7 Mayıs 2004

Durum(suzluk) değerlendirmesi


Geldiğimiz noktayı anlatmak gerçekten zor…
Neredeyiz?

Önce kısa bir tarih turu atalım…

Ta en başa gitmeye gerek, hani Annan masaya planı koyduydu, Denktaş da aniden ameliyat olmaya niyet ettiydi, 5-6 ay öncesine gidelim. Seçimleri bir göz önüne alalım, yapılan propagandalarda Türkiye’nin önün açılmasından bahseden çözümcülerimiz radyolardan televizyonlardan tam güm propaganda yaptılar, Türkiye ile birlikte hareket edildiğinin de altını ısrarla çizerek. Bu konuda birazcık daha radikal tavır takınan ‘onurlu sesler’ de yok değildi. Gerçi kendilerine yakıştırdıkları ‘onurlu ses’ tanımlaması 8 Ocak’ta çökmüştü ya neysa…

Seçimler olup bitti ki ilk fire verildi, statükocu partilerle koalisyon yapmayacağım diyenler, büyük büyük teoriler yaparak, Junior Denktaş ile koalisyona oturdu. Arkasından TC’nin başlattığı diplomasi atağı başladı. Hoş bundan Kıbrıslıların pek haberi olmadı, detaylarını asla öğrenemediler ama bu da bizim statüko karşıtları için çok önemli olmadı. Fotoğraf çektirmek amacıyla bizim statükocular ve karşıtları gerçi Ankara’ya çağrılmışlardı, haklarını yememek gerek ama o kadar…

7 Ocak 2004 tarihinde gece gelen telefon ile bavullar toplandı ve 8 Ocak tarihinde apar topar Ankara’ya gidildi. Kimler yoktu ki aralarında, bir karış toprak vermem diyeninden, Erdoğan’ı el diyarlarında konuşmaları ile şok ettiğini iddia edenlere kadar, takım eksiksiz Ankara yolundaydı. Toplantı buradan bakıldığında çok anormal gözükmese de aslında sırrı detaylarda gizliydi. Bizimkiler toplantıya değil fotoğraf çektirmeye gidiyorlardı çünkü Çankaya’da yapılan Kıbrıslısız ‘Kıbrıs Zirvesi’ bizimkiler Ankara’ya indiklerinde bitmişti. Birkaç gün önce Türkiye AB üyesi ülkelerin Türkiye’deki elçilerini toplamız brifingler vermiş, çeşitli düzeylerde teknik toplantılarla dökümanlar hazırlamış ama bizimkilere kapağının ucunu o gün göstermemişti bile. Onurlu ses bile gık demeden Çankaya tepelerinden fotoğraflar çektirerek geri döndüler.

Geri dönüş de tam bir rezalet yaşandı. Onurlu sesin partisi sorumlu siyasetçi ayaklarına yatarak, meclisi kurtarma derdine düştü. Günün sonunda yıllarca bu ülkede yüzlerce anti demokratik uygulamaya imza atan siyasi partinin temsilcisinin ‘meclis’ başkanı yardımcısı olması için oy verdiler. Demokrasi kurtuldu mu bilinmez ama ‘meclis’in namusu kurtuldu ve artık meclisimiz demokrasi bahçesi oldu. Tabi inanana..

Gerçi onurlu sesin demokratlığı da çok kısa sürede su yüzüne çıktı, 3 partinin birleştirilmesi ile oluşturdukları çatı partisi, çatısını atıp parti olmaya ‘demokratik’ yollardan karar verince siyasi yaşamımızdaki çok partili yaşam nüfus patlamasına uğradı ve güç birliği bir doğu daha yaparak yeni parti ortaya çıkardı. Onurlu sesin demokratlığını geride kalan 3 partinin yöneticileri sorguladı, biz değil. Biz zaten kendisini önceden biliyorduk.

Neysa, ana konumuz bu tartışma değil. Hükümetin büyük ortağı olan statükocu parti de aslında ana konumuz değil ama ona da değinmekte yarar var. İzledikleri politika geçmiş hükümetlerin izlediği politikadan aslında hiç farkı yoktu. Ana farka ustalarının değişmiş olmasıydı. Bu dönmemi katkı çözümsüzlük yanlısı bir siyasi oluşumla götürmeyeceği belli olan Ankara partner olarak bu partiyi seçmiş olması, onların da Ankara ile uyumlu bir şekilde görüşmeleri bu noktaya getirmiş olması ilk görüntü olarak çok yanıltıcı manzaralar çıkarabilir ama teknik detaylar olarak incelendiğinde, tüm görüşmelerin TC Dışişleri tarafından yönlendirilmesi, önerilerin bizzat TC Başbakanı tarafından savunulması ve en önemlisi ısrarla buradaki hükümetin Türk tezlerini savunduğunu söylemesi ile manzara ortaya çıkar.

Bir dip not daha vermek istiyorum, ‘meclis’ olan partiler demokrat falan da değil, o da kimseyi yanıltmasın. Bir anayasa taslağı hazırladılar, vakit dar laflarını sığındılar, en radikal milletvekilleri bile Ankara’lara taşınarak hazırladı yeni anayasa taslağını. Bu ülkedeki farklı siyasi partilerden sivil toplum örgütlerinden görüş alma ihtiyacı dahil duyulmadı. Demokrasileri laftadır, çünkü meclisten yardımı dağıttılar siyasi partilere ama yalnız kendilerini gördüler, meclis dışındaki diğer siyasi partileri hatırlamadılar hani her bir şey olduğunda işbirliği deyip kapılarını aşındırdıkları. Pek de hatırlamaya niyetli değiller, parsayı şimdilik kendileri topladıkları için mutludurlar da, anti demokratik seçim yasasını, ülke geneli ile kıyaslandığında yüksek olan seçilme barajını, seçmenlerle ilgili düzenlemeyi ağızlarına dahil almayanlar yarın seçim meydanlarında demokrasi nutukları atacaklar ve maalesef biz bugünleri hatırlamayacağız.

Gene konumuz değil ama güneydeki hayır da aslında güzeldir. Yıllarca saklandıkları işgal edilmiş kuzey lafazanlığı arkasında demokrasi, sol nutuklar atanların güneydeki anti demokratik hayır kampanyasına, milliyetçiliğin yükseltilmesine direnç noktası oluşturamaması, milli kimliklerini daha fazla sahiplenerek ideolojik kimliklerini geri itmeleri aslında yaşanan gerçekleri ortaya koydu. Bu milli kimlik kuzeyden de yükseltilen milli politikalara uygun, Türk tezlerini savunuyoruz yönlü açıklamaların etkisi ile güvensizlik ve milliyetçi hezeyanlar arasında üst noktalara savruldu. Toplumların şimdi en çok ihtiyaç duyacakları güven ortamı bertaraf edilmiş oldu. Güneydeki demokratik rejim söylemi çöktü. Çağdaş oldukları yönlü açıklamaları, Cumhurbaşkanlarının açıklamaları ile, din adamlarının siyasete bulaşmaları ile yalnızca kelime olarak havada asılı kaldı. Yani güney coğrafyası bir eşiğe geldi, ya kapalı toplum olmaya devam edecek, kendi içinde demokrat, kendi içinde çağdaş ama dışa karşı farklı yada Avrupa değerleri ile uyumlu sivil toplum yönü güçlü, diğerine saygılı açık topluma dönüşecek.

İşte asıl konu bu, iki toplum da milli politikalardan sıyrılıp, kapandıkları kendi içlerinden kurtulup birbirlerine doğru açık yüreklikle yaklaşabilecekler mi yoksa milli birlik ve bütünlük lafazanlıkları çerçevesinde sen orda ben burada politikası yürütülecek?

Kim kazanacak? Milliyetçilik mi ki her zaman sonu kanlı savaşlarla biten maceralara sürekler, yoksa halkların kardeşliği mi?

‘Kalleş Rumlar’, ‘kalleş Türkler’e kadar varan söylemler bizleri ancak yeni maceralara sürükler. Aramızdaki farklılıkları anlamaya çalışmalı ve yeniden birbirimize yaklaşmanın koşullarını oluşturmalıyız.

Bu adada gene hep birlikte yaşamaya devam edeceğiz, ya kavgalı yada barışarak. Bahanesi her ne olursa her söyleyeceğimiz söz bunlarla tartılacak, o yüzden ortaya koyduğunda her düşünceyi tartmalısın:

Barışmak mı, kavga mı etmek isteriz?


* 30 Nisan tarihinde YBH Gençlik yayın organı Karşı'da yayınlanan yayınlanan yazım

5 Mayıs 2004

AB uyumsuzluk süreci


1 Mayıs itibari ile Kıbrıs tüm olarak AB üyesi ama müktesebat yalnızca güneyde uygulanacak.
Ancak her şeye rağmen kuzeyde de başbakanlığa bağlı bir adet AB uyum koordinatörlüğü kuruldu ve iddiaları bizlerin AB’ye uyumunu sağlayacaklarmış…

Koordinatörlüğün ilk kurulduğu günlerde Yenidüzen gazetesinin sorularını yanıtlayan AB “uzmanı” Koordinatör Erhan Erçin gerçekten ilginç ve kaydedilmesi gereken şeyler ortaya koymuştu. Önce ilginç bir dipnotla başlayalım: bir süre radyo/televizyon programlarına “AB uzmanı” olarak katılan koordinatör, aslında AB uzmanı olunamayacağı, belli özel konularda uzmanlaşılabileceğini anlayarak suçu gazetecilerin üzerine atarak, böyle birşey iddia etmediğini, kendisinin yalnızca koordinatör olduğunu belirterek bir süre sonra uzman unvanından vazgeçerek koordinatörlük mertebesine erişti.

Neysa, adı geçen röportajda Erhan Erçin bol bol yasaları nasıl değiştireceklerini, devleti nasıl yeniden organize edeceklerini anlattı ama bunların uygulanmasına yönelik tek bir kelime dahi etmedi. En azında yasaları büyük bir hızla geçiren ama uygulamada yaşadığı sorunlar sürekli haber konusu olan Türkiye bile koordinatörün ilgisini çekmemiş, kafasını yasalara takmış, tek derdi mevzuatı kurtarmak…

Koordinatörlük o kadar demokratik çalışmaktadır ki bu ülkede, yıllarca AB konularında çalışmalar yapan, araştırmalar yayınlayan kurum ve bireylerin bir kez olsun görüşünü alma ihtiyacı dahi duymadı. Ancak her platformda ve adı geçen röportajda da “insan kaynağı” sıkıntısından da bahsetmekten de geri de durulmamaktadır.

Uyum için dökümanlar hazırlanmakta, belgeler kaleme alınmakta ama bunlar şeffaf da değil… Aylardır yapılan çalışmalar kamuoyu ile paylaşılmamış, sivil toplumun denetimine açılmamış, kamuoyunun katılımı ile bunların geliştirilme yolu denenmemiştir.

Avrupa Birliğinde bireyin önemi bilinen bir gerçektir. Benzer şekilde, sivil toplumun güçlendirilmesi, yönetim sürecine katılımının artırılması ve güçlendirilmesi için AB kurumları her yıl milyon euro paralar harcarken, Koordinatörlük yaptığı açıklamalarda, çalışmalarda bireyin, sivil toplumun katılımını yok saymakta, yada kardeş kuruluşlar ile al gülüm ver gülüm ilişkiler içinde çalışmalarını yürütmektedir. Hatta koordinatör konuları o kadar abartabilmektedir ki “hem kamu değişecek, hem de sivil toplum bir anlamda buna uyum gösterecek” gibi AB’nin ruhuna aykırı tepeden inme, anti demokratik bir düşünce biçimi ile adeta meydan okunmakta ve sivil topluma aba altından sopa gösterilerek değişime zorlanmaktadır.

Değişim gereklidir ve olması gerekir ama bu, katılımcılık, bilgi paylaşımı, finans aktarımları ve bireyin gönüllü hareketleri ile sağlanmalıdır.

Koordinatör başbakanlık binasındaki 4 duvar ile çevrili odasında otururken ya da sabah kalktığında öyle uygun gördü diye ya da internette güzel bir makale okuyup uygulamaya karar verdi diye değişim gerçekleşmez. Olursa da demokratik ülkelerde olmaz.

Azınlıkların görüşü ve pozisyonları, yani hem ideolojik, hem cinsel, hem de etnik olarak, o coğrafyadaki tüm unsurları kapsayacak şekilde önemsenmez ve onların da görüşleri ve kaygıları bir harmoni içinde çoğunluğun görüşleri içine bir şekilde yerleştirilemezse demokratik bir yaşamdan söz edilemez.

İçinde birey olmayan, içinde sivil toplum olmayan bir AB uyum sürecinden geçiyormuşuk... Adına da AB müktesebatına uyum, demokratikleşme, çağdaşlaşma da diyebiliyoruz.

Yani anti demokratik uygulamalarla demokratikleşmekten bahsediyoruz... Demokratikleşme önce onu uygulamaya aday kurumlardan başlamalı ve demokrasinin ana unsurları, katılımcılık, çok seslilik ve şeffaflık unutulmadan, zaten unutulursa yada yok sayılırsa demokratikleşme birilerinin öyle uygun gördüğü ve öyle tanımladığı için yaşanmış bir süreç olmaktan öteye gitmez…

Yanlış yollar doğru kentlere hiçbir zaman çıkmadı, bu defa da çıkması çok zor gözükür…

15 Nisan 2004

Turnusol


Kıbrıs'ta referandum sürecinde son dönemece girildi…
Heyecan dorukta ancak, maalesef umutsuzluk ve yılgınlık da dorukta…

Her şey birbirine girmiş durumda... Yaşanan süreç maalesef yalnızca milliyetçiliğin yükselmesine yardımcı olmakta, toplumların yeniden birleşmesinin en önemli unsuru olan karşılıklı güveni zedelemektedir.

Son ortaya çıkan AKEL'in tavrına duyulan hayal kırıklığı, milliyetçi, şoven bir düşünce yapısı ile değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç bizi yalnızca ayrımcı politikalara sürükleyecektir…

AKEL'in tavrını politik değerlendirebilmemiz, AKEL'in içinde bulunduğu politik konumu analiz etmemiz gerekmektedir. Yıllardır muhafazakar politikalara pirim veren, popülist yaklaşımlarını yıllardır izlediğimizin AKEL'in bu tavrı aslında sürpriz de sayılmaz. Herşey, üç beş daha fazla oy almaya endekslendiğinde, güneyde yükselen milliyetçi dalganın önüne geçip sol/sosyalist değerlere sahip çıkma, yeniden yakınlaşmayı güçlendirme gibi kavramların ikinci plana itilmesi aslında çok da yeni bir şey değildir, süpriz de sayılmamalıdır.

Etnik ayrımcılığa karşı mücadele ettiğini söyleyip, planda da etnik ayrımcılık yapıldığını söyleyen partiler yalnızca güney coğrafyasına konuşunca, kuzey coğrafyasından yükselen seslerle çelişkiye düşmeleri aslında olanların kararlar alırken ne kadar etnik davrandıklarının ispatıdır. Madem bu plan etnik temele dayanıyor, bunu iddia eden parti, etnik bir tavır alarak yalnızca Kıbrıslı Rumlara değil, tüm Kıbrıslılara seslenerek öyle karar alması gerekirdi ama karar alma sürecinde etnik ayrımcılığın daniskası yapılarak kendi parti binalarında, kendi toplumları, yani ait oldukları etnik kimlikleri ön plana çıkarılarak kararlar verilince ortaya çıkan etnik ayrımcı plan eleştirisi yalnızca gülünç olmaktan öteye gidemiyor, inandırıcılığını yitiriyor…

Tüm Kıbrıslılara seslendiğini söyleyen ve teknik olarak tüm Kıbrıs Cumhuriyeti yurttaşlarının Cumhurbaşkanı olan Tasos Papadopulos'un konuşmasının bırakın Kıbrıslı Türklere üç beş kelime dışında bir şey söylememesini, Türkçe'ye bile doğru dürüst çevrilmemesinden aslında Yunanca konuşan yurttaşlarının cumhurbaşkanı olduğu, Türkçe konuşanları çok da önemsemediği rahatlıkla anlaşılmaktadır.

“Hayırcı” EDEK ve Yeşiller Partisi ise daha da üzgün olması gerekmektedir çünkü Kıbrıslı Türkler, kendilerine bu siyasi yapıları yakın bulmadıklarını aldıkları umursamaz tavırları ile ortaya koydular. EDEK ve Yeşiller bunu durup düşünmelidirler ve girdikleri bu etnik, yalnızca Yunanca konuşanların partisi olma durumundan nasıl kurtulacaklarını düşünmeye başlamalıdırlar çünkü üyesi oldukları AP gruplarında, hem yeşil hem de sosyalist grupta milliyetçiliğe karşı, ırkçılığa karşı ciddi bir mücadele vardır. Bu şe-kilde etnik yapılarını korursalar ileride yalnızca bize değil ayni zamanda Avrupalı yeşillere de, sosyalistlere de dertlerini anlatmakta zorluk çekecekler…

Şimdi ne yapmalıyız?

Yükselen milliyetçiliğe karşı cevap da milliyetçi düzlemde olursa bizi taşıyacağı yer çatışma ortamıdır. Güneyde yükselen milliyetçiliğin karşısında 'Rumlara gösterelim', 'Rumlar cevap vereli' gibi kaba şoven söylemlere çıkmak, yalnızca kuzeydeki milliyetçiliği yükseltir. Milliyetçiliğin tek alternatifi sosyalizmdir, sosyalist değerlerdir. Birileri hata yapıyor, birileri din, dil, ırk, cinsiyet ayrımcılığı yapıyor diye aynı ayrımcılıkları kendimiz de meşru sayıp bizim de bu milliyetçi dalga kapılmamızın bizleri götürebileceği yer pek da aydınlık değildir.

Kıbrıslıların aynı kültürden geldiklerini ve bölünemeyecek kadar küçük olan bu coğrafyada daha iyi yaşamanın koşulları çatışarak sağlayamayacaklarını anlamaları için mücadeleyi yükseltmemiz gerekmektedir.

Evet 24 Nisan'a az bir zaman kalmıştır. Ne tesadüftür ki bundan bir yıl önce Kıbrıslılar, kapılar kısıtlı da olsa ilk açıldığında kendi liderliklerini dinlemeyerek akın akın bir coğrafyadan diğerine akarken, belki de bir yıl sonra yeniden kendi liderliklerini dinlemeyerek anlaşmayı onaylayacaklardır. Ancak sonucun olumsuz olma ihtimalini de unutmamak gerekmektedir.

Böyle bir durumda yapılması gereken, yükselen şoven propagandalara inat, yılmadan,'evet' oylarını en üst seviyeye çıkarmaktır çünkü bu oranlar referandumun tekrar edilmesi halinde tüm Kıbrıslılar için umudun yeni kaynağı olacak. Unutulmamalıdır ki açık farklı bir yenilgide yeniden birleşme hareketi ağır yara alacaktır.

Yeni bir yol ayrımındayız, şimdiki umutsuzluk yalnızca milliyetçiliği yükseltir, şimdiki suskunluk yalnızca şoven sloganlara yer açar…

Durma zamanı değil, her dilde umudun ve barışın şarkılarını daha yüksek söylemeliyiz. Kazanmaya ihtiyacımız var, ama yenilgide bile milliyetçiliğe kaptıramayacağımız bir yarınımız olduğunu da unutmamalıyız…

Sloganımız, ortak vatan için ortak mücadele ise, tüm Kıbrıslıların ortak vatanının yeniden birleştirmek için tüm Kıbrıslılara ihtiyacımız olduğunu unutmayalım…

25 Mart 2004

Şirketleşmeye hayır!


Kıbrıs sorununda sona doğru gidiliyor….
Kimine göre bu son mutlak Mayıs öncesi olması gerek, kimine göre ise Mayıs imkansız ama bu sene sonu mutlak bir anlaşma imzalanacak…

Rejim beslemeleri ise "hayır"lı bir iş yaptıkları sanarak yollara düştüler…

Ancak kötü olan sürecin bir matematik dersine dönüşmesi, sosyal bilgilerdense bütünlemeye bile kalamaması..

Her kafadan bir ses çıkmakta, kimi gruplar aritmetikseverliklerini ortaya koyarak anlaşma isteyenleri alt alta, üstü üste koyup "evet"çi kampanyalar düzenlemeye başladılar bile…

"Hayır"sever rejim beslemeleri ise avantalarını, ganimet düzenini korumak için sıkı sıkıya sarıldılar faşist propagandalara…

Karşılarında olanlar ise matematikseverliklerini ortaya koyuyorlar ve anlaşma olursa toplayıp çıkarıp "tapucuklar ne olacak" sorusuna cevap vermeye çalışıyorlar, toplayıp toplayıp ardı ardına açıklıyorlar AB üyeliği ile alacağımız paracıkları…

Matematiksever anlaşma taraftarlarımız aritmetiğin dört işlemini kullanıp, aslında her şeyin ne kadar güzel olacağını anlatmaya çalışıyorlar..

"Hayır"sever rejim beslemeleri ise ayni şekilde dört işlemli açıklamalarla bu anlaşma olursa elde avuçta hiç birşeyin kalmayacağını ispatlama uğraşındalar…

Bu süreçte iki açıklama aslında tam olarak nelerin döndüğünü açıklıyor. Neşe Yaşın Yenidüzen'deki röportajda "sanki şirket kuruluyor" demişti, Niyazi Kızılyürek ise bir sohbette "keçi pazarlığından" bahsetmişti…

İçinde insan unsuru olamayan, sosyal bilgilerden kırık not almaya aday bir süreçten geçmekteyiz. Herkes "fani" dünya dertlerine düşmüş, evinin, bahçesinin pazarlığını yapmakta, kimin kaç para alacağını tartışmakta…

Unuttuk galiba, Annan Planı süreci biraz ablukayı dağıttı ama bundan 2 sene önceye gidip hatırlamak gerek kaç yüz şirketin battığını, kaç yüz tanesinin de iflasın eşiğinde olduğunu. Hatırlamakta yarar var kaç bin genç her yıl bu ülkeyi iş, güvenli bir gelecek, çağdaş bir barınma olanağı olmadığı için, önüne de 2 yıllık askerlik denen dayatma da konduğundan terk edip çoğu kaçak İngilterelerde, Avustralyalarda yaşamlarına devam ettiğini… Hatırlamakta yarar var demokrasi özürlü bir coğrafyada askere bağlı polisin keyfi güç kullanarak zaman zaman bizler üzerinde baskı kurmasını, eylemlerde zor kullanmasını, seçimlerde yapılan usulsüzlükleri meclis araştırma komisyonun raporlaştırdığını buna rağmen son seçimlerde bile yaşanan rezilliği… Unuttuk galiba 40 bin askerle birlikte ateş kes koşullarında yaşadığımızı, sınırlarda yeni yetme 18-19 yaşında gencecik Kıbrıslıların şoven dolduruşlarla birkaç metre ara ile karşılıklı dolu silahlarla birbirlerine karşı nöbet tutturulmalarını… AİHM'de biriken binlerce davanın Loizidu'ya ödenen milyon euro ile önün açıldığı ve daha nicelerinin arka arkaya geleceği ve Türkiye Cumhuriyetinin teknik olarak bu davalardaki sorumluluğunu kabul ettiğini, bundan sonrasında sorun çıkması halinde Avrupa Konseyinden ihracına kadar gidebilecek bir sürecin önünün açık olacağı…

Yani militarizme boylu boyunca teslim olmuş, demokrasi özürlü, ekonomik olarak çökmüş, topraklarında artık "umut" yetişmeyen, çoğumuzun kendine "yedek" bir yaşanabilir ülke aradığı bir yaşamdan yeni ülkeye…

Umutlarımızın her gün tel örgülere takılmadığı, "ateş kes koşullarından" demokrasi istencimizin kesintiye uğramayacağı, asıl sözü haki rengi üniformalılar söyleyememeği, "ekmeğimizin" parti rozetlerine tabi olmayacağı, geleceğimize TC Elçiliklerinde, TC Yardım Heyetinde karar verilmeyeceği yeni bir ülke…

Ne yapmalı?

Matematik dersine dönüşen kampanyalarla, cevaplarla geleceğimizin tehlikeye atılma ihtimali var çünkü rejim elindeki olanaklarını kullanarak herkesten çok daha iyi hesap kitap çıkarabilir ve günün sonunda herkesi "umudun" ve "düşlerin" tükendiği bu coğrafyada rejimin devamı için “ikna” edebilir.

İhtiyacımız olan GELECEK üzerine mücadeleyi örgütlemektir. İhtiyacımız olan yeni kurulacak olan yapıda Kıbrıs'ı ve Kıbrıslıları birleştirmek için yeni olanakları yaratmaktır ve yeni gelen gün bize bu olanakları taşıyacak.

Ama eğer rejim bir kez daha kazanırsa, evet bazılarımız bir süre daha kuzeydeki evlerinde kalmayı sürdürecek sonrasında ise İngilterelerde, Avustralyalarda buluşacağız ancak birilerini bu coğrafyada bu yağma düzeninin tepesinde saraylarında keyifle oturmayı sürdürecek…

Yapmamız gereken unutulanları Kıbrıslılara hatırlatmak ve askerden arınmış, evrensel hukuk ilkelerine saygılı, ileri bir demokratik ülkenin kurulmakta olduğunu söylemek yani GELECEĞİ olan tel örgüsüz, barikatsız, daha özgür bir yaşam…

Yapmamız gereken, "çözüm hemen şimdi" sloganını yükseltmek, önümüzde olası süreçlerde bunu için mücadele etmektir.

Kara göründü, "Avrupalı yeni Kıbrıs için" az bir gayrete daha ihtiyacımız. O yüzden neşemiz, coşkumuz ve umutlarımızla süreci sahiplenelim, sahiplendirelim, bir kez daha bizi kandırmalarına izin vermeyelim yani "MÜCADELE HEMEN ŞİMDİ!"

5 Mart 2004

Bitmeyen senfoni: BİRLİK SORUNU


14 Aralık sürecine gidilmekteydi. Önce ağır saldırılar KSP'den geldi. Her ne olursa olsun bu süreç bir anlamı ile referandumdu, o yüzden birlik olunmalıydı. Arkasından kendi yayın organlarında onlarca yazı, eleştiri…
Günün sonunda CTP, direk veya dolaylı etkilediği örgüt ve çevrelerle 'birlik' olup, CTP-BG adı ile propaganda sürecine katıldı. Dışında kalanlar ise BDH çatısı alında toparlandı. Onlarla uyuşamayanlar ise UBP ve DP'deki çözülmelere gönül bağlayarak ÇABP adı altında girdi 'seçimler'e…

Seçim süreci üzerine onlarca şey yazdık. Anlaşma isteyenlerin ne garip açıklamalar yaptıklarını, TC/KKTC bayrakları ile sağcıları bile hayrete düşüren gösteriler yapmalarını eleştirdik ama kimseye kendimizi dinletemedik. Şimdi birlik zamanıdır deyip durdular…

Sanırım şu anda CTP'yi tartışmaya en azından bu yazı içinde pek gerek yoktur. CTP'nin yaptığı açıklamaları okunarak yada Denktaş'ın kendilerine düzdüğü methiyelere, övgülere bakarak geldikleri noktayı anlamak çok kolaydır.

Ancak en ilginç "birlik" süreci BDH'da yaşanmaktadır. BDH'nın kuruluşundan beri bize en sert eleştirileri yönelten KSP, ilginçtir BDH'dan ayrılan ilk parti oldu. Aslında gerekçeleri daha ilginçtir; 'BDH Akıncının partisi oldu'. Bu noktada KSP Gençlik'teki arkadaşlara hatırlatmak isteriz, propaganda süreci tamamıyla Akıncı'ya dayandırılmamışmıydı? Sizler sabahın köründe kocaman Akıncı'nın fotoğraflarının bulunduğu pankartlar ile yol kenarlarında durmamışmıydınız? Her şey unutulur.

Hade hatırlatalım, 17 Ağustos’da bir yazı yazarak sizi eleştirmiştik: “Bunun yanında, farklı olma, farklı bir duruş sergileme iddiası ile ortaya çıkanların propaganda methodları da akıllara durgunluk vermektedir. Bizler tek adam diktasından kurtulmak ve gençliğin geleceğine sahip çıkması amacıyla tavır geliştermesi için çağrılar yaparken, sabah Lefkoşa sokaklarında BDH gençlik üyesi arkadaşlar Akıncı’nın fotoğraflarının olduğu pankartlar tutmaktadırlar. Tek adam diktasına karşı cevap tek adam diktası mıdır?”(1), tabi bunlar unutuldu, kaç ay oldu yazılalı değil mi?

Zaten kuzeyde yaşam kum üzerine yazıldığı için, bir gün gelen dalga tümünü siler ve bir kez daha yaşanmamış olur. BDH, Akıncı'ya özel kurulmuş bir partiydi, Akıncı'nın yeniden meclise girebilmesine olanak sağlayacak bir oluşuma ihtiyaç vardı çünkü gene kum üzerine yazılan ve unutulan anılardan hatırlayalım, UBP-TKP hükümeti döneminde yıkım paketleri hazırlayıp bunlar için sendikalarla, partilerle kavga eden, PEYAK'ın batırılmasından sorumlu olan ve oy ve prestij kaybettiği için TKP başkanlığını bırakmak zorunda olan Akıncı'nın, TKP ile yeniden meclise girmesi olanak- sızlaşmıştı, yeni bir aracı kuruma ihtiyaç vardı. Bu yüzden büyük ve süslü laflarla yeni parti oluşturuldu ve sanki de yeni bir şeymiş gibi de Akıncı bir kez daha öne çıkarıldı. KSP'li dostlara bunu onlarca kez anlatmaya çalışmamıza rağmen, ‘onlar birlik ama ne olursa olsun birlik’ deyip durdular, bizi de burjuvaziye yardım etmekle suçlamışlardı.

Ancak bu süreç, en çok (eski) TKP'lileri etkiledi. (eski) TKP'liler bir anda kendilerini iki partili buldular. Bu partiler arasında seçim yapmak zorundaydılar; bu yazı yazılırken hala daha kararsızlık halleri sürüyordu. Yazı yazılırken, BDH içindeki üçüncü parti olan BKP ise hem içerde hem dışarıda olma pozisyonu koruyordu. BDH'ya destek veren diğer sendikalar ise çekildiklerini açıklamışlardı. Yani çatı partisi, meclis koltukları paylaşılınca çökmüştü...

Yani, bir 'birlik' projesi daha sona er(diril)mişti. 3 partinin güçlerini birleştirerek, 'başarı' projeleri üretenlerin tek somut başarısı, 4. bir partinin ortaya çıkmasına yani bölünmüşlüğün daha fazla artmasına neden olmaları...

Yaşananlar yeni değil ama görmek isteyenler için önemli verileri içinde barındırmaktadır. Bu noktada, sanırım herkes güç birliğinden ne anladığını, güç birliğinin ne demek olduğu bir kez daha gözden geçirmesi gerekmektedir. Umarım bu kez doğru sonuçlara varabiliriz...

(1) bir kez daha seçimler üzerine - Murat Kanatlı http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knt/knt7_17_2003.html

bu yazı ayni zamanda YBH Gençlik yayın organı Karşı'nın 14 sayısında yayınlandı