19 Aralık 2004

Görüşmek üzre


Adresi ‘hiçbir yer’ olan dost için yazılmış bir yazıdır bu...
O yüzden kendinden bulduklarını üstüne almakta tereddüt et, çünkü direk sen yoksundur bu yazıda...

Bu yazı aslında bir nevi de özür olacak bu köşeyi ziyaret edecek bundan sonraki kimliği meçhul okur için, çünkü bir yıllığına bu köşeye koyacak sözcüklerim ‘mecburi’ izne çıkıyor...

Haki rengine bulaşacak yaşamlarımızdan insana dair şeylerin yazılması yasak sayılacak...

Emirlere uyabilme dayatılacak, uyumlaştırma süreci yani bir tür yaşanacak olan...

Bir yıllığına buraya koyacak resmi ‘şeylerim’ ol(a)mayacak, o yüzden bu köşede yeni yazı arayacak adresi ‘hiçbir yer’ olan dost kusurumuza bakmasın, yaşamlar arasında kaldık, alternatifsizlikler arasından çıkamadık ve bir yıllığına her yanın haki rengine bulaşmasına gönülsüz de olsak boyun eğmek zorunda kaldık. Sen belki de bu yazıyı okurken, ben üstüme yakışmayacak o kıyafetler içinde, o kıyafete ait ol(a)madan yaşamlar kurma sürecini yaşıyor olacağım.. ama emin olduğum bir şey varsa, o da onların istediği gibi, ‘iyi’ ol(a)mayacağım...

Yeni yaşamlar kurmanın arifesindeyiz...

Karaya oturalı 3 ay kadar oluyor, bir türlü açık denize çıkamadık, limanda fırtınaya yakalanıp bir kez daha mendirekleri kırma sürecini yaşarız, hem gidememek, hem dönememek halleri yani...

{buraya ara giriş yapmak gerek, Cemal Süreya’yı okumak lazım; “Ve sen bir gün çıkar gelirsin diye\ Çok şeyin adı küçük yazıldı;\ Silinmez anlar vardır,\ Karşı konmaz özlemler, \ Ben şimdi ne istediğimi de bilmeden artık \ Bağırıp duruyorum ya, şurada\ Sen yaz sonunu ilan eden güzel keten, \Güneşten yırtılmış caz, sen” ...}

Geçen gün birbirimize bittiğini ‘anlatamazken’ süzülmüştü sözcükler, “aslında düşmeyi öğrenmiştik”... düşmeyi öğrenmiştik çünkü kaç kez düşüp ayağa kalkmakta zorluk çekmiştik, acı çekecek zamanımız dahil yoktu, üzülmek zafiyetti, o yüzden düşebilmeyi öğrendik, düşünce yaralarımızı saklamayı...

Bilim kurgu filmlerindeki gibi yaralarımız bir anda yüzeyde kapanırken, içerden kanamasını örterek görmemezlikten gelmeyi öğrendik, bir de karşılaşmalar olmasa... O zaman kendi içindekine söz dinletememezlik koyar insana, o yüzden ondan en uzak noktalara kaçabilmeyi öğrendik... Acılarımızı da, hüzünlerimizi de nasıl alt edeceğimizi öğrendik...

Oysa çocukken ne güzeldi her şey, düşünce yüz üstü düşülür ve doyasıya ağlanırdı ve bu bir nevi haktı!.. Yani, şimdi büyüklerin dünyasına girdik, düşebilmeyi, düşünce de ortalığa bir şey olmadı mesajı verebilmeyi marifet saymayı öğrendik ama her kaybettiğimiz çocuk yanımız bizi biraz daha yaşamdan koparmakta, biraz daha büyük yapmakta... Ama ben büyümeyi istemediydim ki...

Büyümek aslında yerleşik olabilme sürecinin ikiz adıdır da... Mülk(ler) ve sorumluluk(lar) aldıkça, yerleşikleşiriz, kendimize her ne kadar yerleşmedik desek de, büyüklerin dünyasının insanı olmaya başlarız... İnsanın bir evi olmasından güzel ne olabilir diye başlayan cümlelere inat, o aslında senin toprağa geçirdiğin bir kökündür, bir araban da varsa ve bunu yenilemiş yada yenileme düşüncesindeysen, köklerin derinlere doğru gitmektedir... İşinde terfilere evet demeye başladıysan, daha fazla sorumluluk alabilme sinyalini veriyorsan, yada bulunduğun işi genişletme eğilim varsa, köklerin toprağın derinliklerini kapsamıştır... Başının üstündeki bulutlara bakarak özgür olduğunu, başka bir şehri kendin yapmaya gidebileceğini düşlersin, da tüm bunlar düş olarak kalır... O an geldiğinde, gitmek kararı alınma sürecine girildiğinde kasılıp kalırsın, kıpırdayamadığını, öyle her şeyi bırakıp gidemeyeceğini anlarsın, içinde bir şeyler kırılır, örtersin ve başının üstündeki bulutlara bakarsınız, kendince gerekçeler bulursun, istersem giderim dersin, kendini ikna edersin ama o şehirde yaşlanmaya devam edersin, şehir seni tutsak almıştır, kolay değildir başka şehirleri kendin yapmak, bunu görmezlikten gelsen de yaşamının orta yerinde durur ve seni sen olmayan, senden olmayan büyükler dünyasına taşır...

{burada Kavafis’i okumak gerek “ Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. \ Bu şehir arkandan gelecek. Sen gene aynı sokaklarda \ dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın; \ … \ Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma - \ Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok”}

(...)

Gider ayak içinden nehirler akan şehirlerde geçiriyorum günlerimi, ülkeleri bir nehrin ayırdığı ve bir köprünün birleştirdiği şehirler\ülkeler...

Bir kara parçasından çıkıyorum, ortasından geçiyorum ülkemin, ortası savaş alanı, aranıyoruz, yoklanıyoruz, kayıt oluyoruz...

İçinden nehirlerin aktığı şehirleri olan ülke(lere)ye doğru yola çıkıyorum, yüzlerce yıl birbiri ile savaşmış ülkelerin şehrine iniyorum, sorgusuz sualsiz bir köprüden geçip diğer ülkeye gidiyorum. Sonra kalacağım yer diğer ülkede kaldığı için bir kez daha o ‘büyülü’ köprüden geçip diğer ülkeye... bir günde ne çok coğrafyalar geçiyorum, ne çok yaşamlar görüyorum, bir bizimkisi, hem iki tarafındaki bizimkisi en yapmacığı en anlamsızı, ama bir kez kendimizi dünyanın merkezi saymaya görelim, kapılarına koca koca memurlar koyup kontroller yaptırıyoruz, kayıtların biri bitiyor diğeri başlıyor, bu tarafta ise ne soran var, ne arayan, Ren nehri üzerindeki bir köprüden geçip bir ülkeden diğerine gidip geliyorum, ne yaşamlar var, ne sınırlar var yaşamlarımızda. Ama sorunun büyüğü yaşamlarımızda olan değil, beyinlerimizde olan sınırlarda...

Bir kaç gün sonra bir yıllığına yeni yaşamlara geçecek olmanın ağrılığı henüz çökmemiş, mekanik bir şekilde hazırlanıyor eşyalar, sanki de askere gönderilecek olan başka biri, sanki de başka birinin eşyaları toparlanıyor...

Köprüleri olan kasabada herkes birbirine gülümseyerek bakıyor, Almanlar soğuktur diyenlere inat, insanlar birbirleri ile konuşmakta ve gülümsemekte yarışıyor; demek ki büyük şehirler çocukluğu öldürüyor bir de kendine koruma dürtüsü...

Tam bu süreçte dostlarımı görüyorum, sıkışmış yaşamlarında...

Militarizm ne ki, karşı oldum de, olasın...

Otorite kendine içselleştiriyor, kanıksatıyor...

Anti-militaristlerin en güzel sözcüklerinden olan savaşın insan kaynağını kurutalım sözcükleri hoş cümleler olarak alınıyor sayfalara ve üstüne yazılar yazılıyor ama günlük yaşamlarda kanıksanıyor askere katılışlar...

Vicdani ret hakkının yasallaşmasını talep eden Türkiye’deki dost yürekler, Türkiye’de bunca askeri baskı olmasına rağmen 300 yüz bin asker kaçağını hatırlatıyor, gitmeyi kanıksayanlara... 300 bin direnen ama sessiz sedasız direnen, örgütsüzce direnen ama her şeye rağmen savaşın insan kaynağı olmayı red eden 300 bin kişiden bahsediyor bildiriler...

Benim yaşamımda ise tam bir cümbüş yaşanmakta; belli oluyor ki anti militarizm derken pek biri bir şey anlamamış, kimseye pek bir şey ifade etmemiş... Bir dost üstüne basa basa askere gittiğimizin ertesi günün 21 Aralık olduğunu hatırlatıyor, diğeri gün boyu koşturtulup bağıracağımızdan bahsediyor, sanki de benim öğrenmek istediğim yada bilmediğim ve mutlak öğrenmem gereken konularmış gibi...

Bir dosttum ise üstüne basarak hatırlatıyor ilk askere gidecek olanın ben olmadığımı, en çok bu beni yaralıyor çünkü onun kalemine yakışmıyor ama bir kez sözcükler akmıştır yaşamın içine, yaralıyor, tamiri zor şekilde...

Anti militarizm nedir ey adresi meçhul dost, neçin yaşamlarımızı sloganlara sıkıştırıp dururuz, neçin illaki birine bir şeyi ispatlamak için koca koca sözcükler dökülür ağzımızda...

Niçin Che’nin yalnız militarist resimleri yansır tablolara, da neçin onun sosyalizm ve insana ait düşüncelerini kimse hatırlamaz...

Che, ‘yeni insanı kurmak gerek’ demişti, onun sözcükleri, 21. yüzyılın insanını yaşamaya başlamamız gerektiğini anlatırdı, gene de en çok satılan ve okunan militarist Che’dir yaşamlarımızda, neden? Neden anti militaristler de onun asker üniformalı fotoğraflarını en çok severler?...

Bir TV programında Che ile ilgili ‘yolda olma halini seviyor’ denmişti, evet yerleşik olmak insanı büyükler dünyasına sokar demiştik, yerleşik olmaya çalışmak da...

Yerleşme süreci bir kez başladı mı terkler başlar, önce çok değerli olmayanlar ve zaman içinde değerli olanlar terk edilir eğer yerleşik yaşama uymazsa...

Yerleşik olma aslında bir virüstür, bir kez bulaştı mı seni istemediğin yerlere de taşır, beni taşıdığı gibi...

Yerleşik olma, bırakıp her şeyi bir sabah gidememektir, yada gittiğin yerde kalamamaktır, yaşam bulduğun şehir çeker seni, yerleşik olduğun yere dönmek istersin, yerleşik olma eğilimi gösterdiğin yer senin elini kolunu bağlar da bazen istemediğin şeyler yaptırır sana...

İçinde nehirlerin aktığı kasabada havanın soğuk olması bile engellemez sokaklarda saatlerce dolaşmayı çünkü yaşam seni çeker, eğer umutsuzluk, yorgunluk halleri varsa bir yerde, durağanlık da vardır, bizim coğrafyanın da aslında sorunu bu olsa gerek..

(…)

Anne bak Kral Çıplak’ta Melih Pekdemir solu, umudu ve vicdanı ile tanımlar, bizim solunsa hem vicdanı hem de umudu ağır hasar görmüş durumda...

Bizim solun kanına bir miktar da şovenizm salgılayıncalar, ortalığa korku filmlerini aratmayacak görüntüler çıkıyor... Her sözcükleri dehşetler yaratıyor, ağır yaralar açıyor toplumsal beleklerimizde ve umutlarımızda ama umursayan kim, bir kez kanıksayınca ‘koltuk’ta kalmayı, oluyor böylesi şeyler…

Post Express’de Ermeni soykırımı tartışılıyor, her şeye rağmen Türkiye’de yaşamayı seçen Hrant’a soruyorlar nasıl barışırız diye, onun cevabı ise daha derin, “barış isteyen mi var, önce yüzleşmeyi öğrenmezi gerek”...

Önce geçmişimizle yüzleşmeyi öğrenmek gerek, sonra diğerini tanımak... yani diğerini ‘öteki’ yapmamak...

Türkiye tarih alsın mı, almasın mıyı tartışıyor herkes bizim coğrafyada, kıstırılmış, içselleştirilmiş diğerinden ayrı olan kısmında, ama diğeri yine ‘öteki’leştirilmekte, öteki olduğu oranda şovenizm yükselmekte, ayrım derinleşmekte...

(…)

Tüm bu kaosun ortasında ben, ortasından nehirler geçen kasabada yaşama ve kendime bakmaya çalışıyorum, gördüklerim beni üzüyor ama elden ne gelir ki, yaşamımız da böyle bir şey...

Karaya oturalı üç aydan fazla oluyor, birileri beni zorlayarak açık denize çekmeye çalışıyor, anlamsızca direniyorum, bir fırtına daha kaldırmaz bu güverte, o yüzden ipleri de koparamıyorum; mendireklerden kırılmaya yakın sesleri geliyor; hem limanda olup, hem de direnmek niye?... bilinmeyen onlarca sorunun yanıtı yaşamlarımızda hep salına geldi, bu da onlardan biri, hem gidememek, hem kalamamak halleri…

Belki de kendime bazı şeyleri anlatamamış olmanın sorunu var... belki başka bir şey... büyükler gibi yapıyorum, kaçıyorum, üstünü örtüyorum, görmemezlikten geliyorum, her şeye rağmen bir yerlerden görünmeyen bir şey tutuyor, gidemiyorum... gene de kalamıyorum…

(…)

Haki rengi bir yıllık bir yaşamım olacak...

İyisinden olamayacağım, bunun için üzgün olacağımı da söyleyemem. O elbiseler de, benden bir parça olmayacak, üstümde eğreti duran, her an çıkmak isteyecek bir halde olacak ama yerleşik olabilmenin bir kısmını yaşadığımdan her şeyi de bırakıp gidememek hallerinden, bu köşeden, bir yıllığına, cümlelerin ortasına noktalı virgül koyup devam edemeyeceğim.

Şimdi, görüşmek üzre deyip bu defalık bir nokta koyma zamadır, alışık olunduğu şekliyle, ‘seneye yine görüşmek üzre’ deme zamanıdır yani...

Ama adresi ‘hiçbir yer’ olan dost, noktayı tırnak içinde kullandım, isteyen orda olduğunu varsaysın, istemeyen saymasın diye; sen nasıl istersen öyle oku, belki noktalı virgüller, bir gün başka bir yerden konur cümlelerin ortasına, belki buradan devam ederiz… gene de sen parantezi istediğin gibi say…

Uzak bir yere gitme üzere çıkarken, kapı ardından son kez seslenir gibi “görüşürüz”

(.)....

* bu yazı 13-16 Aralık tarihlerinde Strasbourg-Oberkirch arasında\içinde yazıldı, 19 Aralık tarihinde, Lefkoşa’da düzeltmeler\eklemeler\çıkarmalar yapıldı

11 Ekim 2004

bir bitişin ardından


Bir kez daha yeni gelen güne yalnız merhaba demenin zamanıdır...

Ağır ağır yenilmenin yaralarını sarma zamanıdır...

Bir kez daha karaya oturan gemiyi açık denizlere doğru yola çıkarmak için, yeniden, yeni gelene güne merhaba deme zamanıdır...

Hayatıma giren kadınlar hep benzeşik şekillerde ama farklı nedenlerle çıkıp gittiler, nedenleri ne olursa olsun, hep, son fatura kendimce, yine kendime kesildi, en son gidenin ardında olduğu gibi... Bir kez daha değişeni, yeni geleni yakalayamanının ağır sorumluluğu var suç mahalinde ama bu kez belki de böyle olması gerektiği için giden gitti ve belki de kalandı asıl giden ama ne olursa bir kez daha denizden gelen dalgaların sırtındaki tehlike sözcükleri zamanında çözümlenemedi ve rota bir kez daha zamanında değiştirilemedi...

Rota kayalıklara çevrilmişti ve aslında bir süredir de gidiş aslında sürüklenmekti ama kayalıkların bile üstünde bir süre direnmeyi seçtim bu kez...

Bu kez niyetim hemen pes etmek değildi, hayatıma giren kadını hemen çıkarmak değildi yaşam alanımdan çünkü bu kez ters giden birşeyler vardı sanki; sanki yarım kalan bir cümle, sanki tamamlanamamış bir bir paragraf, noktası konmayı isteyerek unutulmuş bir halde öylece bırakılmış... Sanki oraya konan nokta başka bir yerden alınmış ve konmuş eğreti durmakta...

Hala gölgesi sanki yaşam alanımda dolaşmakta, bir sabah sıcak bir merhaba ile çıkıp gelecek ve o noktanın orda olmadığını söyleyecek gibi, öylesine kendi haline terk edilmiş bir noktanın varlığını tartışmaya açacakmış gibiydi günler...

Okunmuş bir cümledir 'kadın bir kez karar verdimi, dönüşü yoktur' diye -kim nerde yazdı aklımda değil-, bu yüzden arada kalmak, tek gidiş bileti kesilmiş bir yolcunun dönüşünü beklemek gibidir, raylar ve o tren elbet dönüşü hatırlatır ama o vagonlar gideni asla geri taşımaz, o yüzden tek gidiş biletli yolcu çoktan ulaşması gereken istasyona ulaşmıştır, dönmek de onun için zordur. Bu yüzden artık bu istasyonu terk etme zamanıdır...

Arada kalmak yaralamakta, umutsuzca umut etmek yormakta, o yüzden geminin yeniden açık denize dönme zamanıdır...

Bu yüzden önce parçaları toplamak gerek...

Ona özel açılan özel alanlar özenle kapatılmalı çünkü bu alanlarda hala yaşayanlar var, özenle kapatılıp, dip derinliklere taşınma zamanı...

Arkasından gelen, somutta var olan her özel şey özenle toplanmalı çünkü her nesne, o alanın yeniden yaşam bulması riskini de içinde barındır, bir koku, bir ses, bir görüntü bir düşün yeniden yaşam bulması, yani yeniden parça toplama işini...

Bu kadar ağır iş yapabilecek durumda değilim de defa, o yüzden hızla parçaları toplamalı ve cinayet mahalinden uzaklaşmalayım, çünkü bu biletin tek yönlü olduğuna kendimi de inandıramadım ama bunu tartışacak kadar da gücüm yok...

Son büyük sarsıntıdan çıkış da zaman aldıydı ama bu kez farklı. Neden ve niçin bilmiyorum ama bu kez kendimle olan kavgada bile bir tuhaflık var...

“Zorlama, yalvarma, talep etme, rica etme, tehdit etme, yumuşatma, çaresiz bırakma, ikna etme, tepesini attırma vb...

bütün bunlar kişilerden birinin öteki kişi üzerinde bulunduğu eylemlerdir yani egemenlik kurma, giderek baskı biçimleri...

Bunlara ilişkide yer olmaması gerektiği şundan belli ki, bütün bu eylemler tek yönlüdür; karşılıklı değil: kişilerden birinden öbürüne yönelik: onu ‘nesne edinen’ eylemler” diyor Oruç Aruoba ve haklı kimsenin kimse üzerinde egemenlik dayatma hakkı yok ama gideni de geri çağırmanın şekli ne olacak?

Yarım kalanlar ve sorulara cevaplar aramanın şimdi zamanı değil, çünkü artık yeni gelene bir kez daha merhaba deyip, açık denizlere dönme zamandır...



Her giden, kendi nedenlerince gitmiştir

                         Her kalan da kendince nedenleri ile...

Her giden hem zorunlu olduğuna kendini inandırır hem de haklı

Her kalan da kendinin haklı olduğuna inandırır kendini, gidenin de zorunluluğunu anlamaya çalışır...

      Her kalan kendince en ağır yarayı almıştır

Gidense kendince en ağır yaralıdır...

Ama gerçekte iki ayrı mekanda ama belki de ayni zamanda, yaralar ağır ağır sarılır ve düne ait akla gelenlerle dudaklara yansıyan tebessüm bir suç gibi gizlenir, çünkü acı verir, yasaklanır / hatırlamak kanatır, kimsenin kan kaybına tahamülü yoktur...



Yeni parantezlerin açılması zamanıdır, kimbilir yeni gelen gün denizden çıkıp gelecek yeni umutlara gebedir, şimdi martılarla sohbet zamanı, deniz kızları ile randevulaşma, umudu yeniden kurma zamanıdır...

Bir kez daha yeni gelen güne en sıcağından merhaba deme zamanıdır...

4 Ağustos 2004

Barışa doğru MARŞ MARŞ


Ne günlerden geçiyoruz ama…
Gelecekte nasıl anlatacağız bugünleri kimse bilmez…

Çocuklarımıza, torunlarımıza bugünleri anlatırken alınlarımızdan süzülen ter damlacıklarının sıcaktan değil, sıkıntıdan olduğunu nasıl söyleyeceğiz?…

BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan, ‘barışçı bir başbakanı düşürmeye gönlünün el vermediğini’ söylüyor…

Barış ne demek?

Birleşmeyi desteklemek ne demek?

Kaç aylık hükümetçilik oyununda neler yapıldı? Neler başarıldı? Başarılanlar biz Kıbrıslıları daha da ayıran mı, birleştiren mi işler?

Kayıplarla ilgili tek adım yok, yerel basından öğreniyoruz, uzmanlar adamızda, Kıbrıslı Türklere ait Alüminyo’daki mezarlık açılmış ama kimse gidip kan vermediği için DNA testlerine başlanamıyor, bu yüzden kimlikleri tespit edilemiyor. Ayni şekilde benzer sorun Dohni için de geçerli…

Kimi Kıbrıslı Rumlar kayıp yakınlarının yerini aşağı yukarı biliyor, izin verilse gidip elleri ile koymuş gibi bulacaklar ve en azından acılı bir yürek kısmi de olsa rahatlayacak, bir demet çiçek koyup, bayramdan bayrama ziyaret edebileceği bir mezarı olacak. Ama ‘barışçı’ başbakan ne Kıbrıslı Türk, ne de Kıbrıslı Rum kayıp yakınlarının acılarını anlamak, onlar için bir şey yapmak istemiyor. Hatta inşaat için yapılan kimi kazılardan çıkan cesetler de apar topar paketleniyor, gelecek yüzyılda açılmak ya da hiç açılmamak üzere…

1975’de uluslararası anlaşmalara imza atıyoruz kuzeydeki azınlıkların insanca yaşamasına izin vereceğiz diye ama 21. yüzyılda bile, kendi okullarında kendi dillerinde eğitim görmelerini yasaklayabiliyoruz…

‘Barışçı’ başbakan sanki lütufmuş gibi yıllar sonra ortaokul açılmasına izin verdiklerini açıklıyor ama çalışmaması için ellerinden geleni yaptıklarını da gizle(ye)miyorlar. Dünyanın neresinde bir ortaokul dışişleri bakanlığına bağlı çalışır ki?

Ama bu zihniyet yeni değil, kuzeydeki etkinliklere katılmak isteyen Rumlar deyilmiydi ki ‘barışçı’ içişleri bakanlığı tarafından yabancı sayılan?

Yani onlar yabancı ve bu yabancıların işlerine Dışişleri Bakanlığı bakacak…

Peki dışişlerinin yönettiği bir okula güneyden öğretmen atanmasının sorun olacağı bilinmiyor mu? Yoksa zaten atanamaması için alınmış bir tür önlem mi bu?

Yeni okula ne gerek, var olan okulda bir sınıf da Kıbrıslı Rum öğrencilere verilse, teneffüste tüm öğrenciler hep birlikte oynasa, ayni kantini paylaşsa, öğretmenler kahvelerini birlikte yudumlasa dersek bu coğrafyada hayin sayılırız, ve bu yüzden ‘barışçı’ başbakan onları köyün en ücra köşesine yaptığı okula kapatacak, sanki vebalılar gibi... Kazara Kıbrıslıların birlikte yaşayabileceği ispatlansa, Türk tezleri yerle bir olacak, bu yüzden ‘arı’ mekanlar yaratılmalı, Türk’ün olduğu yere yabancı koymak kabul edilebilir bir davranış olamaz, mozaik değil ‘mermer’ olan kültürümüze de ayıp olur…

Okul sorunu deyip de geçmeyin, bu işin özü aslında bir tür etnik temizliktir. Yıllardır okul sorunu çözülemediği için Karpaz’daki Rumlar çocuklarını güneye gönderiyorlar, gidip güneyde okulu bitiren hemen askere alınıyor, askerliğini yapana ise bir daha kuzeye geçiş izni kuzey makamları tarafından verilmiyor. Çocuğu güneyde, kendi kuzeyde ailelerin çoğu, malı mülkü bırakıp göçüyor güneye, beş altı ay içinde dönmeyenin evine ise kuzeydeki rejim el koyuyor. Gidenin ne dönecek evi oluyor, ne hali, zaten annenin babanın yüreği çocuğunu bırakıp dönmeye de müsait olmuyor. Ve, Bu kısır döngü yıllardır sürüyor. Otuz yılda, savaşın bile yerlerinden edemediği Kıbrıslı Rumların sayısı binlerden yüzlere düşmüş, eğer sorun çözülmezse ölenlerle birlikte kuzey coğrafyadan silinmeye doğru gidiyorlar… Savaşın bile yerlerinden edemediği Kıbrıslı Rumlar önce anılarda kalacak, sonra o da hatıralarda bile yavaş yavaş silinecek, gün geldiğinde bu adanın ortak bir yaşamı olduğunu kimse hatırlayamayacak… Hatırlanmaması için ellerinden ne geliyorsa da yapıyorlar zaten… Kuzeyde, Kıbrıslı Rumlara, Ermenilere ve Maronitlere ait ne kadar sembol varsa, bir bir sistemli olarak yok ediliyor, yer adları değiştiriliyor, kimi Kilise zamana meydan okuyamıyor kimisi ise ‘büyük insanlığa’ direnemiyor… Mezarlıklar ise çoktan tarla olmuş, arsa olmuş yerlerini bilenler bile hatırlamıyor, bulamıyor… Daha 30 -40 yıl öncesine kadar var olan bu coğrafyadaki ortak kültürün izleri bir bir silinmekte, hızla, ‘yabancıdan’, ‘diğerinden’ arındırılmış yaşamlar kurulmakta…

Yeni yıkımlara ise ‘barışçı’ başbakan onay veriyor, gençlere arsa açmak için Kıbrıslı Rum köylerindeki evler medya ordusu eşliğinde bugünlerde yıkılıyor. Belki de daha dün evini yada akrabalarının evini yaşlı gözlerle ziyaret etmiş bir Kıbrıslı Rum, ertesi gün ‘barışçı’ bakan öncülüğünde yıkım haberlerini gazetelerden okuyor. Hani Annan Planı ile biz bunların bir kısmı Kıbrıslı Rumlara iade edecektik?

Girne ve İskele bölgesinde Kıbrıslı Rumlara ait mülklerin üzerinde talan göz göre göre sürüyor, hani bunlar için Komiteler kuracak, mal mülk değişimini, tazminat işleri yapıp uluslararası hukuğa uygun çözmeye çalışacaktık? Yeni oldu bittiler yaratıp, daha fazla Kıbrıslıyı karşı karşıya getirmek Kıbrıs’ta çözüme ne kadar yardımcı olur, olacaktır?...

Kara mayınları hep savaşın sembolleri oldu. Araştırmalar ispatlamıştır ki kara mayınlarından asıl büyük zararı gören bugüne kadar hep siviller oldu. Bu yüzden kara mayınlarının yasaklanması için dünyanın onlarca yerinde kampanyalar sürüyor. Kıbrıs’taki kara mayınlarının temizlenmesi için BM uzmanlar gönderdi, AB fon ayırdı, Kıbrıslı Rum yöneticiler biz varız dediler ama ‘barışçı’ başbakan bu konuyu bile çözemedi. Çözememesi onu komik duruma da düşürüyor. Bostancı’ya açılması düşünülen yeni geçiş noktasındaki kara mayınlarından dolayı yeni yol yapılmasını önerebiliyor. Ağlanacak halimize gülsek mi, ağlasak mı bilinmez…

‘Barışçı’ başbakan geçiş noktası için psikolojik savaş da veriyor. Hep düz alanda kapı açılmasını öneriyor, tartışıyor. Herkes pratikte ne kadar işe yarayacağını bildiği için Lokmacı Barikatının açılmasını istiyor ama onu açmak yürek ister. Lokmacı Barikatındaki duvar 63’den beri Kıbrıslıyı ayıran Avrupa’nın ortasındaki son duvarın en görkemli parçası… Ucundan yıkılmaya başlansa tıpkı Berlin’deki gibi,hani oradaki Duvarının yıkılışını da kimse durduramamış bir geceden tümden aşağıya indirilmişti ya, bunun da akıbetinin ayni olmasından korkanlar, en azından kafalarında yıkılamayan duvarların sembolü olarak Lokmacı’yı son kale olarak savunuyorlar… Ama nafile, tüm eskiyenler gibi duvarın da günleri sayılı, ama onu son günlerinde savunmak da ‘barışçı’ başbakana düştü…

Annan Planını kabul ettik ya ne yapsak hakkımız, çünkü en büyük barışçı biziz…

20 Temmuz günü tankların, topların namlularını ‘düşmana’ çevirip tüm şehirlerin sokaklarından askeri adımlarla Türklüğümüzü höykürerek geçişimizin haklılığı da buradan geliyor… ‘Düşman’a korku salmak için koca koca savaş gemileri getiriyoruz Girne Limanına, namlularını gene ‘düşman’a çeviriyoruz, gök yüzünde acı acı savaş uçakları uçuruyoruz, Kıbrıslı Rumlara ne kadar savaşçı bir ordumuzun olduğu hatırlatıyoruz ve ‘barışçı’ başbakan namluları ‘düşman’a çevrilmiş askerleri, tankları gururla selamlıyor, hakkımız değimli tüm bunlar, biz evet demedimiydik?

Barışa doğru askeri adımlarla mehteran eşliğinde giderken, kimileri ‘barışçı’ hükümeti korumaya alabiliyor.

Yapıyormuş gibi görünürken yıkanların gölgesinde geçiyor günlerimiz, gene kararlar Ankara’da alınıyor, gene derin devlet baş aktör, ama vitrinde ‘barışçı’ başbakan ve neyi temsil ettiği belli olmayan vekilleri var, hükümetçiliği tartışıyorlar…

Yani oğlum, kızım, nasıl anlatsam size bilmem, siz bu satırları okurken belki bizi sonsuza kadar bölünmeye götürecek olan politikaların altında hem kuzeydeki, hem de güneydeki ‘barışçılar’ın imzası olacak, belki de sizin bu satırları okuyamamanıza sebep olacak savaşın da mimarları ‘barışçılar’ olacak, hani yapıyormuş gibi görünürken yıkan ‘barışçılar’…

15 Temmuz 2004

Koltuk için gözden kaçırılanlar


Bir kez daha vitrinle ilgili kavgayı ilgiyle ve merakla seyrediyoruz.
Aralık seçim sürecini de benzer gülümseyen gözlerle seyretmiştik. Aralarındaki koltuk için yarışanları eskiden beri biliyorduk ama yaratıcı zekalarını kullanıp bu defa bu yarışın koltuk için değil, statükoya karşı olduğunun propagandasını iyi yaptılar. Bizlerin bunu deşifre etmemize, kavganın ‘koltuk kavgasını’ olduğunu, bu yüzden böylesi süreçlerde yer almayacağımızı söylediğimizde de bizi solu bölmekle suçladılar. En azından bu konuda yaratıcı olamadılar. Hatta ileri gidip YBH’nın seçimi boykot çağrısını Denktaş’a destek olmak için yaptığını söyleyenler bile oldu. Hatta yarattıkları havaya o kadar bir inandılar ki, Kıbrıs Sosyalist Partisi, hızını alamayıp referandum sonuçlarını değerlendirdiği Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek gazetesinin sayısında “statüko yıkıldı” diye manşet de atabilmişti.

Neysa, hızlı süreçlerden geçip ortam bir miktar sakinleyince ‘yaratıcı zeka’ ürünü propagandaların da foyası bir bir ortaya çıkıyor.

DP-CTP hükümeti dönemindeki deneyimlerimizi henüz unutmamışken, üstüne bir de UBP-TKP deneyimini yaşayınca ortalıkta dönenleri anlamak daha kolay oluyor ama görmek isteyene…

Daha 2-3 sene önce istifasını isteyen sendikacılara tek alternatif UBP-TKP hükümetidir diye nutuk sallayan Akıncı’nın, bazılarına göre TC yardım paketi olarak anılan ama halkın çoğunluğunun yıkım paketi olarak akıllarına kazınan olgu ile ilgili izlediği siyaset ortadayken, bu siyasete karşı mücadele eden sendikacıların meclis önündeki eylemlerde coplanmasını seyretmesi ki kimilerine göre hatta desteklemesi akıllardayken, TC Elçisine düzülen methiyeler tozlu arşivlerde yerini almışken bazı kesimlerden ‘unut ve itaat et’ çağrısı bol bol sivilleşme ve demokratikleşme soslu açıklamalarla servis edilmekte…

Diğer yandan çözüm hükümeti olduğunu iddia edenlerin anlaşma sürecinde ciddi bir sorun olarak karşımıza gelecek mülk sorunu ile ilgili izledikleri siyaset de ortada…

CTP’nin zaten bu mülk konusunda mazisi de kara…

İlk DP-CTP hükümeti zamanında ITEM yasasını değiştirerek işledikleri cinayetler hala tazedir. Kendi halinde zaten uluslararası bir suç olan ITEM yasasını değiştirerek eş değer hak sahibi olmayanların da bu yasadan yararlanabilecek olmasını sağlamaları ile dağıtılan, üstünde tapu yazan kağıtçıklar zaten Annan Planının görüşülmesi sırasında yeteri kadar sorun olmuştu. Her yeni hükümet oy kaygısı ile arsaları ona buna peşkeş çekmiş sonra da bu kağıtçıkları alan, -özellikle TC kökenliler- bunlarını başkalarına satmış elde ettikleri havadan paracıkları da alıp Türkiye başta olmak üzere Kıbrıs’ın dışında yatırım yapmışlardı. Şimdilerde onların sattıkları bu arsaların üzerine binlerce lüks villa, otel yapılıyor. Her yapılanla birlikte daha çok Kıbrıslı Rum huzursuz edilmekte, her işlemle daha fazla Kıbrıslı karşı karşıya getirilmektedir. Annan Planındaki hükümler ortadayken, inşaat sektöründeki bu hareketliliği hayra yormak mümkün mü? Peki buna seyirci kalmak çözümü savunmak mı? Bir Kıbrıslı Rum’u düşünün, çatır çatır son üç beş ayda arazisinin üstüne binalar kondurulurken, siz bu anlaşmanın uygulanabileceğini ona nasıl iddia edebilirsiniz? Çözüm hükümeti olmak bu mu? Bir anlamı ile yeni durumlar ortaya çıkarılıp, yeni anlaşmazlıklar yaratılırken susmak çözüme nasıl katkı sağlar?

Bu pratik ama önemli bir sorun, bunun dışında hükümetin yaptığı nice ‘icraatlar’ var ki, akıl sağlığımıza ziyan…

Tüm bu toz duman içinde bir de yeni hükümet arayışları, seçim konuları da konuşulmakta ki bence bu daha da tehlikeli çünkü bazıları koltuk uğruna önemli detayları gözden kaçırarak rejimin niteliğini gizlemektedir.

Öncellikle, 74 sonra adaya taşınan nüfusun oy kullanacağı, TC Elçisinin ve TC Yardım Heyetinin etkin olduğu, Sivil Savunma Teşkilatının ‘görev alanı’ dışındaki çalışmalarını sürdürdüğü, askeri yetkililerin kışlasında değil keyfi şekilde sivil yaşama dolaylı veya direk müdahale edebildiği koşullarda yapılacak bir seçimle statüko yıkıl(a)maz, rejim değiş(e)mez. Reformlar uğruna girilecek yarışın da rejime karşı olan partilere kazandırabileceği hiç bir şey yoktur. Yapılacak üç beş makyaj amaçlı reformu rejim de sıkıştığında yapabilir ya da kendisi için zararlı olmayacak ‘sol’ siyasi oluşumlara yaptırtabilir. Sosyalistler bu reformlara hiçbir zaman karşı olmadılar hatta bunlar için mücadele de ederler. Sosyalistler bunların toplumsal ilerlemede önemli yerleri olduğunun farkındadırlar. Ancak sosyalistler bunları ana gündem olarak ele almazlar. Reformlar tali konulardır. Eğer rejim kendi kurtarmak için bunları sağlayacaksa buyursun sağlasın ama sosyalistler ana işi rejimi değiştirmek, ana gündemi rejime karşı mücadeledir. Bu ikisinin farkını, reform ve rejim değişikliğinin farkını isteyerek veya istemeyerek birbirine karıştıranlar konuyu evirip çevirip seçime bağlıyorlar. Seçimler de rejim değişikliği sürecinde bir araç olarak kullanılabilir ama yalnızca seçimlerden elde edilen başarılarla yapılan reformlarla statüko asla yıkıl(a)maz.

Bunun dışında, ‘bu mecliste yeni hükümet alternatifi var’ diyen özellikle TKP, BKP, Afrika Gazetesi çevrelerinin de yaptığı çok tehlikelidir. Rejimin kimin kontrolünde olduğu bilinmesine rağmen, TC Yardım Heyetinin tüm Bakanlıkların üzerinde çalıştığı, TC Elçiliğinin ‘elçilik’ işleri dışında onlarca şeye bulaştığı koşullarda, ‘şu kadar sayıda milletvekilimiz var o yüzden çözüm taraftarı partiler hükümet kurabilir’ şeklindeki açıklamalar, koltuk uğruna rejimin gerçek karakterini örtmekten başka işe yara(ya)maz. Kurulacak hükümet TC asker sivil bürokrasisinin izin vereceği ölçüde çalışmalar yapacak, gene sınırlardaki düzenlemelerle ilgili askerin kapısı aşındıracak, dış politikada gene TC Dışişlerinin himayelerinde dökümanlar hazırlayacak. Birileri bu hükümete ne ad verirse versin, yaşanacak gerçekler bunlardır.

Annan Planı görüşmeleri sırasında bir adet parça devlet anayasasına ihtiyaç duyulmuş, adına teknik destek denerek BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan’ın da içindeki bir heyet Ankara’ya gidip parça devletimizin anayasasını koltuklarının altına alıp adaya geri dönmüşlerdi. Hükümette de olsalar farklı uygulama olmayacak…

Bu olayın bir yönü. Diğeri ise daha vahim.

Çözüm yanlıları mecliste çoğunluk anlamına gelecek 26’yı nasıl buldular? Bu sayı, Serdar Denktaş’ın partisi DP’den istifa eden Ahmet Kaşif ve Ünal Üstel ile birlikte bulundu. Peki bu ekip DP’den yalnız mı istifa etti sorusunu soran pek yok. Yılların kurt politikacı, ülkenin ekonomik olarak bu hale gelmesinde önemli katkısı olan, her devrin adamı Salih Çoşar’ın bu ekibin başında olduğunu kimse göstermek istemiyor. PEYAK Bankasını batmasında sorumluluğu olduğu iddiası ile geçen dönem TKP milletvekilliyken partiden atılan Kemal Havalı’nın da bu ekipte olduğu da gizleniyor ya da satır aralarına sıkıştırılıyor. Hatta UBP-TKP hükümeti düşmesinden sonrası, UBP-DP döneminde, DP’nin, tam da soruşturmaların sürdüğü sırasında Havalı’ya sahip çıkarak DP Genel Sekreteri yapması da hatırlanmayanlardan…

Ahmet Kaşif’in, 74 sonrası adaya getirilenlerin daha etkin bir siyasi güç olması için 80’lerde TC Elçisinin himayelerinde oluşturulan YDP’nin önemli bir adamı olduğu da unutuldu. Hatta 1990 seçimlerine TKP, CTP ile YDP’nin birlikte DMP çatısı ile girilmiş ancak demokrasi çiğnendi iddiası ile TKP ve CTP’den seçilenlerin meclisi boykot etmesine rağmen Kaşif meclise girip milletvekiliği koltuğuna YDP milletvekili olarak oturması da tarihin tozlu sayfaları arasında kayboldu. Hatta diğer koltuğa oturan 2. kişi Ergün Vehbi’nin de şimdi bu ekiple hareket ettiği de hatırlanmıyor…

Ve bunca olaya rağmen birileri, referandumda da Annan Planına hayır diyen bu milletvekilleri ve ekibiyle oluşturulacak olana ‘çözüm hükümeti’ denmesini istiyor.

Talat ve ekibinin DP-CTP, CTP-DP hükümetleri, Akıncı ve ekibinin UBP-TKP hükümeti deneyimleri zaten bizlere yeteri kadar veri sunmaktadır. Akıncı ve Talat’ın rejimi değiştirmek niyetinde olmadıkları, tüm mücadelenin koltuk kavgası olduğu açıktır. Hükümetleri sırasındaki üç beş reformu ve üç beş açıklamayı allayıp pullayıp kendilere ‘demokrasi kahramanı’ dememiz için ısıtıp ısıtıp sunuyorlar. Ama yaşam o kadar yalındır ki onların bütün yaldızını çok kısa dönemde döküyor tüm foyalarını ortaya çıkarıyor…

Angolemli ve İzcan’ın ekiplerindekilerin ise koltuk kapmak için ortaya koydukları ‘performansları’ göz kamaştırıyor. Abartıp Kaşif ve Üstel ile birlikte ekip oluşturup çok harfli TKP-BÖİ ile alternatif olduklarını iddia edebiliyorlar…

Afrika Gazetesi ise Akıncı ve ekibine kefil…

Hepsi bir olmuş rejimi kurtaracaklar, bunları gören de bu ülkede işgal bitti, asker kışlasına döndü, TC Elçisi yalnız ‘elçilik’ işleri yapar, Sivil Savunma da yalnız deprem falan tatbikatı ile uğraşır sanacak…

Yoksa İzzet İzcan, Hüseyin Angolemli, Mustafa Akıncı, Mehmet Ali Talat hep birlikte hükümetin başına çöreklenince mi bunlar olacak…

Şener Levent ve diğer Afrika tayfası için sanırım bu böyle…

Hem, işgal dediğin nedir ki, go hükümetin başına bunları, bak göresin işgal mişgal kalır mı…

Yalnız birini eksik korsan statükocu olun bunu da unutma…

5 Temmuz 2004

Hatırlamaya düşman olmak


Öyle günlerden geçmekteyiz ki, tarifi pek mümkün değil…
Eskiler at iz, it izine karıştı derlerdi, şimdikinde at ayaklı itler, it ayaklı atların izleri birbirine karıştı demek biraz durumu anlatır mı bilemem…

Yazıya böylesi bir girişin ardında bize şunu mu demek istedin gibi anlam saptırması yapacaklara peşin olarak şunun altını çizeyim ki kimseye ne at, ne de it demek gibi niyetim var, yalnızca eskilerin deyişinden yola çıkarak durum tespiti yaptım, ki durum bence bundan ibaret…

Aslında durup yazı yazmak niyetinde değildim. Akıncı’nın referandum gecesi söylediklerini alt alta konması ile bugün söyledikleri ile güzel bir yazı çıkardı ama şimdi her kafadan bir ses çıkıyor, sis dağılsın yazarım dedim kendi kendime.

Ama Arif Hoca’yı da okuyunca bunun geri dönülesi olmadığını anladım. Arif Hoca saygı duyduğumuz, fikirlerine önem verdiğimiz bir büyüğümüz, o bile ‘unutma’ hastalığına yakalandığına göre ‘hatırlatma’ yazıları şart oldu…

Unutmak, özellikle solcular için ölümdür. Hataların yeniden tekrarlanmasıdır. Unutmak, Amerika’yı yüzünce kez yeniden keşfetmektir. Unutmak zor olandır. Ancak, bu coğrafyanın insanı, solu ile sağı ile unutmayı çok sever, nedendir bilinmez…

Arif Hoca, Aralık seçimlerine giderken YBH Gençlik’in sloganına benzer bir başlığı 5 Temmuz tarihli köşesine atıyor ve içinde diyor ki ‘Afrika uyardıydı’…

Aralık 2003’de, YBH Gençlik, seçimlerin anlamsızlığına dikkat çekiyor, sandığa gitmeme çağrısı yapıyor ve ana slogan olarak ‘gelecek sandıkta değil sokaktadır’ı kullanıyordu. O günlerde, yüzlerce t-shirt hazırlanıyor, bildiriler, el ilanları ve internet aracılığı ile bu sloganla çalışmalar yapıyordu. Bu esnada Afrika Gazetesi, ‘onurlu’ ses dediği Akıncı ve partisi BDH’yi destekliyordu. Köşe yazarları arada bir açık ya da kapalı bizim kampanyamıza saldırıyor, bizi solu bölmekle suçluyordu. Arif Hoca’da o günlerde bizimle ilgili, bizi destekleyici bir yazı yazıyor Afrika Gazetesinde. Ne ilginçtir, tarihteki bir çok olayı öğrenmemizde bize kılavuzlu yapan Arif Hoca bu yazdıklarını unutuyor ve “statüko sandıkta-mecliste değil sokakta yıkılır” başlığı ile 5 temmuz’da Afrika Gazetesinde bir yazı yazıyor. Bu yazıda; “en azından Afrika Gazetesi hem siyasi partileri, hem de halkı uyardı. “Statüko sandıkta değil, sokakta yıkılır” dedi. Ama dinlenmedi uyarılar” diyebiliyor.

Akıncı, ‘unutma’ hastalığına en sık yakalananlardan..

28 Nisan tarihli Kıbrıs Gazetesine yansıdığı şekli ile; “bundan böyle halkın hayır kampanyasının başını çeken cumhurbaşkanına ve hayır oyu veren dışişleri bakanına tahammül edemeyeceğini belirten Akıncı, her iki ismin de gerekeni yapması gerektiğini, halkın verdiği mesajı doğru algılaması gerektiğini söyledi”[1] diye referandumun hemen ardından bir açıklama patlatıyor. İki ay sonra halkın Serdar Denktaş’a tahammül edebileceği ortaya çıkıyor (!!) bunun üzerine Akıncı ve ekibi Serdar Denktaş’la hükümete girmek için görüşmelere başlıyor. Ayni açıklamada, “Sayın Talat güvenoyu istemişti. Veremeyeceğimizi söylemiştik. Denktaşların olduğu bir hükümete güvenoyu vermemiz mümkün değildi” da demişti, iki ay sonra, anlaşabilselerdi, Denktaşların olduğu hükümete güvenoyu vereceklerdi. Hatta ayni açıklamada Kıbrıslı Türklerin ne istediğine bile karar verebiliyor Akıncı; “ama önemli olan Kıbrıs Türk halkı ne istiyor. Kıbrıs Türk halkı Denktaşları istemiyor. Bu açık ve net. Kıbrıs Türk halkının sesine kulak vermek gerekir mi gerekmez mi? Buna kulak vermek gerekir” diyor ve bu sese kulak vererek Denktaşları istemeyen Kıbrıslı Türkler için ‘Denktaşlı bir hükümet görüşmesine giriyor (!!) ancak şatafatlı bir şekilde ‘sivilleşme ve demokratikleşme’ kelimelerini koca koca kullanıp ‘ben oynamam eğer bana koltuk vermezseniz’ yönünde açıklama ile görüşmelerden çekiliyor. Şimdi kim Akıncıya hatırlatacak ki bunları söylediydin ve bunu yaptın diye? Kimse, dün dündü bugün de bugün..

Bunlar ilk kez mi yaşandı?

Kim demiş, ‘ne paranı, ne memurunu’ diye pankartların açıldığı, eylemlerin yapıldığı dönemde ‘başbakan yardımcısı’ olan Akıncı TC’nin dayattığı paketleri savunmuş ve buna karşın Bu Memleket Bizim Platformu örgütlenmesine gidilmişti. Gerçi Akıncı kendine karşı kurulan bu platformu Aralık seçimlerinde kullanmaya çalışmış, CTP ile birbirlerine girmişlerdi ya, bu da ayrı bir konu.

Anıları biraz tazelersek, eski Türk-Sen Başkanı ve son olarak Akıncı’nın Başkanı olduğu BDH’dan milletvekili aday olan Önder Konuloğlu, 2000 Aralık’ın da Akıncı’ya çok öfkeli:

“Konuloğlu, hükümeti oluşturan iki partinin başkanı olan Başbakan Derviş Eroğlu ve Başbakan Yardımcısı Akıncı’nın “halkın benimsemediği paketi uygulamakla yanlışta ısrar etmeye devam ettikleri” şeklinde görüş savundu”[2] diye haber yazılıyor, TAK bültenini okumaya devam ederek ‘sivilleşme ve demokratikleşme’ şampiyonu Akıncı’nın neler yapmış olduğunu hatırlayalım; “41 örgütün temsilcileri de meclis önünde daha önceden yapacaklarını açıkladıkları eylemi gerçekleştirmek için geldi. Polisin, 41 örgütün oluşturduğu eylem grubunun geçişine de izin vermemesi üzerine eylemciler ile polis arasında birkaç dakikalık bir itiş kakış yaşandı. Coplar kullanıldı, tahtalar ve şişeler fırlatıldı. Daha sonra eylemciler sloganlar atarak polisi, hükümeti ve cumhurbaşkanını protesto ettiler”[3]

Hatırlamakta yarar var; o günlerle ilgili gazeteleri de, haber sitelerini de karıştırırsanız Akıncı’nın nice yiğitliklerini görürsünüz dönemin ‘başbakan yardımcısı’ olarak. Hatta abartıp öyle şeyler yaptı ki yazılması bile utanç verici; “Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mustafa Akıncı, bugün saat 15.00’teki görüşme sırasında yaptığı konuşmada, Güven’i büyükelçi olarak KKTC’de görmekten mutluluk duyduklarını söyledi ve Güven’e “hoş geldiniz” dedi. Akıncı, Güven’in buradaki görevi sırasındaki hizmetlerinin gerek kendisi, gerek Kıbrıs Türk halkı, gerek Türk ulusu için en verimli şekilde geçmesini diledi ve bundan hiç kuşku duymadığını kaydetti. Hayati Güven’in yıllardır Kıbrıs’la ilgilendiğini, şimdi de her Türk diplomatının arzu ettiği kutsal bir görev için KKTC’ye geldiğini ifade eden Akıncı, şöyle devam etti: “Türkiye bizim için duygusal anlamda Anavatan, ama onun ötesinde uluslararası anlaşmaların kendisine verdiği haklar çerçevesinde bir garantör, onun da ötesinde KKTC’yi tek tanıyan ülke. Bizimle birlikte yüreği çarpan ve KKTC insanının yüzünün gülmesini, geleceğinin kararmamasını isteyen -dünya üzerinde daha başka ülkeler de söylenebilir ama Türkiye’yle hiçbir zaman ayni kotaya koyamayız hiçbirini- dolayısıyla yüreği bizimle çarpan, yüzü bizimle gülen ve sıkıntılı olduğumuzda da o sıkıntıları bizimle paylaşan, kederleri paylaşan, acıların paylaşılarak hafiflemesini sağlayan tek ülke. Böylesi bir ülkenin büyükelçisinin bizim için ayrı bir anlamı vardır. Bu nedenle sizlere tekrar hoş geldiniz diyorum ve Allah size de Ertuğrul Apakan gibi bir uğurlama nasip etsin. Sanıyorum bir Türk büyükelçisi için söylenebilecek, istenebilecek en güzel dilektir bu”[4]. Bu haberden sonra Akıncı ile ilgili ne yazılsa az, ama ‘unutma’ hastalığına kapılanlar için değil, her ne kadar meclis önünde eylemcileri coplatsa da o artık ‘demokrasi’ şampiyonu…

Neler göreceğiz daha bu hayatta bilinmez…

CTP ile ilgili de söyleyecek çok şey var ama onun ki biraz daha kolay. Onlar 1990 yılında girdikleri büyük türbülanstan hala çıkamadılar. Öncesinde de sol anlayışla çok doğru bir zemine oturmamıştılar. 70lerin sonunda ortaya çıkan Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgalini savunabilecek kadar uca kaymışlardı ama zeminleri hala daha ‘sol’ tarif edilebilirdi. İlk hükümet deneyimi ile değişim başladı ve gelip oturduklarını yer merkez olarak tanımlıyorlardı. Kendileri bu merkeze sol tanımlaması ile başka anlamlar vermeye çalışsalar da yaşadıkları İngiltere İşçi Partisi’den, Alman SPD’den, Yunan PASOK’dan çok farklı değildir. Bu ve benzeri partiler sözcüklerle alternatif oldukları rejime pratikte alternatif olamayınca gittikçe sosyal demokrasiden merkeze yanaştılar ve hatta merkezi geçip sağ sulara yelken açtılar. Onların bu şekilde sağ partilere benzeşmeleri ile de Avrupalı seçmenin ‘aslı dururken kopyasını neçin tercih edeyim’ mantığıyla hızla sağ partilere yönelmesi bundandır. Bu nedenle sosyal demokrasi/ortanın solu diye kendini tanımlayan partiler, özellikle AP seçimleri sonrasında da kendilerini yenilemeye ağırlık verdiler. Hızla başkanlarını değiştiriyorlar, politikalarını revize ediyorlar. CTP ise onları biraz geriden takip ediyor. Bir hükümetlik ömrü var. Olağanüstü koşullar geçip, yaşam normalleşince işsizlik, sosyal haklar, özelleştirme gibi konularla yani yaşamın sıcak konuları ile karşı karşıya gelince, CTP de Avrupa’daki benzeşiklerin kaderini kaçınılmaz olarak yaşayacak. UBP ile farklılaşmasını şimdilik örttüğü ‘statüko’ karşıtlığı da fazla işe yaramayacaktır. Zaten şimdiden ‘statüko’ karşıtlığından sınıfta kalan CTP gene de dersine iyi çalıştığı için ‘uluslararası ilişkilerden’ bütünlemeye de kalsa durumu idare edebiliyor. Ama bunu daha ne kadar götürebilir bilinmez. Ortada net olan UBP’den farklılaşan henüz bir projeleri yok, olması muhtemel AB konusunda bile ciddi elle tutulabilen, göz görülebilen bir şeyleri yok. Daha doğrusu bol soslu ve açıklamalı yapacaklar listesi var. Başında da AB ile uyum komitesi koordinatörü ‘AB uzmanı’ (!) oturmakta…

Ak koyun kara koyun kendini sürekli belli etmekte ama ‘unutma’ hastalığına tutulanlar TC Elçisine methiyeler düzen, TC’nin paketlerini bize dayatanı ‘onurlu ses’ diye yutturmaya çalıştılar. Karşı gelince suçlamayı sürdürüyorlar, ısrarla ‘unut’ diyorlar. Bugünlerde de, TC Dışişlerinin sözünden çıkmayan, Gül’ün bir dediği iki etmeyen, TC ile uyumlu işler yapmaya özenen neo liderimize de kurtarıcı dememiz isteniyor. O olmazsa ‘onurlu sesi’ kutsamamız talep ediliyor…

Sivilleşme ve demokratikleşme için yapılması gerek, ortaya konması gereken talepler açıkken bunları söylemeye, tartışmaya korkanlarla, çekinenlerle mücadele fazla ileriye gidemez.

TC Yardım heyetinin kapatılmadan, TC Elçiliğinin yetkileri ‘elçilik’ seviyesi indirilmeden, asker sivil yaşamdan çekilip kışlasında dönmeden, köylerin içindeki askeri birlikler kırsala çekilmeden, kademli olarak TC asker çekmeye başlamadan, sınır denetimi sivile devredilmeden bu işler bir gıdım bir yere gidemez. Gider gibi yaparlar ama, bizi suya götürüp, susuz getirirler.

O yüzden söz, yetki, karar tüm Kıbrıslılara eline geçmeden ne demokrasi, ne de sivilleşme sağlanabilir. O yüzden vitrinden tribünlere oynamaktan vazgeçerse büyük politikacılarımız, yazsınlar protokollerine kapatacaklarını TC yardım heyetini ve hükümetten izin almadan kışlasından askerin çıkamayacağını da görelim bakalım ne kadar demokratikleşme, ne kadar sivilleşme meraklısıymışlar, gerisi bol melodili ve açıklamalı seda olmaktan öteye gidemez…

Her şeye rağmen umutsuzluğa kapılmamak gerek. Yeni bir dünyanın kurucuları, dünyanın onlarca yerinde ‘başka bir dünyanın mümkün’ olduğunu haykırıyorlar. Bu coğrafyada da ‘yeni bir Kıbrıs’ın mümkün’ olduğunu söyleyenler var. Değişim için, yeni Kıbrıs beklemek yerine harekete geçmek gerek.

Eğer değişimde kararlıysak, bu noktadan sonra tribündekiler için seyretme zamanı değil maça çıkma zamadır…

--------------------------------------------------------------------------------

[1] http://www.kibrisgazetesi.com/?newsid=8570&category=

[2] http://www.emu.edu.tr/~tak/news/20001204.htm

[3] http://www.emu.edu.tr/~tak/news/20001205.htm

[4] agy