağı kirleteceğimizden söz ettiler, gene utandık, gene üzülemedik, biz öyle bir şey demedik diyemedik, ne diyebilirdik ki, toprağın toprakla kirleneceğini iddia edene...

Onlarca can verdik bu topraklara, savaşlara karar vermemiş, savaşlarda taraf olmamış onlarca sıradan binlerce Kıbrıslı’nın yaşamına mal oldu geçmişte yaşananlar. Bir kez daha olmasın diye Kıbrıslı Türklerle Rumların ortak girişimi ile çiçekler bırakmak istedik, Muratağa’da, Nazi Almanya’sından ödünç alınıp oraya monte edilmiş SS Subayları çıktı önümüze, Mussollini’nin İtalya’sından Kara Gömlekliler de vardı aralardı. Ellerinde sopaları, yumurtaları ile çiçek getirene kendi anlayışlarına uygun cevap vermek için dizilmişlerdi...

Utandık ama üzülemedik. Demek dünya savaşlarına neden olan faşizmin ruhu hala yaşıyor ve onlarca acıya rağmen hiçbirşey öğrenememiş olanların Muratağa nöbetlerini gözlerimiz dalarak izledik. Demek hala daha kinleri ile adam öldürebilecek olanlar var. Demek ki hala da çiçek getirene öfke ile sopalı karşılama töreni hazırlanıyorsa, barışa çok uzağız herhalde...

Aslında hiç de uzak değiliz, yalnızca 5-10 kişiydiler. Bu toplum onları sahiplenmemişti ama gene de utandık ama üzülemedik...

Utandık hem de çok utandık, Mağusa Kaymakamının Girişimin temsilcilerinin ailelerini arayarak bizzat tehdit etmesinden utandık, ellerine sopaları alıp oralara gidenlere hiçbir soruşturma açamayanlardan utandık, onlara destek verenlerden de utandık, demokratik ve çağdaş bir ülkede olsak böyle mi olurdu dedik kendi kendimize ve bir kez daha utandık...

Kimileri katıldıkları şoven savaş törenlerinden kafalarını uzatıp, şimdi zamanımıydı diye eleştiriler yaptı, kimi oturduğu koltuktan güzel eylem dedi amalı şekilde bitirdi köşeyazılarını, kimi orasını burasını, zamanını beğenmedi, olsun biz kucaklaşırken diğerinin acısı ile ve dini, dili, rengi ve ırkı ne olursa olsun bu ülkeyi ortak vatan sayanlarla bir kez daha olmasın diye ortak mücadele için sözleşirken yaptıklarımızla huzurluyduk...

Kucaklarken 15 yaşında savaşta öldürülen Vasilia Georgiu’nun ailesini, acılarına ve göz yaşlarına ortak olurken, isterdik ki kucaklayabilelim Muratağa’daki ailelerin acısını da ve onların gözlerinin içine bakarak bu acıları bir daha kimse yaşamasın diye en acı olanı sahiplendiğimizi ve kurmak için yeni bir Kıbrıs’ı kararlılığımızı anlatabilmek isterdik...

Anlatamadık ama devam edeceğiz...

Varsın birileri ürksün, varsın ‘sayı önemli değil, 3 oy 3 oydur’ diyen kurtarıcılar kaybetmemek için oycuklarını, yutkunarak seyreylesinler, birileri ‘kirli’ eylem diyerek katılmasın. Varsın birileri bu defaya da silahlanıp gelsin...

Sözümüz var yarınlara, o yüzden geri geleceğiz...

20 Temmuz 2003

Düş yolculuğunda pusulasını kaybeden sol...

Bir süredir, Kıbrıs’ın kuzeyindeki sol üzerine onlarca yazılar yazdım, tartışmaya, tartıştırtmaya çalıştıklarım oldu ama ‘şimdi bunları mı konuşacağız’ cevapları arasında sözlerimiz kaybolup gitti...

Sol bir süredir iyice dibe çöktü. İyici anlamsızlaştı. İyice sözü dinlenmez oldu. Eleştirdiği rejimin kendisine benzedi.

Yazıya girmeden ‘sol’ tanımlama üzerine Ragıp İncesağır’ın Gelecek dergisindeki yazısı için yazdığı dipnotu buraya da almak isterim:

“Solun ne olup ne olmadığına ilişkin bir tartışmanın yaşanması gerektiğine tabii ki ben de inanıyorum. Ne var ki, solculuğun bizim analizlerimiz dışında da bir "aktüel" anlamı var ve bu anlamı ortaya çıkarıp; onunla hesaplaşmadığımız sürece solculuk, "hepimizin" ortak adı olmaya devam edecek. Yoksa tabii ki nasıl olsa "onlar solcu değil ki; solcu biziz" kolaycılığıyla ya da "bir kısım sol" diyerek saydığım problemlerin bizden uzak olduğunu zannedebiliriz. Böylece kendimizi de kandırabiliriz. Yok; böyle yapmayalım. Solu şimdilik kaydıyla, hepimiz olarak tanımlayalım. Böylece, bu vesileyle sadece "onlara" değil, kendimize de bakalım.” [ Yalan... Riya... Demagoji ve Sol , Ragıp İncesağır, Gelecek Dergisi Sayı 11 / Temmuz-Ağustos 2003]

Yazıya geri dönersek, sol pusulasını kaybedeli epeyi oluyor, yönünü bulmak için kuzey yıldızını da görmek istemiyor niceleri. Kendi yaşam alanına sıkıştırdığı zamanların, kendi dergahındaki ayinlerin, törenlerin dışında sol sözcükleri kullanmıyor...

O kadar ki seçim sürecine girilmesi için zorlandığımız bugünkü koşullarda, en militan solcunun bile ağzından duyduklarımız tüylerimizi diken diken etmeye yetiyor. Militan acı acı dert yanıyor ‘başka ne yapabiliriz ki, elimizde başka ne olanağımız var, alanlara çıktık da ne oldu, ne değişti’. Anlaşılan militan dertli. Dertli olması doğal çünkü usta diye baktıkları ona düş kurmayı unutturdu. Yeni kuşağa, düş kurmak yerine gerçekçi olması öğretildi. Düşlerimiz kadar özgür olduğumuzu söyleye Che’nin t-shirtleri giyip onun gibi yaşama ağırlığını kaldıramayan bir sol kuşak yetişiyor. Sol hep ütopyası peşinde koşan ama ütopyasanında boğulmayandı:

“Bir hayalin izini sürmek, "imkânsızı istemek" hep en büyük özelliğimiz olacak. Bizi daima isyancı kılacak. Uyumsuz, huzursuz kılacak. Bu zalim zamanın gerçeklerine teslim olmayacağız hiç. Ütopyamızı, adamızı hiç kirletmeyeceğiz” diye yazıyor yazar ama acı acı da ekliyor: “Ama... Ama bu, muhayyel bir halk ile muhatap olmak; onunla konuşuyormuşuz gibi yapıp kendimizle konuşmak; halkta, onda olmayan bir takım erdemler görüp, yüceltmek, iki eve gidip mahalle çalışması, üç işçi tanıyıp proleter hareket kurduğunu sanmak anlamına gelir mi? Çelişki gibi görünse de kurgulanmış, sanal bir halk için dövüşmek, ölmek, onun adına "infaz" etmekle; halkın sahici yüzüyle karşılaşmaktan korkarak, mümkünse ona hiç dokunmamak aynı sorunun farklı yüzleri. Bu yüzdendir ki, uzunca bir zamandır sol, kendinden başka kimseyi siyasetin konusu, öznesi, muhatabı yapamadı.” [agy]

Neysa bizim sol için bunlar yine de şimdi tartışılma zamanı olmayan konular olacak, şimdi daha önemli işleri olacak. Halk onlardan birlik kurmalarını istemişti, onlar da kuracaklar. Kursunlar ve ‘büyüklerin’ dünyasında yerlerini alsınlar:

“Sokaktayız... / Çocuklar / bilyelerini paylaşan / ağız dolusu gülen / avaz avaz bağıran / kedilerle oynayan / duracağı yeri bir türlü bilmeyen / bisiklete binen / zıp zıp zıplayan / yanlış yapan / düş kuran çocuklar...

Herşeyin karşılıklı olduğunu bilen, nerde durulacağını söyleyen, ‘karını maximize eden’, kin tutan, Mersedese binen, televizyonlardan çıkardıkları savaşları izleyen büyükler” [Otonom Dergisinin Arka kapağı 2. Sayı Aralık 2002]

Rejime karşı mücadele, çoğu zaman çocuk olmayı bilmektir büyüklerin dünyasında...

Özgürleşme, önce bireyden başlanmalıdır ki birey özgürleştikce çevresini de özgürleştirebilmeli...

Ama kendini büyüklerin dünyasına kısarsa birey, başka neyimiz var ki derse militan, o zaman onun önce kendi ile hesaplaşması gerek...

Başlamalı okumaya sistem karşıtı hareketlerin tarihini, nerden nereye gelindiğini, nereye gidildiğini...

En basitinden başlamalı, küreselleşme karşıtlarının öykülerinden de yararlanabilir ama bir yerden başlamalı ve militan, önce kendini özgürleştirmeli...

Umudu yeniden kazanmalı, düş kurmayı öğrenmeli sağın her türlü kirlenmişliğinden de kurtulmalıdır:

“ “Yeni bir dünya”yı tahayyül etmek, imkânlarını araştırmak ve bunun için kavga vermek demek olan solculuk, yalanı ta başından beri lanetlemişti aslında. Yalan, eski dünyaya ait; “egemenlerin durumlarını korumak, daha çok sömürmek ya da kitleleri daha fazla uyutmak” amacıyla kullandıkları bir yöntemdi. Gerçek ise devrimciydi.” / “Propagandanın, yalın sözün kifayet etmediği, her türlü ilişki kurma çabasının karşılıksız kaldığı bu yeni durumda sol, burjuva siyaset tarzının gücü karşısında yenilgisini sessiz sedasız kabul etti. Bükemediği bileği öptü. “Madem bizim yöntemimizle olamıyor, o zaman biraz da onların nasıl başardığını anlayalım; görelim; deneyelim” dedi. Kanımca yalan ve riya böyle bir sürecin sonunda bulaştı sol siyasete.” / “ “Seçimlerde yüzde 10 barajını aşıyoruz” yalanı böyle bir yalandır. Taammüden söylenmiştir. Yalancı, seçim sonrasında böyle bir yalanı “seçim sonuçlarını etkileyeceğini düşünerek söylediklerini” itiraf etmiştir. (Seçmenin bu yalandan etkilenmediği gerçeğini bir yana bırakalım.) Asıl düşündürücü olan, yalanın siyasette bu kadar açık açık ve utanmadan kullanılması neden hiç tartışılmamış; ciddi hiç bir tepki almamıştır?” / “Yalan solda sadece bir “göz boyama” aracı olarak kullanılmaz. Bir ideolojik mücadele aracı işlevi de görür. Bugün, asgari ahlaki kurallar bile bir kenara bırakılıp, hiç bir politik çözümlemeye gerek olmadan, siyasal muarızlar istenildiği gibi suçlanabilir.

Filancaların “sosyal demokrat, şoven, marjinal, AB’ci, neo liberal, beyaz Türk” vs. olduğunu savurursunuz ortalığa. (Ufuk Uras için Aydınlık dergisinde yazılanları unutacak mıyız? [Burda okuyucu bu örneği Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek Gazetesinin YBH için yazdıkları şeklinde de okuyabilir (yn)]) Nasıl olsa ne taraftarlarınız ne de 3. şahıslar size “neden, nasıl vardın bu kanıya?” diye sormayacaklardır. Söz yine, uçuşan bir tüy hafifliğinde, hiç bir karşılığı olmayan haliyle boşlukta kalacaktır.” / “Yalan söyleyerek, bunu bile-isteye, bağıra bağıra yaparak, gerçeklerle ve ilkelerle istediğimiz gibi oynayabileceğini sanarak, en önemli kozunu da kaybetmiyor mu? Solu çekici kılan ne kalıyor geriye? Umudu yalanla mı büyüteceğiz?” [Gelecek dergisi agy]

Evet, sol siyaset sağlaştıkça, umudu yalanla mı büyüteceğiz sorusu en ağır şekli ile kendini dayatıyor. Bizim sol, büyüklerin dünyasında yerini alıyor, karşılıklarını arıyor siyasetinin, düşünü, ütopyasını terk ediyor. Ağzında sakız ettiği ‘halk istiyor’, ‘halkın birliği’, ‘halkın talebi’ gibi ağdalı laflarla dönüştüremediği kitlelere atıflarda bulunuyor ve kendi dönüşümüne kılıflar arıyor. Dönüşüyor, dönüştükçe kendi olmak çıkıyor, kendi olmaktan çıktıkca hareketin militanının morali bozuluyor, yalnızlaşıyor, kendinin bile inanmakta zorluk çektiği alanlara sıkışıyor. Başka ne yapılabilir sorusunun cevabını bulamıyor. Sınavda, tam da biz burasına çalışmadık diyerek haylazlığını örtmeye çalışan öğrencinin masumiyetine bürünmeye çalışıyor ama bürünemiyor çünkü kaç zamandır hiç ders çalışmadı ki. Son neyi okumuştu ki militan?

“Solcu bir radyoda programcı, geçenlerde hükümet hakkında heyecanlı heyecanlı konuşuyordu: “Halkımız bunu istemiyor. Halkımız, özgür demokratik bir ülke istiyor. Halkımız yüzbinlerce kişiyle meydanlarda bunu haykırıyor...” falan. Keşke gerçekler söylediği gibi olsa. Ama maalesef değil. Bunu tespit etmekle başlayacak herşey. Milliyetçi için de millet, aynen böyle muhayyel bir kavramdır. Aslında var olmayan, onun tahayyül ettiği, olmasını istediği bir şeydir.

Karar vermeliyiz; halk bizim için de böyle bir şey mi? Onu uzaktan sevmek aşkların en güzeli mi?

Benzer bir kendini kandırma hali de zaman konusunda yaşanır. İster halka ister kendimize söyleyelim; yalan bize ait değil. Eski dünyadan ödünç alınmış her şey gibi, örgüt yapılarımız, dilimiz ve düşünme sistematiğimiz gibi, yalan da, bizi kendi dünyasına mahkum ediyor. Oradan çıkma olanaklarını elimizden alıyor. Bizi çirkinleştiriyor.” [agy]

Çirkinleşiyoruz, halkın birliği lafazanlıkları arasında, ağız dolusu kendimizin bile inanmakta zorlandığımız öyküleri anlatırken de çirkinleşiyoruz. Sol düşünü kaybedeli çok oluyor. Sol düşünü kaybedeli burjuvaziyi taklit ediyor “ama hiç bir şey burjuvaziyi taklit etmenin mazereti olamaz” [agy], sol bunu algıladığında kendi olacak ama anlamak için çaba sarf etmesi gerek...

Düşlerimiz kadar özgürüz diye yazıyor militanın t-shirtünde ama militanın düşleri işgal altında. Hem kelimenin tam anlamı ile işgal altında, hem de soyut anlamı ile... Sıkıştığı coğrafyada hem somut, hem de soyut özgürleşmesi gerektiğini anlayamadan, başka ne yapabiliriz ki sorularını yüksek sesli mırıldanmayı sürdürüyor.

Sol, sağlaştıkça, ona benzedikce umut olmaktan çıkıyor, umudu büyütmek için önce özgür olmak gerek ama militanı artık özgürleşmek de korkutuyor çünkü halkın birliğini, halkın kurtuluşunu istememek, aforoz edilmekle ayni anlama geleceği de öğretilmiş kendisine. Madem halkın birliğini isteyeceğiz o zaman başka bir şey yapmak gerek yani sağlaşmak gerek...

Umudumuzun üzerine kar yağıyor. Umut kar altında, yaşam kar altında.

Kar altında yaşam için önce bireyin özgürleşmesi gerek...

Yaşam kendini bir kardelenin tomurcuğunda saklamakta, umudu büyütecek yarının sıcaklığını hissettiği gün, kendini boylu boyunca örten karlara rağmen yer altından gün sıcaklığına çıkaracak, hüner kardelene yaşam alanı açmakta...

2 Temmuz 2003

'Gün birlik olmak günü'ymüş!!

Ve döndük yine birlik sorununa. Birlik sorunu üzerine yazılan ve yazılacak yazıların asla sonu gel(e)meyecektir. Ancak tüm tartışmalar boyunca ortaya konması gereken asıl çaba, ‘bu süreçte yanyana durma olanağı ortaya çıkmadı ama bir sonraki süreçte yanyana gelinebilir’, bu yüzden eleştiri ve pratikler de bunu karşılayacak düzeyde olmalıdır. Geçmiş süreçte bizlerin de dozunu fazla kaçırdığımız eleştiriler olabilir ama yaşam bize bazı şeyleri öğretebilmelidir.

Düşman kelimesi ağır bir tanımlamadır ve ortaklaşma imkanı olanların birbirlerini ‘düşman’ terimi ile tanımlamaları bir sonraki sürecin de önünü tıkar ve bir sonraki süreçte ‘düşman’ olarak tanımlananın birlik sürecine yanaşmama hakkını doğurur[1]. Militarist[2] olmayan bir düşünce biçimi ile bakıldığında ‘birlik’ çağrısı yapılır, birlik olma emri verilmez. Eğer emir değilse herkesin kendi yolunu seçme hakkı vardır. Ama militarist bir bakış açısı ile bu emirdir ve emre uymayanlar da çeşitli tanımlamalarla tarif edilebilirler[3]. Demokratik yapılanmalarda bu kabul edilebilir bir davranış değildir. Bu emre itaatsizliği düşman sınıflaması ile de tanımlanması sonrası süreç başka bir boyutta devam eder.

Sözde Sosyalist Parti, militarist bir eğilimle birlik emri verdi ve emre itaat etmeyenleri düşman saflarında yer almak suçladı. Bu suçlama sonrası ortaya çıkacak tüm ayrılık süreçlerinde sözde Sosyalist Parti sorumlu olacaktır.[4] Ama bunu örtmenin yolu da yine militarist fetvalar çıkararak kendi yüce gölgesi altında toplanma önerilerini sürekli sunarak, bilgiyi manipüle ederek, günde 50 kez birlik sözcüğü geçen açıklamalarla ne yüce bir birlik taraftarı olduğu ortaya konmasıdır. Ancak yüce birlik dergahı şeyhlerinin unuttukları, birlik önerisi yaptıkları yapıların çoğu sürecin birinde kendi tanımlamaları ile düşman saflarındaydı. O zaman yapılması gereken dergaha katılmak için düşman saflarında olanların tövbe etmesi yada yüce birlik dergahının şeyhinin af çıkarmasıdır. Ancak aslında murat edilen birlik değil herkesin, kendi yüce gölgesinde toplanması olduğu için bunlar aslında takkiyedir ve sokaktakilere ne kadar büyük ve yüce bir birlik savunucuymuş gibi davranabildiğini ortaya koyabilmektir. O yüzden yüce birlik dergahının şeyhi çağrılarını sürdürür, emirler, fetvalar verir, katılmayanlar ise kafirdir. Kafirlikten tövbe edilerek mi yoksa afla mı dergaha katılınabilir bunun bir el kitabı olsa gerek!!!...

Bir olalım birlik olalım amma benim saflarımda

Haziran ayının son günlerinde TKP, BKP ve KSP gençlik örgütleri ‘gün birlik olma günüdür’ başlığı ile bir bildiri dağıttı. Dönüp bunu çok okunan gazetelerde de tam metin yayınlattılar.

Aralık 2002 tarihinden başlayarak uzun süre çeşitli kesimlerden gençlik örgütlerinin oluşturduğu ‘Geleceğimizi Kurtarma Operasyonu’ (GKO) içinde farklı kesimlerde binlerce genç çeşitli düzeylerde çalışmalar yapmıştı.

16 Nisan sonrası bir kaç kez toplantılar yapılabilmiş ama sonuç alınamamıştı. GKO içindeki onlarca örgütün oluşturduğu ‘birlik’ hiçbir gerekçe gösterilmeden ‘pratik olarak’ çeşitli gençlik örgütleri tarafından çalışamaz hale getirilmişti[5]. Bazı gençlik örgütleri ‘biz yeni birşey kurmaya karar verdik’ deyip çıkıyorlar ortalığa ve başlık da atıyorlar ‘gün, birlik olma günüdür’. Ne bir eleştiri, ne de çekilme kararı ve sanki de birileri birlik olmaya karşıdır da onlar birlik olacaklar. GKO zaten birlikti ve on binlerce genç Kıbrıslıyı sokağa çıkarabilmişti. GKO dururken, onu ortadan kaldıracak koşullar açıklanmadan birlik çağrısı yapmak kelimenin diğer anlamı ile işin komik/acı tarafı ‘birliği’ ortadan kaldırıp, GKO ile ilgili tek kelime etmeden küçük hesapları bırakıp(!!) ‘birlik olma’ çağrısı yapılmasıdır. Yavuz hırsız ev sahibi bastırırmış, hem birliği dağıtacan sonra da bunları yazacan, bu kabul edilebilir bir siyasi yaklaşım değildir.

Hade var sayalım GKO konusunda mazeretleri var, o zaman parti gençlik örgütleri ile ilgili sorunları nedir?

24 Nisan 2003 tarihinde Birleşik Kıbrıs Partisi (BKP) gençlik örgütünün çağrısı üzerine BKP binasında YBH Gençlik olarak kendileri ile toplantı yaptık. Bize dediler ki, ‘TKP ve KSP ile oturduk ve şu taslak ortak deklerasyon çerçevesinde yeni bir birlik olacağız, ne düşünürsünüz?’ Bizim yanıtımız ise, çözüm için mücadele konusunda GKO sürecinin devam edip edemeyeceğinin önce sorgulanmasını ve sonuçlandırılmasını; taslak bildiri konusunda ise görüşümüzü resmi olarak kendilerine en kısa sürede bildirebilmek için ivedi olarak bizlere ulaştırılmasını istedik. O tarihten sonra bir daha BKP gençlik birimi tarafından bu konu ile ilgili YBH Gençlik aranmadı ancak gene de bizler zaman zaman BKP gençlik birimindeki arkadaşlardan bu bildiri taslağını talep ettik. 22 Mayıs tarihinde yine BKP ve KSP gençlik örgütlerinin çağrısı ile Yakındoğu Üniversitesindeki faşist saldırı konusunda CTP Gençlik Kollarının da katılımı ile BKP’nin binasında toplantı yapıldı ve toplantı sonunda birlikte hareket edilmesine verilen öneme dikkat çekilerek birlikte nelerin yapılabileceği değerlendirildi. İlk etapta BKP gençlik birimi tarafından bir taslak bildiri hazırlanacak ve tüm gençlik örgütleri bunu en kısa sürede değerlendirip gerekli düzenlemeleri gerçekleştikten sonra basına dağıtımı yapılacaktı. Bu konuda da BKP gençlik birimi üzerine düşeni yap(a)mamış, bildiri de hazırlan(a)mamıştı. BKP gençlik örgütü birlikte hareket için çağrı yapıyor, toplantı organize ediyor ama sonrasında yapılması gerekenleri yerine getirmeyerek aslında birliktelik konusundaki olanakları da tüketiyor. Bu birlikteliğe hiçbir şey kazandırmaz tersine birlikte hareketin önünü tıkar...

Daha önce de sorumsuzluk konusunda KSP gençlik birimi ile de bazı sorunlar yaşanmıştı[6]. Gençlik örgütleri arasında hazırlanan ortak bildirilerin Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek gazetesinde yayınlanması dışında, YBH Gençlik’in 5 Nisan 2003 tarihinde TC Elçiliği önünde ‘TC bu coğrafyadan sorumludur’[7] başlıklı eylem sürecinde de sorumsuzluktan kaynaklanan sorunlar yaşanmıştı. 27 Mart 2003 tarihinde YBH Gençlik’in çağrısı ile YBH’nın merkez binasında toplanan BKP ve KSP gençlik birimleri temsilcileri, ortak eylem önerisini değerlendirmişler ve TKP Gençlik Kollarının da toplantıya çağrılabilmesi için toplantı 31 Mart tarihine ertelenmişti. Kimi zaman eylem sürecinde saatlerin bile önemli olduğu bilinen bir gerçektir. 31 Mart tarihine kadar KSP gençlik birimi tarafında YBH Gençlik hiçbir şekilde bilgilendirilmemiş ve toplantı tarihinde de TKP Gençlik Kollarına haber verilmediği , zaten eyleme de katılmayacaklarını açıklamışlardı.

Tüm bu süreçlerin hatırlanmasında yarar vardır çünkü birlik istediğini söyleyen ve ‘günün küçük hesaplar günü değil’ diye yazanların pratik olarak ortaya koydukları önemlidir.

Gazetelerinde YBH’ya ve onun gençlik birimine karşı seviyesizce[8] ve yalana dayalı[9] yayınları uzun süredir sürdüren sözde Sosyalist Partinin en büyük birlik taraftarı olması[10] ama sorumluluk konusunda umarsızlıkları/duyarsızlıkları ve bunun sonucu birlikte hareketi tıkamaları sürekli hatırla(tıl)(n)ması gereken bir gerçektir.

Ortaya koydukları birlik çağrısı yalnızca kendilerini bağlar. Toplantı yapılmış sonrasında tekrar bilgilendirilmediği koşullarda YBH Gençlik’i zan altında bırakacak şekilde bazılarının sokağa çıkıp bildiri dağıtarak, gazetelere çıkıp birlik nutukları atarak çağrılar yapması da yalnızca kendilerini bağlar. Kimse kendi sorumsuzluğundan dolayı herhangi bir örgütü zan altında bırakamaz. Bu hiçbir etik kurala sığmaz.

Birlik, birbirine güvenen, inanan taraflar arasında, eşit düzeyli tartışmalarla oluşturulabilir. Yoksa üç beş şefin çağrısı ile kendini Kaf dağı tepesinde sanan örgüt yöneticileri ve onların dergah üyelerinin nutukları ile birlik sağlanamaz.

Farklılıkları tolere edemeyen, görünürde solcu yaşam alanında sağcı örgüt yöneticilerinin pratikleri ile aslında birlik değil kendi koltuklarını garantiye almak niyetleri rahatlıkla görülebilir.

Evet, ‘gün birlik olma günüdür’ ama böyle değil!!!...

Birlik olabilmek için gün önce arınma ve özeleştiri günüdür...



[1] Bu konuda Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek (KSG) gazetesi sürekli bu tanımlamaya uygun bir yayın yapmaktadır. Son olarak 97. sayıda ‘Birlik Sorunları’ isimli makalede: “Deklerasyona uyunuz veya gideceğiniz yere gidin! Çözüm düşmanlarının safina yani” (abç)

[2] Militarizm kelimesi rastgele seçilmiş bir kelime değildir. Militarizm yalnızca askeri düzeni anlatan bir kelime değil, sivil yaşamda da ifadesini bulan bir davranış ve yaşam biçimidir. Militarist yaklaşım askeri kurgu ve kuramlara uygun olgu ve olaylara yaklaşım olarak çok kısa özetlenebilir ve bu yalnızca haki renkli üniformalılara özgü değildir...

[3] KSG’nin 97. sayısında bunula ilgili onlarca örnek vardır. Başyazıda: halkımız tarafından cezalandırılmalarını, seçime katılırlarsa seçimlerde bir tek oy bile alamaz duruma düşürülmelerini, seçime katılmazlarsa tüm örgütlerden dıştalanmalarını beklemek hakkımız.” Kendine hak olarak gördüğü, kendi safında olmayan için yok olup gitmesidir. Ayni şekilde yazının sonunda “Bu talebe uymayanları halkımız aforoz edeceği açıktır” demek gene militarist bir yaklaşımdır. Çünkü genel bir kütle/kitle olduğu ve bunun kendi emirlerine uygun hareket etmesi gerektiği yaklaşımı ile, farklılıkları yok sayarak bir durum tesbiti yaratılıyor. Yani halkın ‘büyük çoğunlu’ yada benzeri eklerle istisnaları gözeten bir yaklaşım değil, genelleştirilmiş ve sürüleştirilmiş bir tanımlama ile ‘halkın’ birilerini kendi isteklerine göre aforoz edeceği deklere ediliyor.

[4] Bu küçük burjuva sol kesim konusunda da uzun bir değerlendirme yazısı da yazılmıştı:http://www.yenicag-net.com/muratkanatli/ksp/index.htm

[5] Bu konu aslında sürekli kendini tekrarlayan bir sorundur. Gençlik örgütleri çeşitli nedenlerle bir araya geliyorlar ama birlik süreci tamamlandığında açıklama yapmak yada bu konuda değerlendirme yayınlamak çok da alışılmış bir davranış biçimi değildir. YBH Gençlik Ağustos 2002 başlayan süreci kendi açısından sonlardığını Aralık 2002’de yayınladığı açıklaması ile ortaya koymuştu. Bu ayrışmanın ana nedeni gene KSP gençlik birimiydi. Ayrışma sürecinden sonra ilki 11 Aralık 2002 tarihinde yapılan eylemle başlayan ardından da çeşitli kesimlerden gençlik örgütlerinin katılımı ile genişleyerek Geleceğimizi Kurtarma Operasyonu oluşturulmuştu. 16 Nisan sonrası bazı kesimlerin seçimi ön plana çıkaran yaklaşımları nedeni ile farklılıklar ortaya çıkması ile GKO işlevsizleşmiş ve kendi kendini tüketir bir konuma gelmişti.

[6] Aslında bunlar büyük sorunlardı. Uzun süren ilişkileri askıya alma kararını YBH Gençlik 2002 Aralık’ında aldı ve yine iyi niyetli bir yaklaşımla ilişkileri en azından normalleştirme istemişti ancak KSP gençlik biriminin ‘saldırgan’ tarzı bu süreçte de sürmüştü. Bu konu ile ilgili detaylı olarak yazışmalarhttp://www.ybhgenclik.org/ksp/index.htm adresinden okunabilir...

[7] YBH Gençlik’in gerçekleştirdiği bu eylemin haber ve fotoğrafları www.ybhgenclik.org/050403adresindedir. Polisin saldırdığı bu eylem sonrası BKP gençlik biriminin bir açıklama yayınlamasına rağmen YDÜ’de Kürt öğrencilere yapılan saldırı yada DAÜ’de gazete satarken kendilere yapılanlarla ilgili duyarlılık talep eden ve bunun için eylem çağrıları yapan KSP gençlik biriminin bu konuda hiçbir yorum yada açıklama yapmaması da ayrıca ilginç ve hatırlanması gerek bir olaydı...

[8] Farklılıklar konusunun gündeme getirilmesi üzerine “arayan bulur derler, ya belasını ya da mevlasını” yada “birliğe madik atmaya çalışanlar” (KSG 97. sayı, Birlik sorunları)

[9] Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek gazetesindeki birçok sayısında bu konu ile ilgili örnek bulmak mümkündür. Bunlar içindeki en düzeysiz ve en çirkini 97. sayıdaki Referandum mu seçim mi başlıklı yazıda “yerel seçimlere karşı çıkıp oy vermeye sıra gelindiğinde CTP’ye oy veren YBH” Böylesi çirkin saldırıların uzun yıllar sağdan gelmesine alışmıştık ama sol iddiali bir oluşumdan gelmesi ciddi olarak bizi üzmenin ötesinde tedirgin etmiştir...

[10] İnsanların kendi kendilere (kimi zaman başkalarının katkıları ile) biçtikleri olumlu tanımlamalar kimi zaman uç örnekleri de ortaya çıkarır. ‘anne bak kral çıplak’ bunun güzel bir örneğidir. Çıplak olarak sokakta olan bu dostlar kendi kendilerine “bu girişimin en tutarlı tarafı KSP’dir” (KSG 97. sayı, Referandum mu seçim mi?) diyebilmektedir ve çıplak olduklarının söylenmesine de çok kızarlar...

5 Haziran 2003

Yaşayan şovenizm/ayrımcılık

Kimi kavramlar vardır ki karşı çıkarken bile karşı çıkılan kavram temelinde yaşam sürer...

Özellikle azınlıklar, diğeri, farklı olanla ilgili günlük yaşamdaki ayrımcılık belki de en fazla bizzat ona karşı olanlar tarafından uygulanır.

Kadın erkek ilişkisinde eşitlik talep edip bu konuda cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkan ateşli bir savunucu, konu eşcinselliğe gelince ‘ama’ ile başlayan onlarca teorik cümle kurar, kurarken de ayrımcılığın dik alasını yapar...

Siyasetten de ayrımcılığa karşı çıkılır ama kendi dışında olana tolerans, sizin düşüncelerinizi benimsediği yere kadardır. Sonrasında eğer size muhalif olmaya devam ederse en kibar biçimi ile yalnızlaşır, izole edilir ve zaman içinde hareketin dışına düşer.

En sık uygulanan ayrımcılık ise şovenizmdir. Özellikle sorunlu bölgelerde aşırı milliyetçi bir sosyal çevre yaratılma baskısı altında kalan birey, bilerek yada bilmeyerek şoven unsurları yaşamında kullanmaya başlar. Diğerini top yekün olarak değerlendirip tümleştirme, genelleştirerek düşman sayma en sık raslanan durumdur.

Kıbrıs’ta son dönemde geçişlerin de başlaması ile günlük kullanımda sık sık ‘Rumlar da zaten böylerdir’ gibi kötülemeye yönelik cümleler, aslında şoven bir yaklaşımdır. Bunun bir benzerini bir önceki süreçte ‘Türkiyeliler de böyledir’ diyerek yaşamıştık/yaşamaktayız. Bir toplumu yada bir coğrafyada yaşayanları genelleştirerek kürtler, türkler, zenciler, rumlar vb gibi aslında somut koşullar altında sosyal tanımlamalar dışında hiçbir bilimsel açılımı ve açıklaması ol(a)mayan kavramlarla tanımlayıp bu konuda politika üretmek sömürü için ayrımcılığı (her türlü) kullanan sağ bir politik perspektif yaratır ve milliyetçi unsurlar ön plana çıkarılarak karşı/diğeri ile farklılaştırılıp kendi için genelleştirdiği (türkler, müslümanlar, erkekler, kadınlar) kavram yüceltilerek yada korunarak ne kadar önemli bir ırk/cinsiyet/din vb. olduğu ispatlanmaya yada yaşam alanında kalması sağlanmaya çalışılır. Bunun eninde sonunda diğerinin, benzeştiği ile çatışmasını ortaya çıkaracaktır çünkü tek bir ‘en iyi’ vardır, yada yaşam alanında en az birine yaşam alanı vardır. Bu bakımdan çatışma/savaş kültürü zaman içinde kendini dayatır. Almanya’nın yalnız arı Alman ırkı için olması, sonunda Alman olmayanların toplama kamplarına gönderilmesine kadar ulaşan bir uç örnek yaratabildiği gibi özellikle azınlıkların/ezilen ulusların da ‘ayrımcılığı’ öne çıkarıp kendi kavramlarını koruyarak yaşam alanında kalmaya çalışmaları ve bunun diğerleri ile sürekli çatışması da şovenizmdir ve yine Almanya’da yaşayan bazı Türklerin ve İngiltere’de yaşayan Kıbrıslıların yaşam şekillerinde görülebilir.

Sorunlara etik/dini vb gibi somut olmayan kavramlar çerçevesinde yaklaşmak bizi götüreceği yer, her zaman diğeri ile, farklı olanla çatışmadır...

‘sol’duyu(suzluk) üzerine

Kuzeydeki sol tanımlamalı siyasilerin şoven yaklaşımları bugünlerde öne çıkmaktadır. Hükümete barış/çözüm adına talip olduğunu iddia eden CTP, sabahları trafik ışıklarında pankartlar tutmaktadır. Tutulan pankartların birinde ise şöyle yazılmıştı: ‘statükoculara ve ruma rağmen Türkçe AB dili olacak’...

Burdan tüm Kıbrıslı Rum toplumunun Türkçe’ye karşı olduğunu, AB dili olmasını istemediğini anlayabilirsiniz. Ancak güneyde halen daha eğitimde Türkçe seçmeli dil olarak okutulmakta, üniversitesinde Türkoloji bölümleri varken CTP Genel Başkanının da (yetkisiz ve etkisiz) Eğitim Bakanlığı yaptığı (tüm yaşananlara rağmen bir kez daha bu vitrine aday olunabilmekte) kuzey coğrafyasında, Rumca/Yunanca yalnızca dersanelerde yada özel derslerde öğrenilebilmektedir. Bu nasıl bir çelişkidir ki ‘düşman olan bütün Rumlar’ Türkçe dilinin AB’ye dahil olmasını istemezken Türkçe öğrenilmesini genel bir politika olarak benimseyip okullarında yaygın eğitim içine alabilmektedirler ve buna rağmen CTP Rumca/Yunanca’nın yaygın eğitimin içine dahil edilmesini tartış(a)mamaktadır bile...

Yada sık sık kullanılan ‘Rumlar ambargoyu kaldırsın’ sözcükleri...

Sokaktaki Yorgos dayının bu konuda yapabilecek neyi var ki?

Yada gene tüm Kıbrıs Rum toplumu olarak bu konu üzerinde tek bir politik hat belirlediler ve tek bir ağızdan mı konuşuyorlar?

Hade varsaydık ki öyle, işgal edilmiş bir coğrafyada uluslararası hukuk tarafından tanınmayan ve kontrol edilemeyen bir limandan mal satışını kabul eden ‘Rumlar’ uluslararası hukuğu çiğnemeyecek mi?

Güney coğrafyasını yöneten bir otorite vardır ve bu tip uygulamalar onun tassarrufundadır. Ama bu otorite yetkilerinin bir kısmını şimdi AB’ye devretmeye başladı. O yüzden bu otorite de direk olarak bu tassarruflarının bir kısmını tek başına kullanamaz. Özellikle Kıbrıs’ın AB süreci sonrası bu konu artık AB otoritesinin de ilgi alanıdır. Yani uluslararası hukuğun denetleyemediği bir alandan AB içine mal hareketi sağlamak akıl işimidir? Denetleme mekanizmaları önermek, bu mekanizmaların da bu coğrafyadaki otorite tarafından kabul edilmesi için çaba harcamak gibi hukuksal methodlar varken bu işi ‘Rumların’ üstüne atıp ‘Rumlar’ çözsün demek ne çağdaş hukuk devleti kavramına ne de uluslararası hukuğa uygun değildir. Hele kuzeydeki otoritenin yarattığı bir anormallikten (işgal) dolayı diğerini genelleştirip kendi toplumuna bu şekilde mesaj vermek ‘sol’duyusu olan herhangi birinin işi olamaz...

Yada son dönemde resmi belge almak için yapılan başvurlar sırasında ‘Rumlar da bize hiç yardım etmez’ gibi cümleler kurmak aslında İskandinav ülkelerinde yaşayan, hayatında bürokrasi ile sorunu olmamış bir ‘yabancı’nın sözcükleri ile konuşmaktır. Kuzeyde herhangi bir bürokratik iş için günlerce kapılarda sürünenler ve buna itirazı olmayanlar benzer bir durum güney coğrafyasında karşısına çıkınca ‘Rumların’ ne kadar fena olduğunu hemen keşfedebilmektedir. Yada kendisine kaba davranan bir Kıbrıslı Rum polisinin arkasından ‘Rumlar da bizi hiç sevmezdi’ gibi bir cümle kurulabilmektedir ama belki de birkaç dakika önce ya bir trafik sorunundan yada başka bir nedenden dolayı kavga ettiği ‘Türk’ polisi için ayni cümleyi kullanmak aklına bile kimsenin gelmez...

Evi yıkılanlar da feryat figan evleri arkasından yas tutarken ‘Rumlar da evlerimize bakmadılar’ diyebilmektedirler. Acaba kendi coğrafyasında kaç yüz evin yıkıldığını ve yerine başka evlerin yapıldığını (belki de kendisinin de böyle bir evde yaşadığını) düşünür mü? Yada acaba ‘Türklerin’ kuzeyde kalan evlere ne kadar ‘özenli’ baktığı ile ilgili düşünce geliştirir mi?

Tüm bu diyalogları kuzeyden bakıp yazarken aslında Türk ve Rum kavramlarını yer değiştirip güneyden kuzeye bakarak da biraz farklı sözcüklerle de olsa özü itibari ile ayni şekilde okuyabilirsiniz.

Yıllar süren diğerini genelleştirerek düşman sayan zihniyet, eğitim sistemi ile günlük yaşamda olan gazete, radyo, TV gibi genel iletişim aygıtlarını da kullanarak yaşayan bir şovenizm yaratmıştır. İşgalin de getirdiği koşullardan dolayı militarist bir karakteri olan bu düşünce yapısı ile sağlılık fikirler/projeler üretmenin olanağı yoktur.

Popüler olanı kullanma adına kimi ‘sol’ da bu yaşayan militarist ve şoven ‘düşünceyi’ (!) terminolojisinde bir fazla oy alabilmek adına kullanmaktadır.

Solun özüne, karakteri aykırı olan bu durum karşısında pişkin olan ‘sol’ için bu tartışma aslında laf kalabalığından başka birşey de değildir. Ama bugünkü teknoloji ile bakıldığında günlük yaşamın diğer toplum tarafından rahatlıkla izlenebildiği gerçeği ile ‘solu bile böyle olanın’ (!!) diğer topluma güven vererek ortak vatanın birleştirilmesine ne kadar katkısı olabilir ki?!

Yoksa ‘solcu’larımız (tüm) karşı çıkarken aslında ayrı ve arı kalmayı mı tercih etmişlerdir?

O zaman sosyalizmin din/dil/etik kimlikleri red eden ‘bütün dünya işçileri birleşin’ sloganını yaşama nasıl uygulayacağız?

Yaşayan şovenizme karşı mücadeleye nerden başlamalıyız?

Acaba kilit sorumuz ne olmalı?

‘Yoksa rumlar/türkler herşeyden önce insan mılar?’

28 Nisan 2003

Daralan alanlar

Kaptan, seyir defterine yeni yolculukların öykülerini işliyor,

lambaları deniz kızı tarafından kırıldığı için kayaların üstündeki deniz feneri çalışmıyor,

ve dipten gelen dalgalar ile sandal kayalığa doğru sürüklenmekte,

sürüklenirken bir şeyleri daha geride bırakarak sürüklenilmekte,

kimi zaman en senlik olan şeyler de acil çıkış anında terk edilebilmekte,

ve kimliklerde, en sana ait şey ol(a)madığında bölünebilmekte...

Kimi zaman bulunduğun alan sana dar gelir. Aslında alanlarımızı kendimiz daraltırız. Bunu güvenlik ihtiyacından yaparız, geleceği kurabilmek adına yaparız. Ancak zoraki daralan alan günü gelir kendini açar yada açmak için dayatır.

Dayatmalarda zorlanırsın, çünkü bilinmeyene doğru gidilmesi gerekir ama gidemezsinde...

Hep birşeyler seni geri tutar...

Bir kez daha kararlar verme aşamasına gelin ama verebilmenin koşullarını sağlayaman...

Geride kalan bir ilişkinin üzerine yeni bir ikili ilişkiyi kurmaya çalışın ama uyuşmazlıklar sürekli kendini dayatır, emek harcanıp aşılması gerekenler vardır ama bazı şeyler anlatılamaz, gölge boksları sürer. Bir kapı gıcırtısından ürperen çocuğun hayal gücünden fırlayan hayali olgu ve olaylar gibi, yaşam alanından gelen her farklı ses üzerine hayal gücünden fırlayan olay ve olgular anlamsızca kendi tekrar eder durur.

Bir kapı gıcırtısı ile ürperen çocuğa anlayışla yaklaşmak gerek ama daralan alanlarda sıkışan bir kişiliğin bölünen kimliğinin yaratttığı zorluklarla sürekli kendini tekrarlayan sorunlara anlayışla yaklaşabilmek her zaman kolay olmaz.

En sert fırtınalarda bile denizin sesini dinlemek en iyisidir, çünkü dehşet seni içine çekerse bundan kurtulmak imkansızlaşır. Ve sonunda hayal gücünün sonsuzluğu içinde kişilikler bölünür, bir yanı yaşamdan kopar diğer yanı da geçmişte kalırsa, diyalog kanalları hepten kapanmıştır.

Tıkanan diyalog yollarına kimi zaman operasyonlar yapmak gerek çünkü tümden kapanan damarlardan geçemeyen diyaloglarla ömür tükenir, ilişkiler tükenir.

Yaşam seni böyle anlarda hep başka bir yere çeker. Kimi zaman bir parantez açmak gerekir ama parantez kendi içinde yeni bir parantezi açar. Kapanmayan parantezlerle yaşamlar bölünür.

Aslında yaşamları bölen monologlar değil, monologların diyalog olduğu varsayımlarıdır. Monologlar aslında tek kişilik, tek perdelik oyunlardır. Yalnız sen varsındır. Fiziki olarak o da olduğu varsayılsa da aslında yoktur. Var olmak diyalogla kendini ortaya koyar...

Açılan parantezlerin kim ve kimin tarafından kapatılacağı bilinemez aslında sen de bil(e)men.

Parantezler niçin açıldıydı?

Aslında karaya oturan gemide sorumluluk hep kaptanda olur ama kaptan denizle konuşmasını yitirirse ve yüreğine fırtınanın umutsuzluğunu kaplatırsa, panikle hareketler nedeniyle karaya oturmuştur gemi, yoksa kayalığın orda olduğunu deniz ona fısıldamıştı...

Parantezler ne zaman açıldıydı?

Monologların bitmek bilmezliği ile oyun tek perdeden çoklu perdelere ilerlerken, aslında parantezler açılır. Kimi zaman bilinçli ama çoğu kez bilinç-altı ile...

Aslında bilincin alt da bir üstü de bir değil mi?

Sorun yanılsaması ilginçtir aslında, deniz üstü ile altı birminin cevabı da son sorunun cevabını taşır. Ve üstü ne kadar sessiz ve düzenlenli görünsede derinlerde başka bir yaşam vardır. Yaşam yukarıyı her zaman hareketlendirmez...

Kaptan, seyir defterine yaklaşan fırtınayı titreyen elleri ile yazmakta, kayalıklara sürüklendiğini de not ediyor...

Sahi, parantezleri kim kapatacaktı...