5 Mart 2004

Bitmeyen senfoni: BİRLİK SORUNU


14 Aralık sürecine gidilmekteydi. Önce ağır saldırılar KSP'den geldi. Her ne olursa olsun bu süreç bir anlamı ile referandumdu, o yüzden birlik olunmalıydı. Arkasından kendi yayın organlarında onlarca yazı, eleştiri…
Günün sonunda CTP, direk veya dolaylı etkilediği örgüt ve çevrelerle 'birlik' olup, CTP-BG adı ile propaganda sürecine katıldı. Dışında kalanlar ise BDH çatısı alında toparlandı. Onlarla uyuşamayanlar ise UBP ve DP'deki çözülmelere gönül bağlayarak ÇABP adı altında girdi 'seçimler'e…

Seçim süreci üzerine onlarca şey yazdık. Anlaşma isteyenlerin ne garip açıklamalar yaptıklarını, TC/KKTC bayrakları ile sağcıları bile hayrete düşüren gösteriler yapmalarını eleştirdik ama kimseye kendimizi dinletemedik. Şimdi birlik zamanıdır deyip durdular…

Sanırım şu anda CTP'yi tartışmaya en azından bu yazı içinde pek gerek yoktur. CTP'nin yaptığı açıklamaları okunarak yada Denktaş'ın kendilerine düzdüğü methiyelere, övgülere bakarak geldikleri noktayı anlamak çok kolaydır.

Ancak en ilginç "birlik" süreci BDH'da yaşanmaktadır. BDH'nın kuruluşundan beri bize en sert eleştirileri yönelten KSP, ilginçtir BDH'dan ayrılan ilk parti oldu. Aslında gerekçeleri daha ilginçtir; 'BDH Akıncının partisi oldu'. Bu noktada KSP Gençlik'teki arkadaşlara hatırlatmak isteriz, propaganda süreci tamamıyla Akıncı'ya dayandırılmamışmıydı? Sizler sabahın köründe kocaman Akıncı'nın fotoğraflarının bulunduğu pankartlar ile yol kenarlarında durmamışmıydınız? Her şey unutulur.

Hade hatırlatalım, 17 Ağustos’da bir yazı yazarak sizi eleştirmiştik: “Bunun yanında, farklı olma, farklı bir duruş sergileme iddiası ile ortaya çıkanların propaganda methodları da akıllara durgunluk vermektedir. Bizler tek adam diktasından kurtulmak ve gençliğin geleceğine sahip çıkması amacıyla tavır geliştermesi için çağrılar yaparken, sabah Lefkoşa sokaklarında BDH gençlik üyesi arkadaşlar Akıncı’nın fotoğraflarının olduğu pankartlar tutmaktadırlar. Tek adam diktasına karşı cevap tek adam diktası mıdır?”(1), tabi bunlar unutuldu, kaç ay oldu yazılalı değil mi?

Zaten kuzeyde yaşam kum üzerine yazıldığı için, bir gün gelen dalga tümünü siler ve bir kez daha yaşanmamış olur. BDH, Akıncı'ya özel kurulmuş bir partiydi, Akıncı'nın yeniden meclise girebilmesine olanak sağlayacak bir oluşuma ihtiyaç vardı çünkü gene kum üzerine yazılan ve unutulan anılardan hatırlayalım, UBP-TKP hükümeti döneminde yıkım paketleri hazırlayıp bunlar için sendikalarla, partilerle kavga eden, PEYAK'ın batırılmasından sorumlu olan ve oy ve prestij kaybettiği için TKP başkanlığını bırakmak zorunda olan Akıncı'nın, TKP ile yeniden meclise girmesi olanak- sızlaşmıştı, yeni bir aracı kuruma ihtiyaç vardı. Bu yüzden büyük ve süslü laflarla yeni parti oluşturuldu ve sanki de yeni bir şeymiş gibi de Akıncı bir kez daha öne çıkarıldı. KSP'li dostlara bunu onlarca kez anlatmaya çalışmamıza rağmen, ‘onlar birlik ama ne olursa olsun birlik’ deyip durdular, bizi de burjuvaziye yardım etmekle suçlamışlardı.

Ancak bu süreç, en çok (eski) TKP'lileri etkiledi. (eski) TKP'liler bir anda kendilerini iki partili buldular. Bu partiler arasında seçim yapmak zorundaydılar; bu yazı yazılırken hala daha kararsızlık halleri sürüyordu. Yazı yazılırken, BDH içindeki üçüncü parti olan BKP ise hem içerde hem dışarıda olma pozisyonu koruyordu. BDH'ya destek veren diğer sendikalar ise çekildiklerini açıklamışlardı. Yani çatı partisi, meclis koltukları paylaşılınca çökmüştü...

Yani, bir 'birlik' projesi daha sona er(diril)mişti. 3 partinin güçlerini birleştirerek, 'başarı' projeleri üretenlerin tek somut başarısı, 4. bir partinin ortaya çıkmasına yani bölünmüşlüğün daha fazla artmasına neden olmaları...

Yaşananlar yeni değil ama görmek isteyenler için önemli verileri içinde barındırmaktadır. Bu noktada, sanırım herkes güç birliğinden ne anladığını, güç birliğinin ne demek olduğu bir kez daha gözden geçirmesi gerekmektedir. Umarım bu kez doğru sonuçlara varabiliriz...

(1) bir kez daha seçimler üzerine - Murat Kanatlı http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knt/knt7_17_2003.html

bu yazı ayni zamanda YBH Gençlik yayın organı Karşı'nın 14 sayısında yayınlandı

15 Şubat 2004

Umutlu olmak mı zor, umutsuz olmak mı? Sahi umutsuz muyuz?


Bu yazı yazılırken herkes yaşananlardan gayet mutluydu; Denktaş, görüşmeler başlamasına onay vermiş ve nasıl olsa artık ekipte bir de muhalif var daha ne isterik ki…
Önce pazar günümüzü zehretmeye aday Denktaş’ın açıklamalarını dinledik İstanbul havaalanında:
“Önümüzde iki kontrol supabı var. Bunlardan birincisi, varılacak uzlaşmanın halkoyuna sunulmasıdır. Halkımız eğer ortaya çıkan neticeyi beğenmiyorsa, referandumda kabul etmediğini söylemek hakkına sahiptir.… 'Bunun tadil edilmesi gerektiğini açıkladık. Devamlı surette, tadil edilmesi çerçeve içerisinde olur şeklinde katı bir yaklaşımla karşılaştık. 1 Mayıs tarihi yaklaştıkça sıkışan taraflar, özellikle Türk tarafının '1 Mayıs geliyor' diyerek her şeyi bir tarafa iteceğini hesaplayanlar, savunmamızda ısrar ettiğimizi gördükten sonra tadilat konusunda daha esnek davranabileceklerini duyurdular … 'O zaman (Lahey’de) benden istenen, Annan Planı'nı olduğu gibi, çok küçük değişiklikler hariç, iki taraf arasında mutabakata varılmaksızın falan tarihte referanduma sunmaktı. Bunu ben kabul edemezdim. Şimdi değişiklik konusunda bir kapı açılıyor. Bakacağız. Bunları inşallah yapabiliriz. İnşallah, Rumlar da artık dikine gitmekten, Kıbrıs'ın sahibi gibi davranmaktan, bizi azınlık olarak görmekten vazgeçerler. … ''Dünya, Annan Planı diyerek, karşımızda durmuştur, diretmiştir. Biz Annan Planı'nda gereken değişiklikleri yapmak suretiyle ve mümkün olduğu kadar lehimize yumuşatmak, tadilat hakkını elde tutmak kaydıyla deneyeceğiz. Halkımıza sunacağız. Elde ettiğimiz neticeyi halkımıza, (Biz bu planda şunları istedik, aldık. Bu büyük şeyleri istedik alamadık) diye tekamül etmiş anlaşmayı sunacağız. İnşallah tekamül etmiş anlaşma her iki tarafın da kabul edebileceği bir anlaşma olur. İyi sonuç, iki eski ortağın bu kez yeni bir ortaklık kurmasıdır. Eşit şartlarda... … ''Muhakkak Türk diplomasisi büyük girişimlerde bulundu. Ancak, gördüğünüz gibi dayatma karşısında, Milli Güvenlik Kurulu'nda alınmış olan bazı kelimeler veya prensipler, yumuşatılmak mecburiyetinde kalındı. (Annan Planı temel olarak alınamaz, referans olarak alınır) denmişti. Ama yapılan açıklamada, (Temel olarak kabul edildi) denmektedir. Temel olarak kabul edildi, ama bu temelin içine tadilatımız da girecek. Demek ki, temel değişebilecek. … Rumların oldukça buruk ayrıldıklarını gördük. İnşallah onlar da otururlar, bizim bu söylediklerimizi değerlendirirler ve Kıbrıs'ı alıp kaçamayacaklarını anlarlar” dedi.
Bu arada CTP Başkanı Mehmet Ali Talat da: “Biz Türk heyeti olarak bir bütün olduk. Ayrı ayrı davranmadık, ayrı davranışlar sergilemedik. Kendi aramızda değerlendirdik, tartıştık. Değişik görüşlere sahiptik, ancak görüşlerimizi bütünleştirdik ve bir görüş olarak çıktık. Geçmişi bir tarafa bırakıyoruz, geleceğe bakıyoruz. Bu mücadelenin sonucunda güzel bir anlaşma, Kıbrıs Türkünün haklarını koruyan bir anlaşma gerçekleştirmekten temel hedefimizdir” dedi.
(http://www.brt.gov.nc.tr/haberler/SUBAT2004/15022004/1500/CBDEGER.htm)
Denktaş’ın söylediklerinden başlayalım, neler yok ki için de; görüşme masasına iyi niyetli oturduğunu söyleyip hala daha karşı tarafa saldırmakta, ‘inşallah’, ‘maşallah’ deyip Kıbrıslı Rum görüşmeci heyetine, Yunanistan’a yaramaz çocuklar gibi sataşmaktadır. Bunlarla birlikte ‘Annan Planındaki zemin değişebilir’, ‘temel değişebilir’ demekte ve konuşmanın bütününe sızan tek bir olumlu söz de söylemiyor. Hatta açıkça MGK kararlarını savunduklarından bahsediyor. Daha önce New York’ta yaptığı açıklamalarda masaya sunduğu önerinin Türkiye Hükümeti tarafından hazırladığından da bahsetmişti. Bu kadar saldırgan ve yapıcı olmayan açıklamalardan sonra, Lefkoşa’da başlayacak görüşmelerde, tek umudumuz büyük görüşmecimizin başına bir şeylerin düşmesi ve pozitif bir tutumla görüşmeleri yürütmesidir çünkü Lahey sonrası BM dökümanı haline de gelen BM Genel Sekreterinin raporunda (http://www.un.int/cyprus/s398.htm) açıkça ifade edilen bir görüş bu noktada çok önemlidir. Annan bu raporda Denktaş’a ithaf “Despite my best efforts, I was never able to convince Mr. Denktash that the “realities” of the Cyprus problem were not only the realities on the ground but the realities of international law and international politics” diye yazıyor yani Annan diyor ki bütün uğraşlarıma rağmen Denktaş’ı ikna edemedim ki, Kıbrıs sorununun gerçekleri ayni zamanda uluslararası hukuk ve uluslararası politika gerçeğidir de. Yani bir hukukçu olan Denktaş, uluslararası hukuğa aykırı talepleri masaya ısrarla koymakta ve bunların onaylanmasını talep etmektedir. Peki Denktaş New York’da transformasyon geçirip uluslararası hukuğa saygılı bir görüşmecilik izleyeceğinin işaretlerini mi verdi? Ben göremedim, gören ya da duyan varsa beni uyarsın çünkü yukarıdaki açıklamasıyla bile uluslararası hukuğu çiğniyor, Annan’ın, planın zemin olduğu ile ilgili en son açıklamasına rağmen temeli değiştirmekten bahsediyor.
Türkiye Cumhuriyetinde havalar nasıl? Onlar bu sorunu çözmeye mi karar verdi? Bu konuda da herhangi bir belge yok. Sözel olarak Erdoğan’ın, Gül’ün gazete açıklamalarına bakarak siyaset üretenler, sevinç naraları atıyorlar ama Erdoğan’ın Lahey sonrası da açıklamalarını da hatırlarlarsak iyi olacak; “BM Genel Sekreteri’nin sözünü tutmadığını belirten Erdoğan, planın Annan’ın geçen ay Ankara’daki görüşmede verdiği vaadleri içermediğini açıklayarak, “planı bu haliyle kabul etmem imkansız görünüyor” dedi. Muhtemelen bu hafta içinde yeni Başbakan olacak Erdoğan, şimdiye kadar Kıbrıs sorununun BM önerisi temelinde çözümünün önde gelen destekçisi olarak görülüyordu” diye yazmıştı Die Welt gazetesi 11 Mart tarihli sayısında, (http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/bultenler/lahey/lahey.htm) ki benzer kandırıldım açıklamalarını laf aralarına sıkıştırıp ‘biz Bush’la böyle mi konuşmuştuk’ demedi miydi Erdoğan?
Hade Kırmızı Kitapla ilgili bilgilerimizi de tazeleyelim: “Türkiye'de askerin 'kırmızı kitap' diye bilinen bir gizli anayasası var. Bu, anayasa büyüklüğünde kabı kırmızı olan 'Milli Siyaset Belgesi'dir. Bu kitabı devlete ancak müsteşar olduktan sonra görürsünüz. Kırmızı kitap bakanlara verilmez, müsteşarlara verilir. Çünkü devletin asıl sahibi bürokrasidir, bakanlar değildir. Bakanlar, idare edilmesi gereken çocuklardır. Ben bakan olup da kırmızı kitaptan haberdar olana pek rastlamadım. Bu kitap MGK'da son haline getirilir. Başbakanlık müsteşarı olduktan sonra bir MİT mensubu geldi bana. Evvela arkadaki odaya kozmik evrakı saklamam için koca bir kasa koydular. Sonra da ilk kozmik evrak olarak kırmızı kitabı getirdiler.
Parlamento kırmızı kitaba aykırı yasa çıkaramıyor mu?
Bu kitap gerektiğinde 'gizli anayasa' gibi kullanılıyor ve engelleyici oluyor. 'Milli Siyaset Belgesi'nin falanca maddesine uymuyor' denildiğinde, o kanun veya kararname çıkarılamıyor. Yani ikinci bir anayasa olarak Demokles'in kılıcı gibi üzerinizde sallanıyor. Mesela MGK ve MGK Genel Sekreterliği de öyleydi. Her konu milli güvenlik kavramına sokulabiliyordu. Öyle yetkiler verilmişti ki, tarım ve enerji işlerine de, YSE müdürüne de karışabilirdi.” (Hasan Celal Güzel’le röportaj, Neşe Düzel/Radikal/22-09-2003). Bu arada 30 Temmuz 2003 tarihli Frankfurter Rundschau gazetesinde şunlar yazıyordu: “Kurallar kitabının (kırmızı kitapdan bahsediyor yn) Kıbrıs bölümünün de revize edilmesi gerekiyor. Bu doküman şimdiye dek bölünmüş ada için bir "konfederasyon"da ısrar ediyordu” (http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/DISBASIN/2003/07/31x07x03.HTM#%201) acaba kırmızı kitabın değiştirildiğini duyan yada bilen var mı?
Denktaş değişmedi, TC yönetme şekli değişmedi, TC iktidarı değişmedi belki hükümetçilik oynayanlar yumuşadı ama bu konuda yeniden Neşe Düzel’in Radikal’deki röportajına geri dönmek gerek; “Ama yasalara bakılırsa hükümet, devlet aygıtının en tepesinde olan, onu yöneten örgüt. Hükümetler, devleti yönetemiyor mu bizde?
Turgut beyin zamanında Ekrem Pakdemirli'yle başlayan bir uçak kullanma modası çıkmıştı. Bana pilot arkadaşım anlattı. Suudi Arabistan'dan geliyorlarmış. Pakdemirli, uçağı ben kullanacağım diye tutturmuş. Peki, demiş arkadaşım. Ama birkaç dakika sonra hostes kulağına fısıldamış:
'Efendim yolcular perişan.' Arkadaşım, Pakdemirli'ye çaktırmadan uçağı otomatik pilota almış. Pakdemirli iki saat boyunca pilot koltuğunda oynamış durmuş. Tam Esenboğa'nın üzerinde geldiklerinde, arkadaşım uçağı otomatik pilottan çıkarmış. Pakdemirli 'Yaktın beni Necdet' demiş, 'Sakın kimseye söyleme!' Necdet Diyarbakırlıoğlu maalesef bana söyledi. Türkiye'nin yönetimi de böyledir işte. Ülkeyi bazen otomatik pilota takarlar, siz ise kendinizi ülkeyi yönetiyor zannedersiniz” yani acaba TC yönetimi otomatik pilotta mı yoksa pilot koltuğunda Erdoğan mı oturuyor?
Peki ya statüko karşıtı olduğunu söyleyen Talat ne yapıyor? “Biz Türk heyeti olarak bir bütün olduk” demiş ne diyelim Allah devamı getirsin inşallah da CTP kurmaylarından Hasan Erçakıca’nın Yenidüzen Gazetesindeki Pazar günkü yazısı yalnızca bütün olmaktan ileri gidildiğini yazmakta; “Başbakan Mehmet Ali Talat ile Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’ın görüşme sürecine doğrudan katılımı ve bu süreçte oynadıkları rol, Cumhurbaşkanı Denktaş’ın eski alışkanlıklarının kontrol altına alınmasına olanak tanımıştır. Bu noktada, özellikle Serdar Denktaş’ın katkılarını önemle anmak gerekir. Basına yansıdığına göre Cumhurbaşkanı Denktaş, görüşme süreci içinde referandum tarihlerinin 1 Mayıs 2004 sonrasına atılması için Papadopulos ile anlaşmak üzereyken, Talat ve Serdar Denktaş Türkiye yetkililerinin de katkısı ile durumu düzeltmişler ve Türk politikasının değişmesini veya zarar görmesini önlemişlerdir” (http://www.yeniduzengazetesi.com/?action=journalist&aid=656) yani Talat uyum içinde Türk Delegasyonun parçası değil ayni zamanda Türk politikasının zarar görmesini de engelleyen bir faktör. Bunu yazan tek Yenidüzen Gazetesi yazarı olsa, rejime yaranmak için yazılar yazıyorlar diyeceğiz ama geçmişte solculara işkence yapıp öldürmekten bahseden yazılar yazan, Derinya’daki olaylardan sorumlu tutulan faşist Erhan Arıklı, Pazar günkü yazında “Talat o sandalyeyi çekerek dünyaya ve komplo teorisi üretenlere Türk heyetinin orda tek vücut olduğunun mesajını verdi… … Ama ben New York’taki Talat’ı sevdim … bu vazgeçilmezlerimiz konusunda sol cenahla mutabakat arayalım” diye yazmıştı. Nerden nereye geldik; ‘Denktaş bizi temsil etmiyor’, ‘Denktaş görüşmeci olursa çözüm olmaz’ noktasından, faşistlerin bile övgüsünü alabilecek Türk tezlerinin yılmaz savunucusu Denktaş’ın görüşmeci ekibinin uyumlu üyeliğine…
Bu arada ‘Türk heyeti’, ‘Türk tezleri’ gibi tanımlamalar öylesine ortaya konmamıştır. Masada Türk heyeti, bizimkiler ve TC temsilcileri, bürokratlarıydı ve asıl söz bizimkilerin değil ‘anavatan’ temsilcilerinindi, bizimkiler elçiydi, 8 Ocak’ta Kıbrıslısız Kıbrıs Zirvesi ve ardından MGK’de alınan kararların yılmaz savunucusuydular…
Tüm bunları alt alta koyduğumuzda hangisi daha zor bilinmez. Perşembe günü başlayacak görüşmeler için umutlu mu olmak gerek yoksa umutsuz mu?
Aslında cevap basittir. Takvim sıkışmış şu veya bu şekilde herkes sürüklenmektedir. Yolun sonu hızla görünmekte ve kimse bu sürecin dışına çıkabilecek kadar güçlü değil. Yalnızca onlar, biraz daha süreci yavaşlatmaya çalışacaklar ama bir gerçek var ki sürecinin hızını asıl Kıbrıslılar belirleyecek. Bu süreçte evde oturarak birilerinin kendilerine çözümü altın tepsi içinde sunacağını düşünenler varsa yanılmaktadır…
Ve, Kıbrıs falında üç vakte kadar çözüm gözüktü, Mayıs, olmazsa Haziran, olmazsa Sonbahar, o da olmazsa Aralık…
Süreci belirlemek bir kez daha Kıbrıslıların bizzat kendilerinde…
Evet, hangi takvimi seçmek istersen ona göre umudunu ayarla, hemense, gereğini yapmak için neçin hala daha oyalanmaktayız?

12 Şubat 2004

Bugüne ve barışa dair

Kritik süreçten geçmekteyiz…
‘Kritik’, sürecin sihirli kelimelerinden biri. Annan masaya planını koydu koyalı bir sürü kritik süreçlerden geçtik, hep öldük, bittik yok olduk yakarmaları içinde yürüdük kritik takvimlere ve kritik süreçlerden geçerken birlikçi kesildik hep beraber…
Solcusu, sağcısı, statükocusu, statüko karşıtları hep, birlik beraberlik, 'aman tartışmayalım bu kritik süreçlerde' telkinleri arasında geçti günlerimiz, seçimler kimilerimizin mevkilerinde değişiklikler sağladı ama ne gam, onlar meydanlarda doğduk diyerek oralara geldiler, sağ sol cepheleşmeden, birbirleriyle elleşmeden kuruldular yeni mevkilerine…
Ankara'nın emir komuta ilişkisine karşı olduklarını kürsülerinden söylediler. İlk falso 8 Ocak'ta Kıbrıslısız Kıbrıs Zirvesi ardından görüşürmüş gibi yapmak için sorgusuz sualsiz Ankara’ya gidişleriydi. İkincisi, tüm propaganda süresince seviyesiz argümanlarla çözüm isteyenlere saldıran adı ile yaşamı taban tabana zıt hanedanlık partisi ile koalisyon oluşturulmasıydı. Unutan varsa hatırlatalım, Hollywood tarzı propaganda filminde Annan'a, De Soto'ya saldırılarak Kıbrıs konusunda hazırlanan 'ölüm planının' başrolü bu kişilere verilmişti, 3 statüko karşıtı olduğunu söyleyen parti liderleri de figüran olarak takdim ediliyordu ve bu filmin sonunda junior saltanat bekçisi "biz bu filmi çok gördük, ama artık oynatmayacağız" demişti. Şimdi kendisi başrolde, acaba rolü ne, oynatmıyor mu acaba? Ve üçüncü falso, 'onurlu' sesimiz işgal altındaki bu ülkede 'koltuk bölüşümünde adil olunursa demokrasi gelişecek' diyerek, bu ülkedeki talanın partisinin Meclis başkan yardımcılığı için gösterdiği adaya oy verilmesini buyuruyor, sonra da ortak protokoller imzaladığı partinin kurduğu hükümete güvenoyu vermek konusunda kararsızlığın ağırlığı altında 'çekimser' diyebiliyor. Talanın partisinin adayına evet diyebilenlerin, renktaş ilan ettiğine olumlu oy verememesini anlatabilecek kelimeler elbette vardır, ama neye yarar, demokrasi gelişsin, güzelleşsin daha ne isterik. Ve son falso gene 'onurlu' sesin partisinden, seçim bitti biteli iki ay oluyor, tek yaptıkları 4 partiye devlet yardımı kararı çıkarmak olan meclisin kilitlenmelerine karşı çilingir rolünü üslendiklerinin ilanıydı.
Bunca yanlış giden işin içinde, son olarak bizim deneyimlerimiz de yaşamlarımızın bunca yanlıştan ayrı tutulamayacağını ortaya koydu.
7 Kıbrıslı Rum ve Türk gençlik örgütünün Trodos'daki etkinlikle ilgili ortak bir metin hazırlamak için oturulan masaya sinen 'onlar ve bizler' söylemi ilk göze çarpandı. Üçüncü tekil şahıs 'Rumlar'a karşı bizlerin birlikte, tek ses bir şey yapmamızın gerekliliği üzerine kurulan cümlelerden anladığımız, herkesin barışı farklı anladığıydı. 'Rum'lar genel, tek, bir kafadan konuşan 'düşmanlar' topluluğu olduğuna göre, onların karşına aynı şekilde tek, bir kafadan konuşan 'cengaverler' olarak çıkmak fikri sürekli masada söylenip durdu. TKP ve CTP gençlik örgütleri ile yıllardır çalıştığımız için onların tutumları biraz da alışkanlık yapmıştı bizlerde. Ama ilk kez aynı platformda çalıştığımız ÇABP'ın gençlik örgütü temsilcilerinin tavırları karşısında zaman zaman şoklar geçirdiğimiz bir gerçek. Adında çözüm olan, AB olan bir partinin düşünceleri böyle mi olmalı diye onlarca kez kendimize sormadık değil. Hele 'KKTC' konusundaki tutumları tam incelenmelik.
Sapla samanın birbirine girdiği bugünlerde barışla ilgili biz mi ne anlıyoruz? Ülkenin ortasından geçen yırtılmanın artık bir idari sınır olduğu, haki üniformalıların eli dolu silahlarla buralarda beklemediği, insanların dini, dili, rengi ile değil düşleri ve düşünceleri ile ayrıma uğradığı, "bizler ve onların", sömürenlerle direnenler olarak algılandığı, bütün 'onların' düşman, kötü, ayni kafada olduğunu düşünmenin ayıp sayıldığı, ırkçılık olduğu, demokrasinin, özgürlüğün, eşitliğin değerli sayılmaya başladığı günlerde barışa yakın olacağız..
Bugünlerdeyse bize düşen, barışa doğru giderken, dini, dili, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun düşleri ve düşünceleri ile dost olanlarla, barış yolunun yoldaşlarıyla kol kola birlikte yürümek olacak…

22 Ocak 2004

Umudu diri tutmak

Seçimler bitti, hükümet de kuruldu. Siz bu yazıyı okurken muhtemelen güvenoyu da almıştı. Seçim süresince herşey daha güzel olacak diyenlere bizim cevabımız 'gelecek sandıkta değil' olmuştu. Şimdi de bu mecliste olmadığını söylüyoruz.
Biz bu partilere hele de liderlerine de güvenmediğimizi ortaya koymuştuk.
Pratik yaşam bizi çok hızlı doğruladı. 8 Ocak tarihli Ankara ziyareti, bizlere büyük büyük sözler söyleyenlerin makyajlarının aktığı, suratlarına geçirdikleri maskeleri düşüşü andı. Statüko karşıtlığı ile övünenlerin Türkiye Cumhuriyeti yürütmesinin gel dediği an apar topar Ankara'ya taşınmaları, onlarla Kıbrıs konusundaki Ankara Zirvesi sonrası görüşülmesi ama Zirve ile ilgili doğru dürüst bilgi verilmemiş olması, bu toplantıya giderken gündemi bilmeyişleri ikisi statükocu, ikisi de statüko karşıtının acizlikleri toplantı sonrası bina çıkışına yansıyan dörtlü fotoğrafta rahatlıkla okunmaktaydı.
Aralarından biri, mutlak görüşmeciyi değiştirmek iddiası ile girmişti seçimlere, hatta 'görüşmeci Talat' diye söyletmişti de ama 'bizim görüşmecimiz Denktaş' deyip, kendi kendilerine de belirledikleri çözüm sürecine yönelik tavırlarına karşı ‘Kıbrıslıların da görüşü var, sizin bunlarda karar verme hakkınız yok’ diyememişti.
Diğeri, 'toplumun onurlu sesiydi' ama toplantı sonrası ses-sizliğe büründü, tek kelime açıklama yapmadı, dönünce ise gazete sayfaları arasına sıkışan bir açıklama ile geçiştirdi tavrını. Aslında diğer ikisi hiç konuşmazlardı o yüzden umursamadık onların tavırlarını ama karşıtlıkları ile övünenlerin teslimiyeti önemliydi...
Arkasından hükümet kurulma çalışmaları sürerken, Denktaş İstanbul'da valilikte TC yürütmesi ile toplantılar yapmış ve çelişkisinin olmadığını açıklamıştı. Asıl sorun bu değildi. Sorun dönüşündeki karşılama töreniydi. Sıralama bu ülkedeki yönetim erkini göstermekteydi. İlk sırada TC Elçisi ardından askerler yani bu ülkenin en üstünde olanlar, yani TC'nin temsilcileri. Statükonun değişimi için yapıldığı iddia edilen tüm çalışmaların başbakanlık koltuğu için olduğu rahatlıkla anlaşılmış oldu.
Bunun arkasından yaşanan meclis başkan yardımcılığı seçimlerinde de politik sığlığı gördük. 'Onurlu ses' olarak ortaya çıkan BDH lideri Akıncı'nın 'demokrasi gelişsin' diye bu ülkedeki talanın vurgunun, ganimet düzeninin partisine, bu statükonun en önemli dişlisine, bu ülkede ilericilere, aydınlara, emekçiler en büyük zararı veren, demokrasiyi en fazla yaralayanlara oy verilmesinin istenmesinin algılanması belki burjuva demokrasilerinde daha anlaşılır olabilirdi ama otuz bin askerin bulunduğu işgal altındaki bir coğrafyada hem de kapalı oylamada attığı oyu BDH Milletvekili İzzet İzcan'ın gidip UBP'lilere göstererek ispatlama girişimi bu siyasal yapılanmanın da yaşamdaki yerini ortaya koymuştur.
BDH'yı oluşturan KSP'li dostlar bizi ne kadar da bağlamaz deseler de, TKP'liler ne kadar pasifize olsalar da yaşanan tüm bu süreçte kendilerinin de katkıları ve sorumlulukları vardır.
Vitrin süsü olmak için bir gecede değişerek elde ettikleri ünvanlar için kılıktan kılığa giren CTP ve BDH -ki bunun içinde TKP, BKP ve KSP'de direk vardır- yöneticilerinin bu faydacı tutumlarına, seçim sonrası çelişkili davranışlarına karşı morallerin bozulduğu, umutların bir kez daha kırıldığını görmekteyiz.
Şimdi umutsuzluk zamanı değildir. Onlar işgal altında, asker üniformasının sivilleri ezebildiği koşullarda demokrasicilik oynamak için birbirlerine koltuklar dağıtabilir ama güçlü olan, sokağı örgütleyebilendir; güçlü olan umutu en diri tutandır, güçlü olan kalabalık olan değil, değişimi hemen şimdi isteyip bunun için ne olursa yapmaya hazır olandır. O yüzden şimdi toparlanma zamanıdır, umudu yeniden diriltme zamanıdır, sokağı yeniden kazanma zamanıdır.
Yolumuz uzundur, durarak yolu tüketemeyiz, yürümek gerek, yavaşta olsa koşmaya hazır olacak şekilde yürümeye başlamak gerek, hade, beklemeden hem şimdi yürümeye başlayalım…
----
Bu yazı YBH Gençlik'in yayın organı Karşı'nın 23 Ocak 2004 tarihli sayısında da yayınlanmıştı

13 Aralık 2003

Seçimlik

Bir seçimin daha sonuna geldik...

Politika yapmayı seçime 3-4 ay kala yapmak olarak algılayanlarla, her seçimde yeni teoriler üretenler ortalıkta gürültü ve görüntü kirliliği ile oylara talipler...

Bütün propaganda aktiviteleri, seçimden bir iki ay önce dev bayraklar ve büyük gürültüler ile ortalıkta olmak birde medya aracılığı birşeyleri anlatır gibi gözükmek... Ne kadar çok afiş, bayrak falan asarsa kendisinin o kadar çok oyu olabileceğini düşünenlerin bu sığlığı oy dilenciliğine kadar varıyor..

Kendileri ile hiçbir ortak düşü, düşüncesi olmayanlardan bile oy dileniyorlar; adına da ana hatırı, baba hatırı, arkadaşlık falan diyerek... Bazıları daha da ‘politikleştiriyor’ oy dilenciliğini. Kendisi ile hiçbir ortak fikrim olmamasına rağmen benim sandığa gitmeyerek falan partiyi desteklediğimi, o yüzden kendilerine yada diğer ‘muhalifler’e oy vermem gerektiği anlatıyor, kimi fazla dozunu kaçırıp hainlik bile basıyor üstüne üstelik...

Politik olarak hiçbir ortak kesişenimin olmadığı, söyledikleri çoğu şeye hüzünlü gözlerle baktıklarıma sırf hain olmamak için acaba oy mu versem yoksa kendimi reddedip aile üyelerimin arasında mı paylaştırsam oyumu?

Sahi komuşu hatırı yok mu? Hade bir de komşuya verelim ama ya sonrasında yaptıklarından sorumlu olmayacakmıyım?

Muhalif diye ortaya çıkanlar öncelikle solcu olmadıklarını hep beraber koro halinde söylemediler mi? O zaman bir sosyalist olarak sandıkta ne işim var? Hade ondan vazgeçtim de, ben şovenizme karşı mücadele ederken elinde TC-KKTC bayrakları ile dolaşıp, aslında kendilerinin de devletlerini savunduklarını söyleyenlere nasıl oy verebilirim? Diğerini genelleştirip ağzıları dolu dolu ‘RUM’ diyerek konuşanlara mı barışçı deyip oy vermeliyim?

KKTC’nin eninde sonunda bir gün fesedileceğinin, adanın kuzeyini son 29 yıldır işgal eden askeri gücün bir gün ayrılacağını, tüm Kıbrıslıların özgürce bir gün bu adanın herhangi bir yerinde yaşayabileceğini söyleyemeyenlere neçin oy vermek zorunda olayım?

3-5 oy daha fazla almak için Kıbrıs Cumhuriyetine koro halinde Rum Cumhuriyeti diyen, tüm dünyanın Kıbrıs Hükümeti derken ve 1 Mart 1964 BM Kararı ile TC’nin de buna olur verdiği gerçeği önümüzde dururken uyduruk bir Güney Kıbrıs Rum Yönetimi terimi etrafında düşünce üreten ‘barış’ taraftarlarına oy vermek acaba ne kadar doğru?

3 kuruş paraya yıllarca bizi sömüren yerli ‘işadamlarımız’a yada TC’li işverenlere efelenemeyen büyük sosyalistlerin de içinde yer aldığı muhalifler değil miydi ki seçim propagandası sürecinde onlarca kez ‘Ruma bizi muhtaç ettiniz’ diyen, bu nasıl mantıktır ki sömüren Kıbrıslı Türkse muhtaç olunmaz da Kıbrıslı Rumsa muhtaç olunur? Hade gene, solcu damarımızdan bir de soru soralım, emeğin sömürülmesinin milliyeti mi olur?

Böylesi mantıkla propaganda yapanlara hade bu defa değişim geliyor diyerek mi oy vereyim ama değişecek olan ne? Annan planında kuzeye gelecek olan Kıbrıslı Rumların oy hakkı olmayacağını utanarak değil, milliyetçilere bir gol daha atıp Annan Planın ne kadar önemli olduğunu anlatmak için konuşan parti temsilcilerine bir ‘tikcik’ hangi gelecek için verilebilir?

AB’yi isterken, AB’nin ne olduğundan bir haber muhaliflere, AB yurttaşı herkesin her yerde dolaşım, yerleşim haklarının olduğunu hatta bunu yeni yazılan AB anyasasına da eklediklerini şimdi anlatsak anlamazlar ama buna karşı, Kıbrıslı Rumların bu haklarının kısıtlanmasının hareretli şekilde propagandasını yapıp AB üyeliği için de oy isteyenlere ne demeliyim bilmem? Nasıl anlatsam ki taşıdıkları üç bayrağın kendi konvoyları hariç yan yana asla bir daha gelemeyeceğini?

Neysa bizim sağa meyilli eski solcu, AB karşıtı söylemli AB’ci ‘muhaliflere’ bu defa da oy vermedik diye bize çok kızacaklar ama elim gitmez bu partilerin başındakilerini gördükce gidip de oy vermeye... Hangisinden başlamalı bilmem, biri doksanların ortasında parti içinde sorun yaratmasına rağmen hükümetçilik oyununu devam ettirdi ve Elçiliğin tüm dayatmalarını kabul edip ITEM yasasını, KDV yasasını meclisten geçirdi, yasadışı şekilde Kıbrıslı Rumlara ait kuzeydeki binlerce dönüm mülke yasadışı tapu verdi, yasadışı şekilde binlerce kişiye vatadaşlık verilmesine seyirci kaldı ve daha niceleri. Ya diğeri daha birkaç yıl öncesine kadar hükümetin içindeydi ve TC’den gelen sözde ekonomik paketleri canı pahasına savundu, o kadar ileriye gitti ki toplumun ciddi bir kısmı tepkilerini eylemlerle, grevlerle ortaya koydu. Hatta sonraları büyük eylemlere de imza attan Bu Memleket Bizim Platformu bu amaç için kurulmuştu. Çözümü desteklemek, masaya yeni gelmiş olan Annan belgesine sahip çıkmak için Kasım 2002’deki ilk büyük eyleme de bu yüzden partisi katılmayı reddetmişti. Eee, şimdi ne oldu da şanlı BMBP deyip sahip çıkılıyor, hade o sahip çıkıyor da, kurucuları ne yapıyor?.. Neysa, ya diğeri, yıllarca bu rejimi sonuna kadar desteklemiş, suçlu olduğu iddası ile uluslararası olarak aranan birine, şimdi fikir değiştirdim ve sizdenim dediği için ayağına kadar gidip teşekkürlerini sunmasını nasıl yorumlamak gerek acaba?

Ve tümünü barıştan yana güçler sayıp, hade seçin ya da diğer türlü ‘statükoyu’ desteklerseniz diyenlere, değiştirecek olanlar bunlar olsaydı o zaman dün ne yapıyorlardı, bu tavırları ile mi güvenelim değiştireceklerine gibi soruları nasıl sorabiliriz, sorsak ki anlayabilecekler mi?

Hem şu statüko nasıl değişecek ki? Görevden alabilecekler mi Merkez Bankasının başındaki TC’li bürokratı, kısıtlayabilecekler mi TC Elçiliğinin yetkilerini, kapatabilecekler mi TC Yardım Heyetindeki sektörleri, sektör sorumlusu pratikte -parayı kontrol ettikleri için- buralarda bakan olarak takdim edilen bizim seçilmişlerden daha yetkili olan TC’li bürokratları evlerine gönderebilecekler mi, askeri kışlasına gönderip, güvenlikten başka konuya karışmamasını söyleyebilecekler mi, dağıtabilecekler mi Üst Koordinasyon Kurulunu çünkü seçim propagandası süresince bu konularda tek kelime etmediler, yalnızca şikayet edip zaten egemenliğimizin olmadığını ispatlmaya çalıştılar. Şu egemenlik de karışık konu, bizim muhalifler de ulus devlet egemenliğimizin olmadığını Annan planı ile olacağından bahsettiler de AB içinde artık ulus devlet egemenliği değil fonksiyonel egemenlik olacağını bu saatten sonra nasıl anlatılır bu muhaliflere bilmem?

Bu arada bu gürültü içinde bizim büyük sosyalistleri de gördük seçim alanlarında, bu propagandaları coşku ile alkışlıyorlardı, bazen bizzat kendileri de tvlere, radyolara çıkıp bunlar söylediler, bazen de en ön safta bu söylemlere sloganları ile destek oldular. Aslında onların cevabını biliyoruz, ‘taktiksel olarak biz onları söyledik’. Doğrudur, taktiksel olarak şimdi sağcılaştılar yarın geri yuvalarına dönüp yine bizlere sosyalizm dersleri verirler ve bizleri aydınlatırlar. Nasıl olsa bu olanlar bir düş, bu yaşananlar bir rüya. Yarından sonra kalktığımızda büyücülerin yaptığı gibi parmaklarını oynatınca tüm söylediklerini red etme hakları olacak çünkü onlar tümünü taktiksel olarak yapmış olacaklar ve bizi, bizim bugün söylediklerimizi ateşli bir şekilde söylerek, yine rejimle birlikte olmakla suçlayacaklar. Ama sorun değil ilk defaları olmadığı için bu defa hazırlıklıyız, büyük sosyalistlerin taktik değiştirmelerini dört gözle beklemekteyiz. Onlar her bahar olmasa da her seçim taktik değiştirirler...

Bu arada bu muhalif dostlar dışında kalanlara da oy verecek olanlara şaşarım. Tamam anlarım ganimetten paylarını aldılar ve devamını istiyorlar, yada bir şekilde avantaya oturdular ve kaybetmek istemiyorlar ama bu düzenin böyle gidemeyeceğini Loizidu davasında Türkiye’nin tazminatı ödeyerek bir anlamı ile AB ile olan maçında havlu atmasından dolayı uzatmaları oynadıklarının da mı farkında değiller? Hem bu nasıl bir mal hırsıdır ki çolukları, çocukları başka ülkelere göç edip kendilerine gelinlerinin, damatlarının fotoğraflarını gönderirken, torunlarının ilk kesilen saçlarının olduğu mektupları açarken yada videodan onların ilk yürüyüşlerini seyrederek hiç mi özlem duymazlar da bu düzenin devam etmesini talep edebilirler? Nasıl bilemezler ki bu acılar, bu özlemler yenileri eklenerek bu düzen sürdükce kuşaktan kuşağa devam edecek?

Hade o ihtiyar, kel ve şişmanı anlarım istifa etmez, fırsatı olsa muhtarlığa bile aday olacak, daha onlarca torunu var, onlara particikler kurup saltanatını devam ettirmek ister ama onu destekleyenleri hiç anlamam? Hele Türkiye’de oturup aydınım diye geçinip de onu destekleyenleri hiç mi hiç anlamam? Bir gün çocukları, torunları iktidarını işgal rejimi üzerine kurup, gücünü askerden aldığını kendisinin bile zaman zaman itiraf ettiği bir diktatörü neçin desteklediklerini sorarsa ne cevap verecekler acaba? Aydın dediğin Rıfat Ilgaz’ın dediği gibi aydınlığı savunandır, ya bu karanlığın, bu saltanatın devamını isteyenlere ne ad vereceğiz?

Neysa, bir seçimin daha sonuna geldik, belki yarından sonra rejim kabuk değiştirmeye, vitrini değiştirmeye de karar vermiş olabilir. Belki de bizim muhalifler ellerine ‘yönetme’ erkini alabilir ancak söylemlerine bakınca içim gene de daralmakta, neysa onlara hayırlı olsun deyelim ve biz dönelim kendi işimize.

İlk sorumuz yada sorunumuz şu yönetirmiş gibi yapmak değil iktidar için yaşamın neresinden başlıyoruz?