15 Temmuz 2004

Koltuk için gözden kaçırılanlar


Bir kez daha vitrinle ilgili kavgayı ilgiyle ve merakla seyrediyoruz.
Aralık seçim sürecini de benzer gülümseyen gözlerle seyretmiştik. Aralarındaki koltuk için yarışanları eskiden beri biliyorduk ama yaratıcı zekalarını kullanıp bu defa bu yarışın koltuk için değil, statükoya karşı olduğunun propagandasını iyi yaptılar. Bizlerin bunu deşifre etmemize, kavganın ‘koltuk kavgasını’ olduğunu, bu yüzden böylesi süreçlerde yer almayacağımızı söylediğimizde de bizi solu bölmekle suçladılar. En azından bu konuda yaratıcı olamadılar. Hatta ileri gidip YBH’nın seçimi boykot çağrısını Denktaş’a destek olmak için yaptığını söyleyenler bile oldu. Hatta yarattıkları havaya o kadar bir inandılar ki, Kıbrıs Sosyalist Partisi, hızını alamayıp referandum sonuçlarını değerlendirdiği Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek gazetesinin sayısında “statüko yıkıldı” diye manşet de atabilmişti.

Neysa, hızlı süreçlerden geçip ortam bir miktar sakinleyince ‘yaratıcı zeka’ ürünü propagandaların da foyası bir bir ortaya çıkıyor.

DP-CTP hükümeti dönemindeki deneyimlerimizi henüz unutmamışken, üstüne bir de UBP-TKP deneyimini yaşayınca ortalıkta dönenleri anlamak daha kolay oluyor ama görmek isteyene…

Daha 2-3 sene önce istifasını isteyen sendikacılara tek alternatif UBP-TKP hükümetidir diye nutuk sallayan Akıncı’nın, bazılarına göre TC yardım paketi olarak anılan ama halkın çoğunluğunun yıkım paketi olarak akıllarına kazınan olgu ile ilgili izlediği siyaset ortadayken, bu siyasete karşı mücadele eden sendikacıların meclis önündeki eylemlerde coplanmasını seyretmesi ki kimilerine göre hatta desteklemesi akıllardayken, TC Elçisine düzülen methiyeler tozlu arşivlerde yerini almışken bazı kesimlerden ‘unut ve itaat et’ çağrısı bol bol sivilleşme ve demokratikleşme soslu açıklamalarla servis edilmekte…

Diğer yandan çözüm hükümeti olduğunu iddia edenlerin anlaşma sürecinde ciddi bir sorun olarak karşımıza gelecek mülk sorunu ile ilgili izledikleri siyaset de ortada…

CTP’nin zaten bu mülk konusunda mazisi de kara…

İlk DP-CTP hükümeti zamanında ITEM yasasını değiştirerek işledikleri cinayetler hala tazedir. Kendi halinde zaten uluslararası bir suç olan ITEM yasasını değiştirerek eş değer hak sahibi olmayanların da bu yasadan yararlanabilecek olmasını sağlamaları ile dağıtılan, üstünde tapu yazan kağıtçıklar zaten Annan Planının görüşülmesi sırasında yeteri kadar sorun olmuştu. Her yeni hükümet oy kaygısı ile arsaları ona buna peşkeş çekmiş sonra da bu kağıtçıkları alan, -özellikle TC kökenliler- bunlarını başkalarına satmış elde ettikleri havadan paracıkları da alıp Türkiye başta olmak üzere Kıbrıs’ın dışında yatırım yapmışlardı. Şimdilerde onların sattıkları bu arsaların üzerine binlerce lüks villa, otel yapılıyor. Her yapılanla birlikte daha çok Kıbrıslı Rum huzursuz edilmekte, her işlemle daha fazla Kıbrıslı karşı karşıya getirilmektedir. Annan Planındaki hükümler ortadayken, inşaat sektöründeki bu hareketliliği hayra yormak mümkün mü? Peki buna seyirci kalmak çözümü savunmak mı? Bir Kıbrıslı Rum’u düşünün, çatır çatır son üç beş ayda arazisinin üstüne binalar kondurulurken, siz bu anlaşmanın uygulanabileceğini ona nasıl iddia edebilirsiniz? Çözüm hükümeti olmak bu mu? Bir anlamı ile yeni durumlar ortaya çıkarılıp, yeni anlaşmazlıklar yaratılırken susmak çözüme nasıl katkı sağlar?

Bu pratik ama önemli bir sorun, bunun dışında hükümetin yaptığı nice ‘icraatlar’ var ki, akıl sağlığımıza ziyan…

Tüm bu toz duman içinde bir de yeni hükümet arayışları, seçim konuları da konuşulmakta ki bence bu daha da tehlikeli çünkü bazıları koltuk uğruna önemli detayları gözden kaçırarak rejimin niteliğini gizlemektedir.

Öncellikle, 74 sonra adaya taşınan nüfusun oy kullanacağı, TC Elçisinin ve TC Yardım Heyetinin etkin olduğu, Sivil Savunma Teşkilatının ‘görev alanı’ dışındaki çalışmalarını sürdürdüğü, askeri yetkililerin kışlasında değil keyfi şekilde sivil yaşama dolaylı veya direk müdahale edebildiği koşullarda yapılacak bir seçimle statüko yıkıl(a)maz, rejim değiş(e)mez. Reformlar uğruna girilecek yarışın da rejime karşı olan partilere kazandırabileceği hiç bir şey yoktur. Yapılacak üç beş makyaj amaçlı reformu rejim de sıkıştığında yapabilir ya da kendisi için zararlı olmayacak ‘sol’ siyasi oluşumlara yaptırtabilir. Sosyalistler bu reformlara hiçbir zaman karşı olmadılar hatta bunlar için mücadele de ederler. Sosyalistler bunların toplumsal ilerlemede önemli yerleri olduğunun farkındadırlar. Ancak sosyalistler bunları ana gündem olarak ele almazlar. Reformlar tali konulardır. Eğer rejim kendi kurtarmak için bunları sağlayacaksa buyursun sağlasın ama sosyalistler ana işi rejimi değiştirmek, ana gündemi rejime karşı mücadeledir. Bu ikisinin farkını, reform ve rejim değişikliğinin farkını isteyerek veya istemeyerek birbirine karıştıranlar konuyu evirip çevirip seçime bağlıyorlar. Seçimler de rejim değişikliği sürecinde bir araç olarak kullanılabilir ama yalnızca seçimlerden elde edilen başarılarla yapılan reformlarla statüko asla yıkıl(a)maz.

Bunun dışında, ‘bu mecliste yeni hükümet alternatifi var’ diyen özellikle TKP, BKP, Afrika Gazetesi çevrelerinin de yaptığı çok tehlikelidir. Rejimin kimin kontrolünde olduğu bilinmesine rağmen, TC Yardım Heyetinin tüm Bakanlıkların üzerinde çalıştığı, TC Elçiliğinin ‘elçilik’ işleri dışında onlarca şeye bulaştığı koşullarda, ‘şu kadar sayıda milletvekilimiz var o yüzden çözüm taraftarı partiler hükümet kurabilir’ şeklindeki açıklamalar, koltuk uğruna rejimin gerçek karakterini örtmekten başka işe yara(ya)maz. Kurulacak hükümet TC asker sivil bürokrasisinin izin vereceği ölçüde çalışmalar yapacak, gene sınırlardaki düzenlemelerle ilgili askerin kapısı aşındıracak, dış politikada gene TC Dışişlerinin himayelerinde dökümanlar hazırlayacak. Birileri bu hükümete ne ad verirse versin, yaşanacak gerçekler bunlardır.

Annan Planı görüşmeleri sırasında bir adet parça devlet anayasasına ihtiyaç duyulmuş, adına teknik destek denerek BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan’ın da içindeki bir heyet Ankara’ya gidip parça devletimizin anayasasını koltuklarının altına alıp adaya geri dönmüşlerdi. Hükümette de olsalar farklı uygulama olmayacak…

Bu olayın bir yönü. Diğeri ise daha vahim.

Çözüm yanlıları mecliste çoğunluk anlamına gelecek 26’yı nasıl buldular? Bu sayı, Serdar Denktaş’ın partisi DP’den istifa eden Ahmet Kaşif ve Ünal Üstel ile birlikte bulundu. Peki bu ekip DP’den yalnız mı istifa etti sorusunu soran pek yok. Yılların kurt politikacı, ülkenin ekonomik olarak bu hale gelmesinde önemli katkısı olan, her devrin adamı Salih Çoşar’ın bu ekibin başında olduğunu kimse göstermek istemiyor. PEYAK Bankasını batmasında sorumluluğu olduğu iddiası ile geçen dönem TKP milletvekilliyken partiden atılan Kemal Havalı’nın da bu ekipte olduğu da gizleniyor ya da satır aralarına sıkıştırılıyor. Hatta UBP-TKP hükümeti düşmesinden sonrası, UBP-DP döneminde, DP’nin, tam da soruşturmaların sürdüğü sırasında Havalı’ya sahip çıkarak DP Genel Sekreteri yapması da hatırlanmayanlardan…

Ahmet Kaşif’in, 74 sonrası adaya getirilenlerin daha etkin bir siyasi güç olması için 80’lerde TC Elçisinin himayelerinde oluşturulan YDP’nin önemli bir adamı olduğu da unutuldu. Hatta 1990 seçimlerine TKP, CTP ile YDP’nin birlikte DMP çatısı ile girilmiş ancak demokrasi çiğnendi iddiası ile TKP ve CTP’den seçilenlerin meclisi boykot etmesine rağmen Kaşif meclise girip milletvekiliği koltuğuna YDP milletvekili olarak oturması da tarihin tozlu sayfaları arasında kayboldu. Hatta diğer koltuğa oturan 2. kişi Ergün Vehbi’nin de şimdi bu ekiple hareket ettiği de hatırlanmıyor…

Ve bunca olaya rağmen birileri, referandumda da Annan Planına hayır diyen bu milletvekilleri ve ekibiyle oluşturulacak olana ‘çözüm hükümeti’ denmesini istiyor.

Talat ve ekibinin DP-CTP, CTP-DP hükümetleri, Akıncı ve ekibinin UBP-TKP hükümeti deneyimleri zaten bizlere yeteri kadar veri sunmaktadır. Akıncı ve Talat’ın rejimi değiştirmek niyetinde olmadıkları, tüm mücadelenin koltuk kavgası olduğu açıktır. Hükümetleri sırasındaki üç beş reformu ve üç beş açıklamayı allayıp pullayıp kendilere ‘demokrasi kahramanı’ dememiz için ısıtıp ısıtıp sunuyorlar. Ama yaşam o kadar yalındır ki onların bütün yaldızını çok kısa dönemde döküyor tüm foyalarını ortaya çıkarıyor…

Angolemli ve İzcan’ın ekiplerindekilerin ise koltuk kapmak için ortaya koydukları ‘performansları’ göz kamaştırıyor. Abartıp Kaşif ve Üstel ile birlikte ekip oluşturup çok harfli TKP-BÖİ ile alternatif olduklarını iddia edebiliyorlar…

Afrika Gazetesi ise Akıncı ve ekibine kefil…

Hepsi bir olmuş rejimi kurtaracaklar, bunları gören de bu ülkede işgal bitti, asker kışlasına döndü, TC Elçisi yalnız ‘elçilik’ işleri yapar, Sivil Savunma da yalnız deprem falan tatbikatı ile uğraşır sanacak…

Yoksa İzzet İzcan, Hüseyin Angolemli, Mustafa Akıncı, Mehmet Ali Talat hep birlikte hükümetin başına çöreklenince mi bunlar olacak…

Şener Levent ve diğer Afrika tayfası için sanırım bu böyle…

Hem, işgal dediğin nedir ki, go hükümetin başına bunları, bak göresin işgal mişgal kalır mı…

Yalnız birini eksik korsan statükocu olun bunu da unutma…

5 Temmuz 2004

Hatırlamaya düşman olmak


Öyle günlerden geçmekteyiz ki, tarifi pek mümkün değil…
Eskiler at iz, it izine karıştı derlerdi, şimdikinde at ayaklı itler, it ayaklı atların izleri birbirine karıştı demek biraz durumu anlatır mı bilemem…

Yazıya böylesi bir girişin ardında bize şunu mu demek istedin gibi anlam saptırması yapacaklara peşin olarak şunun altını çizeyim ki kimseye ne at, ne de it demek gibi niyetim var, yalnızca eskilerin deyişinden yola çıkarak durum tespiti yaptım, ki durum bence bundan ibaret…

Aslında durup yazı yazmak niyetinde değildim. Akıncı’nın referandum gecesi söylediklerini alt alta konması ile bugün söyledikleri ile güzel bir yazı çıkardı ama şimdi her kafadan bir ses çıkıyor, sis dağılsın yazarım dedim kendi kendime.

Ama Arif Hoca’yı da okuyunca bunun geri dönülesi olmadığını anladım. Arif Hoca saygı duyduğumuz, fikirlerine önem verdiğimiz bir büyüğümüz, o bile ‘unutma’ hastalığına yakalandığına göre ‘hatırlatma’ yazıları şart oldu…

Unutmak, özellikle solcular için ölümdür. Hataların yeniden tekrarlanmasıdır. Unutmak, Amerika’yı yüzünce kez yeniden keşfetmektir. Unutmak zor olandır. Ancak, bu coğrafyanın insanı, solu ile sağı ile unutmayı çok sever, nedendir bilinmez…

Arif Hoca, Aralık seçimlerine giderken YBH Gençlik’in sloganına benzer bir başlığı 5 Temmuz tarihli köşesine atıyor ve içinde diyor ki ‘Afrika uyardıydı’…

Aralık 2003’de, YBH Gençlik, seçimlerin anlamsızlığına dikkat çekiyor, sandığa gitmeme çağrısı yapıyor ve ana slogan olarak ‘gelecek sandıkta değil sokaktadır’ı kullanıyordu. O günlerde, yüzlerce t-shirt hazırlanıyor, bildiriler, el ilanları ve internet aracılığı ile bu sloganla çalışmalar yapıyordu. Bu esnada Afrika Gazetesi, ‘onurlu’ ses dediği Akıncı ve partisi BDH’yi destekliyordu. Köşe yazarları arada bir açık ya da kapalı bizim kampanyamıza saldırıyor, bizi solu bölmekle suçluyordu. Arif Hoca’da o günlerde bizimle ilgili, bizi destekleyici bir yazı yazıyor Afrika Gazetesinde. Ne ilginçtir, tarihteki bir çok olayı öğrenmemizde bize kılavuzlu yapan Arif Hoca bu yazdıklarını unutuyor ve “statüko sandıkta-mecliste değil sokakta yıkılır” başlığı ile 5 temmuz’da Afrika Gazetesinde bir yazı yazıyor. Bu yazıda; “en azından Afrika Gazetesi hem siyasi partileri, hem de halkı uyardı. “Statüko sandıkta değil, sokakta yıkılır” dedi. Ama dinlenmedi uyarılar” diyebiliyor.

Akıncı, ‘unutma’ hastalığına en sık yakalananlardan..

28 Nisan tarihli Kıbrıs Gazetesine yansıdığı şekli ile; “bundan böyle halkın hayır kampanyasının başını çeken cumhurbaşkanına ve hayır oyu veren dışişleri bakanına tahammül edemeyeceğini belirten Akıncı, her iki ismin de gerekeni yapması gerektiğini, halkın verdiği mesajı doğru algılaması gerektiğini söyledi”[1] diye referandumun hemen ardından bir açıklama patlatıyor. İki ay sonra halkın Serdar Denktaş’a tahammül edebileceği ortaya çıkıyor (!!) bunun üzerine Akıncı ve ekibi Serdar Denktaş’la hükümete girmek için görüşmelere başlıyor. Ayni açıklamada, “Sayın Talat güvenoyu istemişti. Veremeyeceğimizi söylemiştik. Denktaşların olduğu bir hükümete güvenoyu vermemiz mümkün değildi” da demişti, iki ay sonra, anlaşabilselerdi, Denktaşların olduğu hükümete güvenoyu vereceklerdi. Hatta ayni açıklamada Kıbrıslı Türklerin ne istediğine bile karar verebiliyor Akıncı; “ama önemli olan Kıbrıs Türk halkı ne istiyor. Kıbrıs Türk halkı Denktaşları istemiyor. Bu açık ve net. Kıbrıs Türk halkının sesine kulak vermek gerekir mi gerekmez mi? Buna kulak vermek gerekir” diyor ve bu sese kulak vererek Denktaşları istemeyen Kıbrıslı Türkler için ‘Denktaşlı bir hükümet görüşmesine giriyor (!!) ancak şatafatlı bir şekilde ‘sivilleşme ve demokratikleşme’ kelimelerini koca koca kullanıp ‘ben oynamam eğer bana koltuk vermezseniz’ yönünde açıklama ile görüşmelerden çekiliyor. Şimdi kim Akıncıya hatırlatacak ki bunları söylediydin ve bunu yaptın diye? Kimse, dün dündü bugün de bugün..

Bunlar ilk kez mi yaşandı?

Kim demiş, ‘ne paranı, ne memurunu’ diye pankartların açıldığı, eylemlerin yapıldığı dönemde ‘başbakan yardımcısı’ olan Akıncı TC’nin dayattığı paketleri savunmuş ve buna karşın Bu Memleket Bizim Platformu örgütlenmesine gidilmişti. Gerçi Akıncı kendine karşı kurulan bu platformu Aralık seçimlerinde kullanmaya çalışmış, CTP ile birbirlerine girmişlerdi ya, bu da ayrı bir konu.

Anıları biraz tazelersek, eski Türk-Sen Başkanı ve son olarak Akıncı’nın Başkanı olduğu BDH’dan milletvekili aday olan Önder Konuloğlu, 2000 Aralık’ın da Akıncı’ya çok öfkeli:

“Konuloğlu, hükümeti oluşturan iki partinin başkanı olan Başbakan Derviş Eroğlu ve Başbakan Yardımcısı Akıncı’nın “halkın benimsemediği paketi uygulamakla yanlışta ısrar etmeye devam ettikleri” şeklinde görüş savundu”[2] diye haber yazılıyor, TAK bültenini okumaya devam ederek ‘sivilleşme ve demokratikleşme’ şampiyonu Akıncı’nın neler yapmış olduğunu hatırlayalım; “41 örgütün temsilcileri de meclis önünde daha önceden yapacaklarını açıkladıkları eylemi gerçekleştirmek için geldi. Polisin, 41 örgütün oluşturduğu eylem grubunun geçişine de izin vermemesi üzerine eylemciler ile polis arasında birkaç dakikalık bir itiş kakış yaşandı. Coplar kullanıldı, tahtalar ve şişeler fırlatıldı. Daha sonra eylemciler sloganlar atarak polisi, hükümeti ve cumhurbaşkanını protesto ettiler”[3]

Hatırlamakta yarar var; o günlerle ilgili gazeteleri de, haber sitelerini de karıştırırsanız Akıncı’nın nice yiğitliklerini görürsünüz dönemin ‘başbakan yardımcısı’ olarak. Hatta abartıp öyle şeyler yaptı ki yazılması bile utanç verici; “Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mustafa Akıncı, bugün saat 15.00’teki görüşme sırasında yaptığı konuşmada, Güven’i büyükelçi olarak KKTC’de görmekten mutluluk duyduklarını söyledi ve Güven’e “hoş geldiniz” dedi. Akıncı, Güven’in buradaki görevi sırasındaki hizmetlerinin gerek kendisi, gerek Kıbrıs Türk halkı, gerek Türk ulusu için en verimli şekilde geçmesini diledi ve bundan hiç kuşku duymadığını kaydetti. Hayati Güven’in yıllardır Kıbrıs’la ilgilendiğini, şimdi de her Türk diplomatının arzu ettiği kutsal bir görev için KKTC’ye geldiğini ifade eden Akıncı, şöyle devam etti: “Türkiye bizim için duygusal anlamda Anavatan, ama onun ötesinde uluslararası anlaşmaların kendisine verdiği haklar çerçevesinde bir garantör, onun da ötesinde KKTC’yi tek tanıyan ülke. Bizimle birlikte yüreği çarpan ve KKTC insanının yüzünün gülmesini, geleceğinin kararmamasını isteyen -dünya üzerinde daha başka ülkeler de söylenebilir ama Türkiye’yle hiçbir zaman ayni kotaya koyamayız hiçbirini- dolayısıyla yüreği bizimle çarpan, yüzü bizimle gülen ve sıkıntılı olduğumuzda da o sıkıntıları bizimle paylaşan, kederleri paylaşan, acıların paylaşılarak hafiflemesini sağlayan tek ülke. Böylesi bir ülkenin büyükelçisinin bizim için ayrı bir anlamı vardır. Bu nedenle sizlere tekrar hoş geldiniz diyorum ve Allah size de Ertuğrul Apakan gibi bir uğurlama nasip etsin. Sanıyorum bir Türk büyükelçisi için söylenebilecek, istenebilecek en güzel dilektir bu”[4]. Bu haberden sonra Akıncı ile ilgili ne yazılsa az, ama ‘unutma’ hastalığına kapılanlar için değil, her ne kadar meclis önünde eylemcileri coplatsa da o artık ‘demokrasi’ şampiyonu…

Neler göreceğiz daha bu hayatta bilinmez…

CTP ile ilgili de söyleyecek çok şey var ama onun ki biraz daha kolay. Onlar 1990 yılında girdikleri büyük türbülanstan hala çıkamadılar. Öncesinde de sol anlayışla çok doğru bir zemine oturmamıştılar. 70lerin sonunda ortaya çıkan Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgalini savunabilecek kadar uca kaymışlardı ama zeminleri hala daha ‘sol’ tarif edilebilirdi. İlk hükümet deneyimi ile değişim başladı ve gelip oturduklarını yer merkez olarak tanımlıyorlardı. Kendileri bu merkeze sol tanımlaması ile başka anlamlar vermeye çalışsalar da yaşadıkları İngiltere İşçi Partisi’den, Alman SPD’den, Yunan PASOK’dan çok farklı değildir. Bu ve benzeri partiler sözcüklerle alternatif oldukları rejime pratikte alternatif olamayınca gittikçe sosyal demokrasiden merkeze yanaştılar ve hatta merkezi geçip sağ sulara yelken açtılar. Onların bu şekilde sağ partilere benzeşmeleri ile de Avrupalı seçmenin ‘aslı dururken kopyasını neçin tercih edeyim’ mantığıyla hızla sağ partilere yönelmesi bundandır. Bu nedenle sosyal demokrasi/ortanın solu diye kendini tanımlayan partiler, özellikle AP seçimleri sonrasında da kendilerini yenilemeye ağırlık verdiler. Hızla başkanlarını değiştiriyorlar, politikalarını revize ediyorlar. CTP ise onları biraz geriden takip ediyor. Bir hükümetlik ömrü var. Olağanüstü koşullar geçip, yaşam normalleşince işsizlik, sosyal haklar, özelleştirme gibi konularla yani yaşamın sıcak konuları ile karşı karşıya gelince, CTP de Avrupa’daki benzeşiklerin kaderini kaçınılmaz olarak yaşayacak. UBP ile farklılaşmasını şimdilik örttüğü ‘statüko’ karşıtlığı da fazla işe yaramayacaktır. Zaten şimdiden ‘statüko’ karşıtlığından sınıfta kalan CTP gene de dersine iyi çalıştığı için ‘uluslararası ilişkilerden’ bütünlemeye de kalsa durumu idare edebiliyor. Ama bunu daha ne kadar götürebilir bilinmez. Ortada net olan UBP’den farklılaşan henüz bir projeleri yok, olması muhtemel AB konusunda bile ciddi elle tutulabilen, göz görülebilen bir şeyleri yok. Daha doğrusu bol soslu ve açıklamalı yapacaklar listesi var. Başında da AB ile uyum komitesi koordinatörü ‘AB uzmanı’ (!) oturmakta…

Ak koyun kara koyun kendini sürekli belli etmekte ama ‘unutma’ hastalığına tutulanlar TC Elçisine methiyeler düzen, TC’nin paketlerini bize dayatanı ‘onurlu ses’ diye yutturmaya çalıştılar. Karşı gelince suçlamayı sürdürüyorlar, ısrarla ‘unut’ diyorlar. Bugünlerde de, TC Dışişlerinin sözünden çıkmayan, Gül’ün bir dediği iki etmeyen, TC ile uyumlu işler yapmaya özenen neo liderimize de kurtarıcı dememiz isteniyor. O olmazsa ‘onurlu sesi’ kutsamamız talep ediliyor…

Sivilleşme ve demokratikleşme için yapılması gerek, ortaya konması gereken talepler açıkken bunları söylemeye, tartışmaya korkanlarla, çekinenlerle mücadele fazla ileriye gidemez.

TC Yardım heyetinin kapatılmadan, TC Elçiliğinin yetkileri ‘elçilik’ seviyesi indirilmeden, asker sivil yaşamdan çekilip kışlasında dönmeden, köylerin içindeki askeri birlikler kırsala çekilmeden, kademli olarak TC asker çekmeye başlamadan, sınır denetimi sivile devredilmeden bu işler bir gıdım bir yere gidemez. Gider gibi yaparlar ama, bizi suya götürüp, susuz getirirler.

O yüzden söz, yetki, karar tüm Kıbrıslılara eline geçmeden ne demokrasi, ne de sivilleşme sağlanabilir. O yüzden vitrinden tribünlere oynamaktan vazgeçerse büyük politikacılarımız, yazsınlar protokollerine kapatacaklarını TC yardım heyetini ve hükümetten izin almadan kışlasından askerin çıkamayacağını da görelim bakalım ne kadar demokratikleşme, ne kadar sivilleşme meraklısıymışlar, gerisi bol melodili ve açıklamalı seda olmaktan öteye gidemez…

Her şeye rağmen umutsuzluğa kapılmamak gerek. Yeni bir dünyanın kurucuları, dünyanın onlarca yerinde ‘başka bir dünyanın mümkün’ olduğunu haykırıyorlar. Bu coğrafyada da ‘yeni bir Kıbrıs’ın mümkün’ olduğunu söyleyenler var. Değişim için, yeni Kıbrıs beklemek yerine harekete geçmek gerek.

Eğer değişimde kararlıysak, bu noktadan sonra tribündekiler için seyretme zamanı değil maça çıkma zamadır…

--------------------------------------------------------------------------------

[1] http://www.kibrisgazetesi.com/?newsid=8570&category=

[2] http://www.emu.edu.tr/~tak/news/20001204.htm

[3] http://www.emu.edu.tr/~tak/news/20001205.htm

[4] agy

7 Mayıs 2004

Durum(suzluk) değerlendirmesi


Geldiğimiz noktayı anlatmak gerçekten zor…
Neredeyiz?

Önce kısa bir tarih turu atalım…

Ta en başa gitmeye gerek, hani Annan masaya planı koyduydu, Denktaş da aniden ameliyat olmaya niyet ettiydi, 5-6 ay öncesine gidelim. Seçimleri bir göz önüne alalım, yapılan propagandalarda Türkiye’nin önün açılmasından bahseden çözümcülerimiz radyolardan televizyonlardan tam güm propaganda yaptılar, Türkiye ile birlikte hareket edildiğinin de altını ısrarla çizerek. Bu konuda birazcık daha radikal tavır takınan ‘onurlu sesler’ de yok değildi. Gerçi kendilerine yakıştırdıkları ‘onurlu ses’ tanımlaması 8 Ocak’ta çökmüştü ya neysa…

Seçimler olup bitti ki ilk fire verildi, statükocu partilerle koalisyon yapmayacağım diyenler, büyük büyük teoriler yaparak, Junior Denktaş ile koalisyona oturdu. Arkasından TC’nin başlattığı diplomasi atağı başladı. Hoş bundan Kıbrıslıların pek haberi olmadı, detaylarını asla öğrenemediler ama bu da bizim statüko karşıtları için çok önemli olmadı. Fotoğraf çektirmek amacıyla bizim statükocular ve karşıtları gerçi Ankara’ya çağrılmışlardı, haklarını yememek gerek ama o kadar…

7 Ocak 2004 tarihinde gece gelen telefon ile bavullar toplandı ve 8 Ocak tarihinde apar topar Ankara’ya gidildi. Kimler yoktu ki aralarında, bir karış toprak vermem diyeninden, Erdoğan’ı el diyarlarında konuşmaları ile şok ettiğini iddia edenlere kadar, takım eksiksiz Ankara yolundaydı. Toplantı buradan bakıldığında çok anormal gözükmese de aslında sırrı detaylarda gizliydi. Bizimkiler toplantıya değil fotoğraf çektirmeye gidiyorlardı çünkü Çankaya’da yapılan Kıbrıslısız ‘Kıbrıs Zirvesi’ bizimkiler Ankara’ya indiklerinde bitmişti. Birkaç gün önce Türkiye AB üyesi ülkelerin Türkiye’deki elçilerini toplamız brifingler vermiş, çeşitli düzeylerde teknik toplantılarla dökümanlar hazırlamış ama bizimkilere kapağının ucunu o gün göstermemişti bile. Onurlu ses bile gık demeden Çankaya tepelerinden fotoğraflar çektirerek geri döndüler.

Geri dönüş de tam bir rezalet yaşandı. Onurlu sesin partisi sorumlu siyasetçi ayaklarına yatarak, meclisi kurtarma derdine düştü. Günün sonunda yıllarca bu ülkede yüzlerce anti demokratik uygulamaya imza atan siyasi partinin temsilcisinin ‘meclis’ başkanı yardımcısı olması için oy verdiler. Demokrasi kurtuldu mu bilinmez ama ‘meclis’in namusu kurtuldu ve artık meclisimiz demokrasi bahçesi oldu. Tabi inanana..

Gerçi onurlu sesin demokratlığı da çok kısa sürede su yüzüne çıktı, 3 partinin birleştirilmesi ile oluşturdukları çatı partisi, çatısını atıp parti olmaya ‘demokratik’ yollardan karar verince siyasi yaşamımızdaki çok partili yaşam nüfus patlamasına uğradı ve güç birliği bir doğu daha yaparak yeni parti ortaya çıkardı. Onurlu sesin demokratlığını geride kalan 3 partinin yöneticileri sorguladı, biz değil. Biz zaten kendisini önceden biliyorduk.

Neysa, ana konumuz bu tartışma değil. Hükümetin büyük ortağı olan statükocu parti de aslında ana konumuz değil ama ona da değinmekte yarar var. İzledikleri politika geçmiş hükümetlerin izlediği politikadan aslında hiç farkı yoktu. Ana farka ustalarının değişmiş olmasıydı. Bu dönmemi katkı çözümsüzlük yanlısı bir siyasi oluşumla götürmeyeceği belli olan Ankara partner olarak bu partiyi seçmiş olması, onların da Ankara ile uyumlu bir şekilde görüşmeleri bu noktaya getirmiş olması ilk görüntü olarak çok yanıltıcı manzaralar çıkarabilir ama teknik detaylar olarak incelendiğinde, tüm görüşmelerin TC Dışişleri tarafından yönlendirilmesi, önerilerin bizzat TC Başbakanı tarafından savunulması ve en önemlisi ısrarla buradaki hükümetin Türk tezlerini savunduğunu söylemesi ile manzara ortaya çıkar.

Bir dip not daha vermek istiyorum, ‘meclis’ olan partiler demokrat falan da değil, o da kimseyi yanıltmasın. Bir anayasa taslağı hazırladılar, vakit dar laflarını sığındılar, en radikal milletvekilleri bile Ankara’lara taşınarak hazırladı yeni anayasa taslağını. Bu ülkedeki farklı siyasi partilerden sivil toplum örgütlerinden görüş alma ihtiyacı dahil duyulmadı. Demokrasileri laftadır, çünkü meclisten yardımı dağıttılar siyasi partilere ama yalnız kendilerini gördüler, meclis dışındaki diğer siyasi partileri hatırlamadılar hani her bir şey olduğunda işbirliği deyip kapılarını aşındırdıkları. Pek de hatırlamaya niyetli değiller, parsayı şimdilik kendileri topladıkları için mutludurlar da, anti demokratik seçim yasasını, ülke geneli ile kıyaslandığında yüksek olan seçilme barajını, seçmenlerle ilgili düzenlemeyi ağızlarına dahil almayanlar yarın seçim meydanlarında demokrasi nutukları atacaklar ve maalesef biz bugünleri hatırlamayacağız.

Gene konumuz değil ama güneydeki hayır da aslında güzeldir. Yıllarca saklandıkları işgal edilmiş kuzey lafazanlığı arkasında demokrasi, sol nutuklar atanların güneydeki anti demokratik hayır kampanyasına, milliyetçiliğin yükseltilmesine direnç noktası oluşturamaması, milli kimliklerini daha fazla sahiplenerek ideolojik kimliklerini geri itmeleri aslında yaşanan gerçekleri ortaya koydu. Bu milli kimlik kuzeyden de yükseltilen milli politikalara uygun, Türk tezlerini savunuyoruz yönlü açıklamaların etkisi ile güvensizlik ve milliyetçi hezeyanlar arasında üst noktalara savruldu. Toplumların şimdi en çok ihtiyaç duyacakları güven ortamı bertaraf edilmiş oldu. Güneydeki demokratik rejim söylemi çöktü. Çağdaş oldukları yönlü açıklamaları, Cumhurbaşkanlarının açıklamaları ile, din adamlarının siyasete bulaşmaları ile yalnızca kelime olarak havada asılı kaldı. Yani güney coğrafyası bir eşiğe geldi, ya kapalı toplum olmaya devam edecek, kendi içinde demokrat, kendi içinde çağdaş ama dışa karşı farklı yada Avrupa değerleri ile uyumlu sivil toplum yönü güçlü, diğerine saygılı açık topluma dönüşecek.

İşte asıl konu bu, iki toplum da milli politikalardan sıyrılıp, kapandıkları kendi içlerinden kurtulup birbirlerine doğru açık yüreklikle yaklaşabilecekler mi yoksa milli birlik ve bütünlük lafazanlıkları çerçevesinde sen orda ben burada politikası yürütülecek?

Kim kazanacak? Milliyetçilik mi ki her zaman sonu kanlı savaşlarla biten maceralara sürekler, yoksa halkların kardeşliği mi?

‘Kalleş Rumlar’, ‘kalleş Türkler’e kadar varan söylemler bizleri ancak yeni maceralara sürükler. Aramızdaki farklılıkları anlamaya çalışmalı ve yeniden birbirimize yaklaşmanın koşullarını oluşturmalıyız.

Bu adada gene hep birlikte yaşamaya devam edeceğiz, ya kavgalı yada barışarak. Bahanesi her ne olursa her söyleyeceğimiz söz bunlarla tartılacak, o yüzden ortaya koyduğunda her düşünceyi tartmalısın:

Barışmak mı, kavga mı etmek isteriz?


* 30 Nisan tarihinde YBH Gençlik yayın organı Karşı'da yayınlanan yayınlanan yazım

5 Mayıs 2004

AB uyumsuzluk süreci


1 Mayıs itibari ile Kıbrıs tüm olarak AB üyesi ama müktesebat yalnızca güneyde uygulanacak.
Ancak her şeye rağmen kuzeyde de başbakanlığa bağlı bir adet AB uyum koordinatörlüğü kuruldu ve iddiaları bizlerin AB’ye uyumunu sağlayacaklarmış…

Koordinatörlüğün ilk kurulduğu günlerde Yenidüzen gazetesinin sorularını yanıtlayan AB “uzmanı” Koordinatör Erhan Erçin gerçekten ilginç ve kaydedilmesi gereken şeyler ortaya koymuştu. Önce ilginç bir dipnotla başlayalım: bir süre radyo/televizyon programlarına “AB uzmanı” olarak katılan koordinatör, aslında AB uzmanı olunamayacağı, belli özel konularda uzmanlaşılabileceğini anlayarak suçu gazetecilerin üzerine atarak, böyle birşey iddia etmediğini, kendisinin yalnızca koordinatör olduğunu belirterek bir süre sonra uzman unvanından vazgeçerek koordinatörlük mertebesine erişti.

Neysa, adı geçen röportajda Erhan Erçin bol bol yasaları nasıl değiştireceklerini, devleti nasıl yeniden organize edeceklerini anlattı ama bunların uygulanmasına yönelik tek bir kelime dahi etmedi. En azında yasaları büyük bir hızla geçiren ama uygulamada yaşadığı sorunlar sürekli haber konusu olan Türkiye bile koordinatörün ilgisini çekmemiş, kafasını yasalara takmış, tek derdi mevzuatı kurtarmak…

Koordinatörlük o kadar demokratik çalışmaktadır ki bu ülkede, yıllarca AB konularında çalışmalar yapan, araştırmalar yayınlayan kurum ve bireylerin bir kez olsun görüşünü alma ihtiyacı dahi duymadı. Ancak her platformda ve adı geçen röportajda da “insan kaynağı” sıkıntısından da bahsetmekten de geri de durulmamaktadır.

Uyum için dökümanlar hazırlanmakta, belgeler kaleme alınmakta ama bunlar şeffaf da değil… Aylardır yapılan çalışmalar kamuoyu ile paylaşılmamış, sivil toplumun denetimine açılmamış, kamuoyunun katılımı ile bunların geliştirilme yolu denenmemiştir.

Avrupa Birliğinde bireyin önemi bilinen bir gerçektir. Benzer şekilde, sivil toplumun güçlendirilmesi, yönetim sürecine katılımının artırılması ve güçlendirilmesi için AB kurumları her yıl milyon euro paralar harcarken, Koordinatörlük yaptığı açıklamalarda, çalışmalarda bireyin, sivil toplumun katılımını yok saymakta, yada kardeş kuruluşlar ile al gülüm ver gülüm ilişkiler içinde çalışmalarını yürütmektedir. Hatta koordinatör konuları o kadar abartabilmektedir ki “hem kamu değişecek, hem de sivil toplum bir anlamda buna uyum gösterecek” gibi AB’nin ruhuna aykırı tepeden inme, anti demokratik bir düşünce biçimi ile adeta meydan okunmakta ve sivil topluma aba altından sopa gösterilerek değişime zorlanmaktadır.

Değişim gereklidir ve olması gerekir ama bu, katılımcılık, bilgi paylaşımı, finans aktarımları ve bireyin gönüllü hareketleri ile sağlanmalıdır.

Koordinatör başbakanlık binasındaki 4 duvar ile çevrili odasında otururken ya da sabah kalktığında öyle uygun gördü diye ya da internette güzel bir makale okuyup uygulamaya karar verdi diye değişim gerçekleşmez. Olursa da demokratik ülkelerde olmaz.

Azınlıkların görüşü ve pozisyonları, yani hem ideolojik, hem cinsel, hem de etnik olarak, o coğrafyadaki tüm unsurları kapsayacak şekilde önemsenmez ve onların da görüşleri ve kaygıları bir harmoni içinde çoğunluğun görüşleri içine bir şekilde yerleştirilemezse demokratik bir yaşamdan söz edilemez.

İçinde birey olmayan, içinde sivil toplum olmayan bir AB uyum sürecinden geçiyormuşuk... Adına da AB müktesebatına uyum, demokratikleşme, çağdaşlaşma da diyebiliyoruz.

Yani anti demokratik uygulamalarla demokratikleşmekten bahsediyoruz... Demokratikleşme önce onu uygulamaya aday kurumlardan başlamalı ve demokrasinin ana unsurları, katılımcılık, çok seslilik ve şeffaflık unutulmadan, zaten unutulursa yada yok sayılırsa demokratikleşme birilerinin öyle uygun gördüğü ve öyle tanımladığı için yaşanmış bir süreç olmaktan öteye gitmez…

Yanlış yollar doğru kentlere hiçbir zaman çıkmadı, bu defa da çıkması çok zor gözükür…

15 Nisan 2004

Turnusol


Kıbrıs'ta referandum sürecinde son dönemece girildi…
Heyecan dorukta ancak, maalesef umutsuzluk ve yılgınlık da dorukta…

Her şey birbirine girmiş durumda... Yaşanan süreç maalesef yalnızca milliyetçiliğin yükselmesine yardımcı olmakta, toplumların yeniden birleşmesinin en önemli unsuru olan karşılıklı güveni zedelemektedir.

Son ortaya çıkan AKEL'in tavrına duyulan hayal kırıklığı, milliyetçi, şoven bir düşünce yapısı ile değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç bizi yalnızca ayrımcı politikalara sürükleyecektir…

AKEL'in tavrını politik değerlendirebilmemiz, AKEL'in içinde bulunduğu politik konumu analiz etmemiz gerekmektedir. Yıllardır muhafazakar politikalara pirim veren, popülist yaklaşımlarını yıllardır izlediğimizin AKEL'in bu tavrı aslında sürpriz de sayılmaz. Herşey, üç beş daha fazla oy almaya endekslendiğinde, güneyde yükselen milliyetçi dalganın önüne geçip sol/sosyalist değerlere sahip çıkma, yeniden yakınlaşmayı güçlendirme gibi kavramların ikinci plana itilmesi aslında çok da yeni bir şey değildir, süpriz de sayılmamalıdır.

Etnik ayrımcılığa karşı mücadele ettiğini söyleyip, planda da etnik ayrımcılık yapıldığını söyleyen partiler yalnızca güney coğrafyasına konuşunca, kuzey coğrafyasından yükselen seslerle çelişkiye düşmeleri aslında olanların kararlar alırken ne kadar etnik davrandıklarının ispatıdır. Madem bu plan etnik temele dayanıyor, bunu iddia eden parti, etnik bir tavır alarak yalnızca Kıbrıslı Rumlara değil, tüm Kıbrıslılara seslenerek öyle karar alması gerekirdi ama karar alma sürecinde etnik ayrımcılığın daniskası yapılarak kendi parti binalarında, kendi toplumları, yani ait oldukları etnik kimlikleri ön plana çıkarılarak kararlar verilince ortaya çıkan etnik ayrımcı plan eleştirisi yalnızca gülünç olmaktan öteye gidemiyor, inandırıcılığını yitiriyor…

Tüm Kıbrıslılara seslendiğini söyleyen ve teknik olarak tüm Kıbrıs Cumhuriyeti yurttaşlarının Cumhurbaşkanı olan Tasos Papadopulos'un konuşmasının bırakın Kıbrıslı Türklere üç beş kelime dışında bir şey söylememesini, Türkçe'ye bile doğru dürüst çevrilmemesinden aslında Yunanca konuşan yurttaşlarının cumhurbaşkanı olduğu, Türkçe konuşanları çok da önemsemediği rahatlıkla anlaşılmaktadır.

“Hayırcı” EDEK ve Yeşiller Partisi ise daha da üzgün olması gerekmektedir çünkü Kıbrıslı Türkler, kendilerine bu siyasi yapıları yakın bulmadıklarını aldıkları umursamaz tavırları ile ortaya koydular. EDEK ve Yeşiller bunu durup düşünmelidirler ve girdikleri bu etnik, yalnızca Yunanca konuşanların partisi olma durumundan nasıl kurtulacaklarını düşünmeye başlamalıdırlar çünkü üyesi oldukları AP gruplarında, hem yeşil hem de sosyalist grupta milliyetçiliğe karşı, ırkçılığa karşı ciddi bir mücadele vardır. Bu şe-kilde etnik yapılarını korursalar ileride yalnızca bize değil ayni zamanda Avrupalı yeşillere de, sosyalistlere de dertlerini anlatmakta zorluk çekecekler…

Şimdi ne yapmalıyız?

Yükselen milliyetçiliğe karşı cevap da milliyetçi düzlemde olursa bizi taşıyacağı yer çatışma ortamıdır. Güneyde yükselen milliyetçiliğin karşısında 'Rumlara gösterelim', 'Rumlar cevap vereli' gibi kaba şoven söylemlere çıkmak, yalnızca kuzeydeki milliyetçiliği yükseltir. Milliyetçiliğin tek alternatifi sosyalizmdir, sosyalist değerlerdir. Birileri hata yapıyor, birileri din, dil, ırk, cinsiyet ayrımcılığı yapıyor diye aynı ayrımcılıkları kendimiz de meşru sayıp bizim de bu milliyetçi dalga kapılmamızın bizleri götürebileceği yer pek da aydınlık değildir.

Kıbrıslıların aynı kültürden geldiklerini ve bölünemeyecek kadar küçük olan bu coğrafyada daha iyi yaşamanın koşulları çatışarak sağlayamayacaklarını anlamaları için mücadeleyi yükseltmemiz gerekmektedir.

Evet 24 Nisan'a az bir zaman kalmıştır. Ne tesadüftür ki bundan bir yıl önce Kıbrıslılar, kapılar kısıtlı da olsa ilk açıldığında kendi liderliklerini dinlemeyerek akın akın bir coğrafyadan diğerine akarken, belki de bir yıl sonra yeniden kendi liderliklerini dinlemeyerek anlaşmayı onaylayacaklardır. Ancak sonucun olumsuz olma ihtimalini de unutmamak gerekmektedir.

Böyle bir durumda yapılması gereken, yükselen şoven propagandalara inat, yılmadan,'evet' oylarını en üst seviyeye çıkarmaktır çünkü bu oranlar referandumun tekrar edilmesi halinde tüm Kıbrıslılar için umudun yeni kaynağı olacak. Unutulmamalıdır ki açık farklı bir yenilgide yeniden birleşme hareketi ağır yara alacaktır.

Yeni bir yol ayrımındayız, şimdiki umutsuzluk yalnızca milliyetçiliği yükseltir, şimdiki suskunluk yalnızca şoven sloganlara yer açar…

Durma zamanı değil, her dilde umudun ve barışın şarkılarını daha yüksek söylemeliyiz. Kazanmaya ihtiyacımız var, ama yenilgide bile milliyetçiliğe kaptıramayacağımız bir yarınımız olduğunu da unutmamalıyız…

Sloganımız, ortak vatan için ortak mücadele ise, tüm Kıbrıslıların ortak vatanının yeniden birleştirmek için tüm Kıbrıslılara ihtiyacımız olduğunu unutmayalım…