12 Nisan 2005

Ankara’dan değil, sokaktan iktidar için

(taylan özgür imzası ile)
Bir süredir seçme, seçilme ve seçim üzerine yoğun bir süreçten geçmekteyiz. Bu koşullar altında seçim ve seçim sürecinde çalışma koşulları da uzun süredir tartışma gündemindedir.
Bu konuda çeşitli siyasi oluşumların farklı duruşları vardır. Özellikle 2000’li yıllarda başlayan sokak mücadelesi, seçim ve seçilme süreçleri ile pasifise edilmesi ile de ayrıca tartışılması gereken konudur ama bugün ana gündem maddesi olmasa gereken Yeni Kıbrıs Partisi’nin son seçim sloganı ile şekillenen Ankara’dan değil sokaktan iktidarın elde edilmesidir ancak birçok siyasi oluşumun bu noktada kafa karışıklıkları buna sürekli engel olmaktadır…
Yeni Kıbrıs Partisi ve seçimler
Yeni Kıbrıs Partisi, en son 2000 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimine katılmış ve ardından yapılan 2 milletvekili genel seçimine ve bir de cumhurbaşkanlığı seçimine katılmayarak, halkı sandığa gitmemeye çağırmış ve halen daha sürdürdüğü kampanya ile çağırmaktadır...
YKP aslında seçimlere katıldığında da seçim koşullarını, rejimi eleştirmiş, işgal koşullarını tanımlamış ve bunların değiştirilmesi için mücadele ettiğini net olarak ortaya koymuştu.
YKP, 90’lı yılların başında, seçime seçim diyebilmek için oluşması gereken koşulları parti kararı olarak ortaya koyarak, diğer siyasi oluşumlardan bunların gerçekleşmesi için seçimlere ya katılarak ya boykot ederek destek olmalarını istemişti.
Yapılan seçimler kadar YKP, seçime yönelik ittifaklarda da tavrını hep net olarak koydu…
1990 yılında CTP ile ileri düzeyde bir işbirliği süreci yaşanmasına ve seçimlere yönelik olumlu görüşmeler yapılmasına rağmen, CTP yöneticilerinin ani kararı ile TKP ve TC Elçiliğinin Türkiye kökenlilere kurdurttuğu YDP ile DMP adı altında ittifaka gidilmiş ve YKP’nin ortaya koyduğu seçim ve meclis tanımlamalarının dışında, anti-UBP propagandası ile seçim sürecine girilmişti. YKP bu ittifaka girmeyi ret ederek, kendi kadroları ile seçime katılarak seçime seçim diyebilmenin koşullarının olmadığını, TC’nin ve askerin müdahalelerinden arındırılmadan, kuzeydeki otoritenin elindeki olanakları kendi lehine uygulanmasının önüne geçmeden, kimin seçmen olduğunun uluslararası kriterler göz önüne alınarak tespit edilmeden yapılacak bir seçimin burjuva demokrasi koşullarında bile yasal olamayacağı anlatmaya çalışmıştı...
Benzer senaryo 2003 Aralık’ta da yaşandı, bir kez daha toparlanın çağrısı yapılmış, BDH isminde, TKP, KSP, BKP ve sendikaların desteği ile yeni bir oluşuma gidilmişti. YKP bir kez daha bu oluşum dışında kalmış ve ilk görüşlerini yani seçime seçim diyebilmek için yapılması gerekenleri hatırlatmış ve asıl olanın rejime karşı mücadele olduğunun altını çizmesine rağmen, ilkinde olduğu gibi ittifakı oluşturan siyasi oluşumlar tarafından yoğun saldırıya uğramış, YKP’nin bu tavrı ile statükoyu desteklediği, kolay yolu seçtiği ve böylesi ‘önemli’ süreçte pasif kaldığı iddia edilmişti.
Yaşananlar alt alta konduğunda ve partilerin tutumları incelendiğinde, YKP’nin gerek katıldığında, gerekse de katılmadığında, rejime karşı yürüttüğü etkili kampanyaları sayesinde gerek adada, gerekse de yurtdışında saygınlık kazanan, bu yüzden rejim tarafından sürekli saldırı altında olan bir siyasi yapı olduğu gerçeği ortadayken, aslında bu tip saldırıların geçersizliği de bu şekilde kendiliğinden ispatlanmış olmaktadır...
Özellikle, 2004 yılındaki Kıbrıs’ın AB’ye tam üyelik süreci ve referandum öncesi, önemli anlamlar yüklenen Aralık 2003 seçim süreci incelendiğinde, bu saldırıları yapanların BDH çatısı altında seçime katıldıklarını görürüz. Böylesi bir oluşum, bir kaç cılız politik karşı duruş dışında sistem karşıtı önemli bir çıkış yakalayamadığı bir gerçektir. Bu birkaç karşı duruş dışında ise BDH, CTP yanında UBP-DP gibi diğer siyasi oluşumlara karşı kendini alternatif bir oluşum olarak ortaya koymuş ve seçimlerde kendilerince ‘başarılı’ olmuşlardı.
Bu başarının görece olduğu, sonrasında yaşananlarla ortaya çıkmasına rağmen kalıcı tahribatı daha büyük olmuştur. Bu sürece itirazsız dahil olanlar, birçok uluslararası kurumun ve yapının takip ettiği böylesi bir süreçte, işgal koşulları ile oluşan de fakto bir durumda, işgali gerçekleştiren ülkenin o coğrafyaya nüfus taşımasını göz ardı ederek, Cenevre Konvansiyonun çiğnenmesine ve taşınan bu nüfusa seçme-seçilme hakkı tanınarak TC’nin siyasi bir güç olmasını bir anlamı ile tescil etmiş oldular. YKP ise konuyu AİHM gündemine taşımış, AİHM’den aldığı yanıtını ve daha önce defalarca kamuoyu ile paylaştığı gerekçelerini yurtdışındaki etkili siyasi kurumlara taşıyarak siyaset üretmiş ve gerçek anlamı ile statükoyu rahatsız etmişti. Maalesef bu anomali referandum sürecine de taşınmış, kuzey coğrafyasındaki herkesin referandumda oy kullanması sonucu Türkiye’nin buraya taşıdığı nüfus bir anlamı ile ‘legalize’ edilmiştir. De jure bir durumda hukuksal olarak tamamlanacak bu süreç en azından şimdiden ‘sindirilme’ konumuna gelmiştir…
Yalnızca buradan bakıldığında bile kimin statükoyu desteklendiği rahatlıkla görülmektedir....
Geleceğimiz üzerindeki ipotek
Referandum sonucun olumlu çıkmış olması ile ortaya çıkan durumu örtmenin olanağı yoktur. Arka arkaya, uluslararası kamuoyunun da takip ettiği süreçlerde, bizler kendi rızamızla birçok yetkiyi direk veya dolaylı olarak TC’ye devretmiş olduk. Belki şu aşamada TC’nin çıkarları bizimkilerle çelişmemeyi öngörebilir ama yarın da çelişmeyeceğini kimse garanti edemez. Bu noktada anlı şanlı sistem karşıtı olduğu iddiasındaki siyasi oluşumların da katıldığı son seçimler ve referandumdaki tavırlarla TC’nin içerdeki siyasi gücünü meşru kılarak geleceğimizi ipotek altına almış olduğumuz da önemli bir gerçektir. Yani TC ile çıkarlarımız çeliştiğinde bile oluşturduğu denetleme ve yönlendirme kurumları ile buradaki TC’li nüfusun büyük kısmi sayesinde, bizim değil, TC’nin kararları geçerli olacak ve bu durumu bizler şimdiden kabullenmiş durumdayız...
Bu siyasi olguyu bilerek göz ardı edenler, YKP’nin bu insanlara düşman olduğu fikrini ileri sürerler. Bu noktada eski tartışmadaki kimi olgulara geri dönmekte yarar vardır. YKP, her bireyin, istediği her mekanda yaşabilme evrensel insan hakkını kendi programına alarak bu konudaki net tavrını ortaya koymuştur. YKP ayrıca her türlü şovenzim, milliyetçilik gibi gerici, ayrımcı tüm düşüncelere karşı yıllardır aktif mücadele ettiği düşünüldüğünde, YKP’nin bu insanlara düşman olduğu yada istemediği şeklinde dile getirilen iddianın ne kadar içi boş olduğu anlaşılabilir ama politikayı bir karalama kampanyası sayan siyasi oluşumlar, çoğu kez bilerek, kasıtlı olarak, bu kişilerle YKP arasında gerilim oluşturabilmek için bu düşünceyi de canlı tutmaya devam ederler. Bu tip siyasi ‘ayak oyunları’nın sağdan gelmesi doğalken, kendini solda tanımlayanların da bu sürece katılması, Makyevelist bir tutumdan başka bir şey değildir, çünkü onlar için önemli olan başarıya giden yolda her şey mubahtır ve bu süreçte YKP onlar için bir sorundur...
YKP bu tip saldırılar karşısında popülist bir tavır geliştirmeden, hep düşüncesi açıkça savunmayı sürdürmüş ve bunun bir uluslararası hukuk sorunu olduğunun altını çizmiş, ayrıca bu kesim Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyasi durumun belirlenmesinde TC yöneticileri tarafından etkin bir rol biçildiğini, bu nedenle getirilen bu nüfusun seçme ve seçilme hakkının bir anlaşmaya kadar olamayacağını vurgulamıştır. Ancak sol olduğu iddiasındaki siyasi oluşumlar, kendi güçsüzlüklerinden kaynaklanan sorunlarından dokunmaya çekindikleri siyasi gerçekleri yokmuş sayarak, bu sorunu ele almak yerine, YKP’nin siyasi mücadelesine yanıltıcı iddialar ileri sürerek saldırmayı tercih edebilmektedirler...
Ancak gerçek önümüzde net olarak durmaktadır; gerek askeri kurumlar gerekse resmi TC kurumları, hiç çekinmeden, ikinci bir otorite gibi sürekli sivil yaşama müdahale ederek bu kişilere TC’li kimliklerini hatırlatmaktadırlar ve bu yolla onları yönetmeye çalışmaktadırlar. Bu konuda birçok ‘basit’ yada karmaşık çalışmalar yürütülmektedir. Askeri makamlar okul veya park tamiri, eşya yardımları yapmaktadırlar. TC Yardım Heyeti ise kuzeydeki otoriteyi hiçe sayarak bu kesime çeşitli alt yapı çalışmaları yapabilmekte, çeşitli yardımlar verebilmektedir. TC Elçiliği ise zaten her türlü maddi ve manevi sorunlarına taraf olmasından dolayı sürekli olarak onlarla temas halindedir. Bu çalışmalar yanında yeri ve zamanı geldiğinde askeri veya sivil kurumların açıkça yada kapalı olarak siyasi baskı uygulamaları da bilinen bir gerçektir. Bu ve benzeri uygulamalarla TC’den getirilenlerin siyasi ve sosyal olarak blok hareket etmeye itilmektedir...
Yaşadıkları mekanlar da incelendiğinde bu kesim bir nevi gettolarda yaşadığı görülür. Oluşturulan gettolarda, TC Göçmeni ana kimlikleri altında Karadenizliler, Adanalılar, Konyalılar, Hataylılar gibi coğrafik alt kimliklere yada Alevilik gibi dini alt kimliğe yada Kürtler, Lazlar gibi etnik alt kimliklere de bölünerek hem genelin, hem de her küçük grubun kontrolü rahatlıkla sağlanmaktadır. Anadolu’dan taşınan dini-sosyal-kültürel kimliklerin geliştirip, güçlendirebilmesi de yine yukarda adı geçen kurumlar tarafından maddi/manevi yardımı sürekli olarak yapılmaktadır. Hatırlatılan ve yaşatılan bu ‘TC’li olma’ hali geçmiş dönemlerde açık müdahaleyi kolaylaştırmak için kullanılırken, gelişen medyanın da yardımı ile son referandumda yaşandığı gibi, direk olarak iç siyasetten değil, TC siyasetinden etkilenerek tavır belirlenmesi şeklinde de kendini ortaya koymaya başlamıştır. Referandumda evete yönelinmesinde Talat, Akıncı ve diğerlerinin siyasetinin mi, yoksa Erdoğan’ın mı açıklamaları bu kesim üzerinde etkili olduğu önemli bir sorudur. Eğer – ki bence öyledir- Erdoğan bu kadar etkiliyse bu kesimlerde, çözüm sonrası kuzey parça devletinde siyasi olarak direk TC’nin etkin olacağı gerçeği önümüzde durmuyor mu? O zaman ne yapmak gerek? Böylesi bir anormalliği ortadan kaldıracak siyasi bir mücadele mi, yoksa bu gerçeği yok sayarak bir seçim mücadelesi mi önemlidir?
Bu gerçeklerle bakıldığında aslında geçmişte güçlü olan, TC’deki yönetici sınıf veya zümre ile iyi ilişkileri olan siyasi yapılardı, bugün de öyle... Pratikteki yansıması ise, TC’deki siyasi yapının karar ve siyasi pozisyonuna göre buradaki taşıma nüfusun hareketi ile seçimlerin sonucu önceden tespit edilmiş, atamalar yapılmış oluyor; geriye kalan ise seçim sürecindeki şov ve bir de dünyaya verilen demokrasi mesajıdır...
Ne yapmalı?
TC kuzeydeki karar süreçlerine, askeri ve mali olanakları ile etki eden en büyük güç durumundadır. Sonrasında, son olarak devreye AB kurumları girmeye çalışmaktadır ama etkili olmaları şu aşamada çok zordur. Bunun önemli bir nedeni, özellikle TC’den gelen nüfusun burasını Anadolu’nun uzantısı, kendilerini de o coğrafyaya ait hissetmeye devam ettikleri yada hissettirildikleri gerçeğidir. Bu nedenle yapılması gerekenlerin başında, TC’nin bu coğrafyadaki etkinliğini kırıcı siyasi çalışmalara ağırlık verilmesi gelmektedir. TC Yardım Heyeti ve TC Elçiliği bu noktada ilk hedef noktası olmalıdır. TC Yardım Heyeti diye bir kurumun varlığı geçmişte yapılan yolsuzluklara dayandırılmaktadır ama bugün gelinen noktada hem Türkiye’den gelen parayı denetlemektedirler, hem de kendi gündemlerine göre yardımlar yapabilmektedirler. İlk kısımdaki denetleme eylemi de sınırlarını aşmış, bir anlamı ile belirleyici unsur, onay unsuru noktasına gelmiştir. TC Yardım Heyetinin iç işleyişinde oluşturulan sektör ve bu sektörlerin sorumluları ‘seçilmiş’ yöneticilerin üstünde pozisyonda yer almakta, bir anlamda TC Yardım Heyeti bakanlar kurulunun üstünde, siyasi olarak ondan daha güçlü konumda yer almaktadır. Akla gelen ilk müdahale şekli bu kurumun her şeye taraf olmasıdır ki zaman zaman bunu da yapmaktadırlar. Ama bundan daha tehlikeli olan, bu coğrafyanın sözde seçilmiş üyeleri birinci derecede yurttaşlarına karşı değil bu kuruma karşı sorumlu olduğunu hissetmesidir. Hissetmekle de yükümlüdür, diğer türlü ekonomik olarak sorunlarını çözemezler, bu noktada demokrasinin temel değerlerinden olan yurttaş sorumluluğu, katılımcılık gibi kavramlar ortadan kalkar. Yurttaşın bir anlamı ile yaptığı oy vererek denetleme görevi bu haliyle ciddi bir sekteye uğramaktadır. Tüm bunlar göz önüne alındığında, bu kurumun hemen kapatılması, yerine de benzerinin kurulmasını engelleyici unsurlar geliştirilmesi siyasi mücadelenin ana unsuru olmalıdır. Bununla birlikte büyükçe bir bakanlık kurumunu andıran TC Elçiliği, buradaki Türkiye’den gelen nüfusun tüm mali yardım, sosyal, kültürel vb faaliyetlerine taraf olmaktan vazgeçirilmeli, kadroları daraltılmalı, diplomasideki yeri olan yalnızca elçilik faaliyetlere olanak tanınmalıdır. Bu hali ile elçilik direk olarak Kıbrıslı-Türkiyeli ayrımını körükleyen ve yarattığı gerilimi yöneterek siyasi çekim merkezi olan kurumdur. Bu nedenle yakın hedef olarak TC Elçiliğinin yetkilerinin ‘diplomasideki’ tanımına uygun hale dönüştürülmesi bu ülkedeki demokrasinin gelişebilmesi için olmazsa olmaz koşuldur.
Bununla birlikte buraya gelen her bireyin geçmiş kimliklerini yok saymadan ama bunun geçmişte kaldığı gerçeğini kabullenerek, bu coğrafyanın kimliğini ana unsur kabul ederek hareket etmesi bu ülkenin geleceği için önemlidir. Buraya gelip yaşamını bu coğrafyada sürdürmekte kararlı olanların Adanalı, Konyalı yada Karadenizli olmaları geçmişlerine ait bir gerçektir ve bunu bir alt kültür olarak yaşamalarına saygılı olmamız gerekir ama ayni zamanda onların da bununla birlikte Kıbrıs’ta yaşamaya karar verdikleri gerçeği ile ana kimlik olarak kendi ideolojik yapılanmaları çerçevesinde bu coğrafyadaki ana kimlikleri kabullenmeleri bir zorunluluktur. Diğer türlü ömürlülerini bu coğrafyada geçirirken, birer yabancı olarak yaşamaya devam edecekleri, gelecek kuşakların ise ne oralı ne de buralı olamaması ile çok daha ciddi sorunların meydana geleceği açıktır. Bu gibi sorunlar halen daha Avrupa’da yaşanmaktadır... Avrupa’da kültürel yaşamları ile arada kalmış, ailelerin baskıları ile geçmiş kimliklerini sürdürmeye çalışan ama ayni anda yaşadıkları çevreye de ayak uydurmaya çalışan, bu yüzden iki kimlikten de dışlanmış gençler kayıp kuşak olarak tanımlanıyor ve yaşadıkları sosyal ve kültürel sorunların aşılması için ciddi projeler geliştirilmektedir. Olağanüstü koşullardan geçtiğimiz için hala daha çok fazla yüzeye çıkmasa da, Kıbrıs’ın kuzeyinde de benzer süreçler yaşanmaya başlanmıştır. Her dönem olduğu gibi kendini sol olarak tanımlayanların, farklılıkları tolere ederek, değişik kültür, din, dil vb unsurdan gelenlerin farklarını kültür mozağinin zenginlikleri olarak kabul edip, yurttaş kimliğinin yaratılması ve tüm yurttaşların eşitliğinin, özgürlüğünün ve geleceğinin siyasi mücadelesi yaratılmalıdır. Bunun için de uluslararası hukuk asla göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle Kıbrıs’ta böylesi bir sürece ancak bir andlaşma ile geçilebileceğinin kabullenilmesi gerekmektedir. De fakto koşullarında TC, BM üyesi Kıbrıs Cumhuriyetine Güvenlik Konseyi kararı olmadan silahlı müdahalede bulunmuş ve üçte birini kontrolü altında tutmaktadır. Irak sürecinde olduğu gibi, Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın yapılan bu müdahale nasıl işgal olarak tanımlanıyorsa, ayni şekilde Türkiye’nin bu müdahalesi de işgaldir. Savaş ve onun ortaya çıkardığı durumlarla ilgili TC’nin de imzasının olduğu Cenevre Konvansiyonu geçerli hukuki bir gerçektir. Bu nedenle ada nüfusunun değiştirilmesi, adaya nüfus aktarılması bir savaş suçudur. Bu de fakto süreç ancak bu duruma taraf olanların ‘anlaşması’ ile ortadan kalkabilir. Böylesi bir anlaşmada bu durumun çözümlenmesi, uluslararası hukukla çelişse bile yeni anlaşma da hukuğun parçası olacağı için sorun yaratmaz ama sorun çözümleninceye kadar bir önceki yasal tanımlamalar içerisinde suç kabul edilen olguyu savunmak da hukuğun üstünlüğünün savunulması ile çelişeceği için kabul edilemez. YKP, tüm bu olgu ve olayları göz önüne alarak, sol değerlere sahip çıkarak her bireyin yaşam hakkına, insan haklarına sahip çıkarak bu bireylerin yaşadığı sorunlarla ilgilenirken ayni anda uluslararası hukuk açısından çözümlenmemiş bir sorun olduğu hatırlatarak taraflar arasında çözümlenmesini talep etmektedir. Bir anlaşma oluncaya kadar da bu kişilerin seçme-seçilme süreçlerine katılmalarının yasadışı olduğunu da vurgulayarak bu mücadelesini sürdürmektedir. Yani TC bu coğrafyada siyasi bir güç olmak için denetleyici kurumlarını da oluşturarak uluslararası hukuğa aykırı olarak nüfus taşımaya devam etmektedir. Buna karşı çıkılmadan, bu anormallik ortadan kalkmadan seçimlerden demokratik sonuç beklenmek en basit tanımlaması ile saflıktır.
Siyasi partilerin durumu
Yukarda belirttiğimiz gibi bu koşullar altında, anlaşma olmadan, TC’nin denetleme kurumları ortadan kaldırılmadan gerçek anlamı ile seçim yapmanın koşulları yoktur. Seçim adına yapılan şovlar yalnızca yapılan atamaların onaylatılması ve ‘demokrasi’nin var olduğunun propagandasından başka birşey olmayacaktır. Bu nedenle bu şovun kurallarını belirleyenlerin ezberini bozacak şekilde siyasi çalışma yürütmek YKP’nin ana gündemidir.
Seçime katılarak bazı görüşleri söylemin etkili olduğunda seçime katılan ama ilerleyen süreçlerde bu olanağın çeşitli şekillerde engellenmeye başlandığında seçimin dışında kalarak propaganda yapmasına en çok bozulanlardan birinin KSP olması ilginçtir. Rejim geçmişte yaşadığı süreçleri de göz önüne alarak düzenlemeler yapmış ve propaganda süreçlerinde kimlerin ön plana çıkarılacağını ismi konmamış kurallara bağlamıştır. Kimi yerde meclis içi, meclis dışı tanımlamaları kullanılırken, haberlerin ana ağırlığının belli partilere ayrılması, diğerlerinin görünmez kılınmasının en etkili yolu reklamlarla kırılması iken, meclise girmesine olanak sağlanan partilere de maddi yardımlar da yapılarak bu çıta daha da yükseltilmektedir. Şovda parası olan, icazet alanlar tüm alanları kapsarken, seçime girerek bu şovun ortasında etkisiz kalanlar ise küçük seçim detaycıkları olarak kalmaya devam ediyorlar. Hatta daha ileri gidilerek bizdeki demokrasinin sosyalistlerin bile seçimlere girmesine olanak sağladığı propagandası yapılıyor. Bu koşullarda etkili olabilecek siyaset ise bu şovun parçası olmadan, onun dışına çıkarak çalışma yapabilmektir. KSP, YKP’nin 10 yıl boyunca etkili olarak kullandığı süreci, bugün kullanmadığı için eleştirmektedir. YKP bu süreci kullanarak birçok tabu olan konuyu toplum gündemine taşınmış, hatta bu nedenle parti binası kurşunlanmış, birçok kez saldırıya uğramıştı. İlginç olan YKP bu süreçlerden geçerken KSP’li (KSG’li) arkadaşlar yine eleştirmiş ve katılmamışlardı.
Aslında KSP’nin kafa karışıklığı çok da yeni değil, hem Annan Planına evet derken ayni anda broşürler çıkararak ‘emperyalist planlara hayır’ diyebilmektedirler. Son Şubat 2005 seçimlerine de bütün partilerle ilgili karşı yayınlar yaparak girmişler, kendilerinin katılma koşulları olmadığı için katılamamışlardı. Ancak günün sonunda aldıkları karar ise tam evlere şenliktir; dergilerinde sayfalarca eleştirip emperyalistlerin uşağı olmakla suçladıkları siyasi oluşumlara oy verilme çağrısı yapılması...
Ama en az bunun kadar önemli olan, 98 Aralık seçimlerinde sandığa gitmemeyi de seçenek olarak kabul edilebileceğini yazanların bunu unutarak, emre itaat etmeyerek, sandığa gidilmemesi çağrısı yapan YKP’yi hedef seçen KSP’nin tavrı dikkat çekicidir. Yukarda da tanımladığımız gibi bir çeşit atanmışların onay süreci olan seçimlerin boykot edilmesi niçin siyasi bir mücadele şekli değil de, emperyalistlerin uşağı olmakla suçlanan siyasi partilere oy vermek ‘sosyalist’ bir mücadele şeklidir? YKP’yi boykotu seçerek pasif kalmakla suçlayan KSP’nin son seçim çalışmaları ile ilgili kendi gazetelerinde de yansıyan eylemleri afiş asmak, bildiri yayınlamak ve sendikaları ziyaret ve bunun yanında belli aralıklara radyo tv programlarına katılmaktır. Düzenli olarak radyo-tv programlarına katılmak dışında diğerlerini YKP’de bu süreçte fazlası ile yapmaktadır; kendi pankartları ile kavşaklarda durmakta, kitle toplantıları düzenlemekte afişlemeler yapılmaktadır. Yayınladığı bildiriler de en az KSP’liler kadar gazetelerde yayınlanmaktadır. Bu durumda YKP’nin pasifliği radyo-tv programlarına katılmamakta mı? YKP, Şubat seçimlerinde rejimin engelleyici hukuki hamlesini de bertaraf ederek, hem rejimi, yaptığı kampanyalar ile rahatsız ettiğinin meyvesi toplamış, hem de bu ülkedeki anti demokratik yasal düzenlemelerin de değiştirilebileceği ortaya koymuştu. Bu noktada KSP’nin kampanyasının vasatlığı ile karşılaştırıldığında, seçime katılan KSP’ye rağmen, katılmayan YKP’nin daha etkili bir kampanya yürüttüğü gerçektir. Yani KSP’nin pasivizm suçlamasının da altı boş bir tanımlamadır. Ayrıca KSP’nin ciddi bir özeleştiri borcu da vardır. Mustafa Akıncı gibi siyasi bir figürün, UBP-TKP Koalisyon sürecinde yarattığı tahribatını es geçerek, onun TC’in dayattığı yaptırımların savunulmasındaki rolünü unutarak, bu rolünden dolayı sendikaların, partilerin bir araya gelerek Bu Memleket Bizim Platformunu oluşturarak mücadele edilmesini yok sayarak, onun başkanlığında oluşturulan BDH sürecinde KSP ana unsur olmuştu. Akıncı değişmediğini ortaya koyarak, onları BDH dışına çıkarınca onun tüm kimliklerini hatırlamak ve hatırlatmak ayrıca rejimin özelliklerine yapılan atıflar fazla bir anlam taşımaz. BDH’yı oluşturan unsurlar TKP, BKP ve KSP seçimlerde ‘başarılı’ (!) olmuş olsalar, Akıncı bu değişmediği kimliği ile başbakan olacaktı, hatta icazet alsaydı, cumhurbaşkanı bile olabilirdi. Onu, bugün saydıkları kimlikleri ile bu makamlara oturtmuş sayılacak olan KSP’nin bu noktada özeleştiri borcu yok mu? Böylesi bir hareketin sağlıklı olmadığı, seçime seçim demenin koşularının olmadığını hatırlatan YKP’ye karşı girişilen eleştirilerden dolayı KSP’nin bir özür borcu yok mu? Siyasetin kirlenmesinde en önemli unsurlardan biri de bu ‘hep haklı olma’ halleridir. KSP, Akıncı tamamdır derse tamamdır, bu yarın KSP’nın Akıncı tamam değildir demesini engellemez, onların söylediğinin tersini söylemek ise suçtur. Haksızlıkları karşısında özeleştiri, özür ise siyasi terminolojilerinde yoktur. Büyük büyük teorik tanımlamaların ardına sığınılır, tanımlamalar, kavramlar bulandırılır ve her durum kendi lehlerine yontulmaya çalışılır. Bu KSP’nin küçük burjuva oportünist kimliğinin en açık özelliğidir…
Bu süreçte en ilginç siyasi oluşum ise BKP’dir. Her şekilde ve bir şekilde ittifak politikaları izlediğini iddia eden BKP kadroları, önceleri CTP içerisinde yer alıyorlardı ve çeşitli tarihlerde ayrılmışlardı. Bu kadrolar, 1998 yılında YKP’lilerle Yurtsever Birlik Hareketi oluşturmuş, YBH’nın 2002’de son bulması sonrası BKP ismi ile bir siyasi parti kurmuşlardı. Bu parti 2003 seçimlerine BDH içerisinde katılmış ve bir milletvekili ile mecliste temsil edilmeye başlamıştı. Bu dönemde milletvekili de olan partinin Genel Sekreteri, mecliste oluşan siyasi krize çözüm adına DP’den kopanlarla “çözümcü hükümet oluşturma” iddiası ile kurulan TKP-BÖİ ittifakı içerisinde yer almış, ama bu kopanların gidip UBP katılmaları(!!) ile de bu ittifak sona ermişti. BKP, 2005 Şubat seçimlerine de TKP’lilerle ama bu defa TKP tüzel kişiliğinde seçimlere katılmış, Nisan 2005’deki seçimlerinde ise üstü kapaklı ama ‘en güçlü adayın desteklenmesi’ çağrısı ile şekillenen pratikleri ile CTP’yi desteklemektedir. İşin ilginç yani bu kadroların da en fazla rahatsız oldukları olgu seçimlere katılmamaktır. Bu atamaların onaylanma sürecine anlamlar yüklenmesi, yapılan bu atamalarla oluşturulan meclisin sanki de fonksiyonu varmış gibi yazılar yazılması, çalışmalar yapılması bir anlamı ile TC’nin buradaki siyasi gücünün legalize edilmesine yardımcı olunmaktadır.
Bu oyun bozulması, deşifre edilmesinde önemli bir olgu olan bilinçli katılmama olayı, yani emre itaat etmeyerek bu atama sürecine katılınmaması yönündeki bir siyasi mücadele niçin kötü olsun?
Rejimin, YKP’nin boykot çalışmalarından rahatsızlığı ve katılamayanların veya sandığa giderek oyunu yakanların oranın ‘rejime karşı hareket’ olarak YKP tarafından tanımlamasından tedirginliği anlaşılır bir durumdur. Sistem karşıtı olduğu iddiasındaki iki siyasi oluşumun böylesi bir hareketten böylesi rahatsız olmasını ise anlamak güçtür.
Kafa karışıklığına gerek yoktur, yol belli ve nettir, Ankara’dan değil sokaktan iktidar için rejime karşı mücadele yükseltilmelidir ve bunun yolu emre itaat etmeden, kendi kurallarımızı rejime dayatarak gerçekleştirebiliriz, onunun kurallarını kabul ederek, onun çizdiği sınırları kabul ederek değil…

13 Şubat 2005

Seçim, demokrasi ve 'goşistlik' üzerine

Dünyanın her yerinde siyasi mücadeleler tartışa gelmiştir. Kimi siyasi oluşumların ana gündemi seçimler ve dolayısıyla parlamento olurken kimi siyasi oluşumlar bu tip mücadele yerini daha katılımcı bir yönetim şekli için farklı mücadele biçimlerini önermişlerdir.
Elbette seçim süreçleri de parlamentonun en azından kısmi görevlerini yapabildiği yada en azından asgari taleplerin dile getirilip bunların ortaya konabildiği koşullarda anlamlı olmuştur. Kuzey İrlanda’da Sinn Fein’in IRA’nın siyasi kanadı olduğu bilinmesine rağmen seçimlere katılmasına engel olunmamış, yıllardır da Sinn Fein seçimlere katılıp en azından birkaç milletvekili çıkarabilmiştir. Minimum talebi olan İngiliz işgalinin ortadan kaldırılması talebine uygun olarak Kraliyet adına yemin etmeyi kabul etmedikleri için hiçbir zaman parlamentodaki yerlerini alamamışlardır. Türkiye’de DEP benzer şekilde minimum taleplerinden biri olan kültürel haklarına uygun olarak kendi dillerinde yaşam hakkı çerçevesinde TC Meclisinde Kürtçe yemin etmeye çalışınca yaşanan linç girişimi hala akıllardadır. Kuzey İrlanda’da Sinn Fein’in artık Avrupa Parlamentosunda temsilcisi varken, DEP süreci çeşitli yasaklamalar ve engellemeler sonrası HADEP’e dönüşmüş ve AB’nin zorlaması ile Türkiye kısmi olarak Kürtlerin bazı kültürel haklarını yavaş yavaş kabul etmeye başlamış durumdadır.
Kıbrıs’ın kuzeyi de benzer bir linç kültürünün izlerini taşır. 1990’ların başından beri Kıbrıs’ın kuzeyinin işgal altında olduğunu söyleyen Yeni Kıbrıs Partisi gerek bombalı, gerekse silahlı saldırılara uğramış, yayın organlarının hedefi haline gelmiştir. Buna rağmen Yeni Kıbrıs Partisi seçim süreçlerini bu düşünceleri anlatmak için kullanmış ve alternatiflerini sürekli olarak halkla paylaşmıştı. YKP Kıbrıs’ın kuzeyindeki meclisi hiçbir zaman hedef olarak görmemiş ve bunu açıkça ortaya koymuştur. Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyindeki meclis minimum fonksiyonlarını bile yerine getirebilecek yapılanmada değildir. Geçmişte Bayraktarlık Elçilik Yönetimi yada daha bilinen adını ile BEY yönetimi denirken, bununla ilgili koşullarda hiçbir değişiklik olmamasına rağmen bunun savunuculuğunu yapan siyasi partiler bu BEY yönetiminde meclisi ele geçirip her şeyi değiştirebilecekleri iddia edebilir hale gelmişlerdir. En basiti, iktidar olabilmek ile yönetici olmayı dahi tartışmayan yada tartışmayı gizleyenler en kritik süreçlerde tüm yetkinin kendilerinde olmadığını demeçleri arasına sıkıştırmakta yada Türkiye ile uyumlu siyaset üretmenin teorisini yapmaktadırlar. TC Elçiliğinin bir siyaset üretme organı gibi çalışabildiği, her şeye her an müdahale ettiği, TC yardım heyetindeki sektör sorumlularının Türkiye’den atanan bürokratlar olduğu ve bunların onay vermemesi halinde hiçbir bakanlığın hiçbir faaliyeti yapamayacağı yani sektör sorumlularının bakanlardan daha yetkili olduğu, Merkez Bankasının hem sorumlusunun hem de para politikalarının Türkiye’den tayin edildiği, Polisin, itfaiyenin, sivil savunmanın Ankara’daki askeri makamlar tarafından yönetildiği, atandığı gerçeklerine gözlerimizi kapayarak siyaset üretemeyiz. Bu kadar şeyin dışa direk bağlı olduğu koşullarda meclise düşen yalnızca basit yasal düzenlemeler yapmak ve mali denetimdir. Bu konuda yapılan onlarca üst düzey açıklama vardır ki bizdeki meclis yasa yapmayı bilmiyor. Bir ülkenin meclisini düşünün, komitelerinden oy birliği ile geçen nice yasaya birkaç yıl içinde değişiklik yapsın/yapmak zorunda kalsın ve bu siyasi bir kriz olmasın, bütçesi olmasın yada bütçe olduğunda ise bunun denetimi ciddi şekilde yapılamamış olsun, araştırma komiteleri kurulsun hükümet icraatlarını denetlesin diye ve hükümet partilerinin daha fazla üyesi olsun ve birçok komite bu yüzden çalışamasın yani en basit fonksiyonların bile yerine getirilemediği bir meclis…
Tüm bu koşulları alt alta koyup bir de adadaki 40 bin askeri gücü eklediniz mi, ortaya çıkan tablonun mecliste çoğunluğu ele geçirip istediğiniz siyaseti üretemeyeceğiniz rahatlıkla anlaşılır.
YKP, bunların tespitini yaparak yıllardır bunları teşhis ve bunlara kendi alternatifini ortaya koymak için seçim süreçlerini kullanmış ve en son 2000’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmıştı. Kurulduğu günden itibaren Avrupa Birliği üyeliğine her zaman önem veren ve bunun için siyaset üreten YKP, Kıbrıs’ın AB’ye katılım belgesi imzalaması, sonrasında AB üyesi olması süreçlerini değerlendirerek yeni politikalar üretme sürecine girmiştir. Bununla birlikte YKP, Avrupa organlarını kullanarak siyaset üretme sürecini de başlattı. Bu çerçevede Aralık 2003 seçimleri öncesi konuyu AİHM gündemine taşıyarak oradan aldığı olumlu cevabı dayanışma halinde olduğu siyasi oluşumlarla paylaşarak ileriye taşımaya çalışmıştı. YKP için araçlar ve amaçlar çok net belirlendiği için AİHM’in kararı değil, mahkeme süreci önemliydi ve bu süreçte buna uygun hareket etti.
YKP, 1998 ile 2002 yılları arasındaki Yurtsever Birlik Hareketi deneyimi sonrası, 2004 yılındaki kurultayı ile yeniden ilk ismini alırken, ayni zamanda yukarıdaki gelişmelere uygun olarak programında da değişikliğe gitmiş ve üyeliğini tüm Kıbrıs’a açarken, nasıl bir Avrupa Birliği talep ettiğini de programında netleştirmişti. Tüm bunlar için aylar süren çalışmalar yapılmış emek sarf edilmiştir. Kıbrıs sorunun geldiği aşama da göz önüne alınarak, program buna göre düzenlendi.
Tüm bu siyasi çalışmaların sonunda YKP son iki seçimde de boykot tavrını aldı. İlkinde BDH rüzgarına kapılanlara YKP’nın uyarısı ayni 1990’daki DMP’ye katılmayarak yaptığı uyarıydı, özellikle referandum öncesi ne böylesi ittifakların ne de sağa yanaşıp, liberal unsurlara partiyi açmanın çözüm olamayacağını ortaya koymuş, ilkesiz siyasetleri eleştirmişti. Bu seçimlerde ise yarış kimin Ankara’nın siyasetini daha iyi yürüteceği üzerine kurulunca YKP “acenta seçimine hayır” diyerek bir kez daha boykot çağrısı yaptı.
Bizler ürettiğimiz siyasetlere her zaman sadık olduk ama kimi entelektüel arkadaşlarımız bizlere hep maceraperest yada eskilerden kalma, 70lerin tartışmalarındaki “goşist-revizyonist” polemiklerindeki “goşist” kelimesi ile saldırmayı yeğlediler. Bir dönem BDH siyasetini övüp desteklememizi, aksi halde statükoyu desteklemiş olacağımızı söylerken bu seçimlerde BDH ile kavgaya giren siyasi parti saflarında yer alabilmektedirler. Çok okumanın ağırlığı altında ezilerek oradan oraya salınırken bir anda Kıbrıs’ta sosyalizmi uygulamayacağımızı da keşfedebildi, bu aristokrat entelektüel dostumuz… Demagogluk yaptığımızdan bahsedip, kendi siyasetini övmeyi yeğledi ve alternatifler ürettiklerinden bahsetti yazılarında… YKP/YBH süreçlerinde yüzlerce sayfa doküman üretildi, Kıbrıs’ın, Kıbrıslıların yaşamlarına yönelik her şeyin yazıldığı bu dokümanlar gerek internet ortamında gerekse gazetelerinde tekrar tekrar yayınlanarak herkesin bilgisine onlarca kez getirildi. Her yeni yazılan doküman için bir önceki dokümanlar referans kabul edildi, onlar üzerinden yeni alternatifler üretildi. Bunların özetleri eski programında da vardı, yenisinde de var. Buna rağmen entelektüel dostumuzun önerdiği siyasi yapıların kum üzerine yazılan siyasetleri daha bir yılını doldurmadan tarih oldu, yenisini satmaya çalışıyor ki bu da bir yılını doldurmadan tarih olacak ama ne gam, entelektüel dostumuz, bir öncekinin özeleştirisini yapmadan yeni sularda yelken açacak, biz gene maceraperst olacağız, goşist olacağız, o ise hep haklı olacak…
Sahi BDH süreci bir yıl önce bu kadar güzelken niçin şimdi başka yerlerde siyaset üretiyorsunuz, hani onurlu seslerin arkasından gitmek gerekirdi diye bir sormayacak mı?
Hade sormasın, varsın entelektüel dostumuz kendince, bulunduğu Kaf Dağının tepesinden kum üzerine siyasetler yazsın, biz işgal rejimine karşı minimum taleplerimiz için mücadele etmeyi sürdüreceğiz yani TC Elçiliğinin yetkileri kısıtlanmadıkça, TC Yardım heyeti kapatılmadıkça, asker kampından dışarı sivil otoritenin izni olmaksızın çıkamadıkça, Merkez Bankasını Kıbrıslılar yönetemedikten sonra bu ülkede demokrasinin d’sinden kimse bahsedemez, seçim yaparak bunların aklanmasına izin vermeyeceğiz, bazı dostlarımız bunu goşistlik olarak saysalar da biz bunları savunmayı sürdüreceğiz…

19 Aralık 2004

Görüşmek üzre


Adresi ‘hiçbir yer’ olan dost için yazılmış bir yazıdır bu...
O yüzden kendinden bulduklarını üstüne almakta tereddüt et, çünkü direk sen yoksundur bu yazıda...

Bu yazı aslında bir nevi de özür olacak bu köşeyi ziyaret edecek bundan sonraki kimliği meçhul okur için, çünkü bir yıllığına bu köşeye koyacak sözcüklerim ‘mecburi’ izne çıkıyor...

Haki rengine bulaşacak yaşamlarımızdan insana dair şeylerin yazılması yasak sayılacak...

Emirlere uyabilme dayatılacak, uyumlaştırma süreci yani bir tür yaşanacak olan...

Bir yıllığına buraya koyacak resmi ‘şeylerim’ ol(a)mayacak, o yüzden bu köşede yeni yazı arayacak adresi ‘hiçbir yer’ olan dost kusurumuza bakmasın, yaşamlar arasında kaldık, alternatifsizlikler arasından çıkamadık ve bir yıllığına her yanın haki rengine bulaşmasına gönülsüz de olsak boyun eğmek zorunda kaldık. Sen belki de bu yazıyı okurken, ben üstüme yakışmayacak o kıyafetler içinde, o kıyafete ait ol(a)madan yaşamlar kurma sürecini yaşıyor olacağım.. ama emin olduğum bir şey varsa, o da onların istediği gibi, ‘iyi’ ol(a)mayacağım...

Yeni yaşamlar kurmanın arifesindeyiz...

Karaya oturalı 3 ay kadar oluyor, bir türlü açık denize çıkamadık, limanda fırtınaya yakalanıp bir kez daha mendirekleri kırma sürecini yaşarız, hem gidememek, hem dönememek halleri yani...

{buraya ara giriş yapmak gerek, Cemal Süreya’yı okumak lazım; “Ve sen bir gün çıkar gelirsin diye\ Çok şeyin adı küçük yazıldı;\ Silinmez anlar vardır,\ Karşı konmaz özlemler, \ Ben şimdi ne istediğimi de bilmeden artık \ Bağırıp duruyorum ya, şurada\ Sen yaz sonunu ilan eden güzel keten, \Güneşten yırtılmış caz, sen” ...}

Geçen gün birbirimize bittiğini ‘anlatamazken’ süzülmüştü sözcükler, “aslında düşmeyi öğrenmiştik”... düşmeyi öğrenmiştik çünkü kaç kez düşüp ayağa kalkmakta zorluk çekmiştik, acı çekecek zamanımız dahil yoktu, üzülmek zafiyetti, o yüzden düşebilmeyi öğrendik, düşünce yaralarımızı saklamayı...

Bilim kurgu filmlerindeki gibi yaralarımız bir anda yüzeyde kapanırken, içerden kanamasını örterek görmemezlikten gelmeyi öğrendik, bir de karşılaşmalar olmasa... O zaman kendi içindekine söz dinletememezlik koyar insana, o yüzden ondan en uzak noktalara kaçabilmeyi öğrendik... Acılarımızı da, hüzünlerimizi de nasıl alt edeceğimizi öğrendik...

Oysa çocukken ne güzeldi her şey, düşünce yüz üstü düşülür ve doyasıya ağlanırdı ve bu bir nevi haktı!.. Yani, şimdi büyüklerin dünyasına girdik, düşebilmeyi, düşünce de ortalığa bir şey olmadı mesajı verebilmeyi marifet saymayı öğrendik ama her kaybettiğimiz çocuk yanımız bizi biraz daha yaşamdan koparmakta, biraz daha büyük yapmakta... Ama ben büyümeyi istemediydim ki...

Büyümek aslında yerleşik olabilme sürecinin ikiz adıdır da... Mülk(ler) ve sorumluluk(lar) aldıkça, yerleşikleşiriz, kendimize her ne kadar yerleşmedik desek de, büyüklerin dünyasının insanı olmaya başlarız... İnsanın bir evi olmasından güzel ne olabilir diye başlayan cümlelere inat, o aslında senin toprağa geçirdiğin bir kökündür, bir araban da varsa ve bunu yenilemiş yada yenileme düşüncesindeysen, köklerin derinlere doğru gitmektedir... İşinde terfilere evet demeye başladıysan, daha fazla sorumluluk alabilme sinyalini veriyorsan, yada bulunduğun işi genişletme eğilim varsa, köklerin toprağın derinliklerini kapsamıştır... Başının üstündeki bulutlara bakarak özgür olduğunu, başka bir şehri kendin yapmaya gidebileceğini düşlersin, da tüm bunlar düş olarak kalır... O an geldiğinde, gitmek kararı alınma sürecine girildiğinde kasılıp kalırsın, kıpırdayamadığını, öyle her şeyi bırakıp gidemeyeceğini anlarsın, içinde bir şeyler kırılır, örtersin ve başının üstündeki bulutlara bakarsınız, kendince gerekçeler bulursun, istersem giderim dersin, kendini ikna edersin ama o şehirde yaşlanmaya devam edersin, şehir seni tutsak almıştır, kolay değildir başka şehirleri kendin yapmak, bunu görmezlikten gelsen de yaşamının orta yerinde durur ve seni sen olmayan, senden olmayan büyükler dünyasına taşır...

{burada Kavafis’i okumak gerek “ Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. \ Bu şehir arkandan gelecek. Sen gene aynı sokaklarda \ dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın; \ … \ Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma - \ Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok”}

(...)

Gider ayak içinden nehirler akan şehirlerde geçiriyorum günlerimi, ülkeleri bir nehrin ayırdığı ve bir köprünün birleştirdiği şehirler\ülkeler...

Bir kara parçasından çıkıyorum, ortasından geçiyorum ülkemin, ortası savaş alanı, aranıyoruz, yoklanıyoruz, kayıt oluyoruz...

İçinden nehirlerin aktığı şehirleri olan ülke(lere)ye doğru yola çıkıyorum, yüzlerce yıl birbiri ile savaşmış ülkelerin şehrine iniyorum, sorgusuz sualsiz bir köprüden geçip diğer ülkeye gidiyorum. Sonra kalacağım yer diğer ülkede kaldığı için bir kez daha o ‘büyülü’ köprüden geçip diğer ülkeye... bir günde ne çok coğrafyalar geçiyorum, ne çok yaşamlar görüyorum, bir bizimkisi, hem iki tarafındaki bizimkisi en yapmacığı en anlamsızı, ama bir kez kendimizi dünyanın merkezi saymaya görelim, kapılarına koca koca memurlar koyup kontroller yaptırıyoruz, kayıtların biri bitiyor diğeri başlıyor, bu tarafta ise ne soran var, ne arayan, Ren nehri üzerindeki bir köprüden geçip bir ülkeden diğerine gidip geliyorum, ne yaşamlar var, ne sınırlar var yaşamlarımızda. Ama sorunun büyüğü yaşamlarımızda olan değil, beyinlerimizde olan sınırlarda...

Bir kaç gün sonra bir yıllığına yeni yaşamlara geçecek olmanın ağrılığı henüz çökmemiş, mekanik bir şekilde hazırlanıyor eşyalar, sanki de askere gönderilecek olan başka biri, sanki de başka birinin eşyaları toparlanıyor...

Köprüleri olan kasabada herkes birbirine gülümseyerek bakıyor, Almanlar soğuktur diyenlere inat, insanlar birbirleri ile konuşmakta ve gülümsemekte yarışıyor; demek ki büyük şehirler çocukluğu öldürüyor bir de kendine koruma dürtüsü...

Tam bu süreçte dostlarımı görüyorum, sıkışmış yaşamlarında...

Militarizm ne ki, karşı oldum de, olasın...

Otorite kendine içselleştiriyor, kanıksatıyor...

Anti-militaristlerin en güzel sözcüklerinden olan savaşın insan kaynağını kurutalım sözcükleri hoş cümleler olarak alınıyor sayfalara ve üstüne yazılar yazılıyor ama günlük yaşamlarda kanıksanıyor askere katılışlar...

Vicdani ret hakkının yasallaşmasını talep eden Türkiye’deki dost yürekler, Türkiye’de bunca askeri baskı olmasına rağmen 300 yüz bin asker kaçağını hatırlatıyor, gitmeyi kanıksayanlara... 300 bin direnen ama sessiz sedasız direnen, örgütsüzce direnen ama her şeye rağmen savaşın insan kaynağı olmayı red eden 300 bin kişiden bahsediyor bildiriler...

Benim yaşamımda ise tam bir cümbüş yaşanmakta; belli oluyor ki anti militarizm derken pek biri bir şey anlamamış, kimseye pek bir şey ifade etmemiş... Bir dost üstüne basa basa askere gittiğimizin ertesi günün 21 Aralık olduğunu hatırlatıyor, diğeri gün boyu koşturtulup bağıracağımızdan bahsediyor, sanki de benim öğrenmek istediğim yada bilmediğim ve mutlak öğrenmem gereken konularmış gibi...

Bir dosttum ise üstüne basarak hatırlatıyor ilk askere gidecek olanın ben olmadığımı, en çok bu beni yaralıyor çünkü onun kalemine yakışmıyor ama bir kez sözcükler akmıştır yaşamın içine, yaralıyor, tamiri zor şekilde...

Anti militarizm nedir ey adresi meçhul dost, neçin yaşamlarımızı sloganlara sıkıştırıp dururuz, neçin illaki birine bir şeyi ispatlamak için koca koca sözcükler dökülür ağzımızda...

Niçin Che’nin yalnız militarist resimleri yansır tablolara, da neçin onun sosyalizm ve insana ait düşüncelerini kimse hatırlamaz...

Che, ‘yeni insanı kurmak gerek’ demişti, onun sözcükleri, 21. yüzyılın insanını yaşamaya başlamamız gerektiğini anlatırdı, gene de en çok satılan ve okunan militarist Che’dir yaşamlarımızda, neden? Neden anti militaristler de onun asker üniformalı fotoğraflarını en çok severler?...

Bir TV programında Che ile ilgili ‘yolda olma halini seviyor’ denmişti, evet yerleşik olmak insanı büyükler dünyasına sokar demiştik, yerleşik olmaya çalışmak da...

Yerleşme süreci bir kez başladı mı terkler başlar, önce çok değerli olmayanlar ve zaman içinde değerli olanlar terk edilir eğer yerleşik yaşama uymazsa...

Yerleşik olma aslında bir virüstür, bir kez bulaştı mı seni istemediğin yerlere de taşır, beni taşıdığı gibi...

Yerleşik olma, bırakıp her şeyi bir sabah gidememektir, yada gittiğin yerde kalamamaktır, yaşam bulduğun şehir çeker seni, yerleşik olduğun yere dönmek istersin, yerleşik olma eğilimi gösterdiğin yer senin elini kolunu bağlar da bazen istemediğin şeyler yaptırır sana...

İçinde nehirlerin aktığı kasabada havanın soğuk olması bile engellemez sokaklarda saatlerce dolaşmayı çünkü yaşam seni çeker, eğer umutsuzluk, yorgunluk halleri varsa bir yerde, durağanlık da vardır, bizim coğrafyanın da aslında sorunu bu olsa gerek..

(…)

Anne bak Kral Çıplak’ta Melih Pekdemir solu, umudu ve vicdanı ile tanımlar, bizim solunsa hem vicdanı hem de umudu ağır hasar görmüş durumda...

Bizim solun kanına bir miktar da şovenizm salgılayıncalar, ortalığa korku filmlerini aratmayacak görüntüler çıkıyor... Her sözcükleri dehşetler yaratıyor, ağır yaralar açıyor toplumsal beleklerimizde ve umutlarımızda ama umursayan kim, bir kez kanıksayınca ‘koltuk’ta kalmayı, oluyor böylesi şeyler…

Post Express’de Ermeni soykırımı tartışılıyor, her şeye rağmen Türkiye’de yaşamayı seçen Hrant’a soruyorlar nasıl barışırız diye, onun cevabı ise daha derin, “barış isteyen mi var, önce yüzleşmeyi öğrenmezi gerek”...

Önce geçmişimizle yüzleşmeyi öğrenmek gerek, sonra diğerini tanımak... yani diğerini ‘öteki’ yapmamak...

Türkiye tarih alsın mı, almasın mıyı tartışıyor herkes bizim coğrafyada, kıstırılmış, içselleştirilmiş diğerinden ayrı olan kısmında, ama diğeri yine ‘öteki’leştirilmekte, öteki olduğu oranda şovenizm yükselmekte, ayrım derinleşmekte...

(…)

Tüm bu kaosun ortasında ben, ortasından nehirler geçen kasabada yaşama ve kendime bakmaya çalışıyorum, gördüklerim beni üzüyor ama elden ne gelir ki, yaşamımız da böyle bir şey...

Karaya oturalı üç aydan fazla oluyor, birileri beni zorlayarak açık denize çekmeye çalışıyor, anlamsızca direniyorum, bir fırtına daha kaldırmaz bu güverte, o yüzden ipleri de koparamıyorum; mendireklerden kırılmaya yakın sesleri geliyor; hem limanda olup, hem de direnmek niye?... bilinmeyen onlarca sorunun yanıtı yaşamlarımızda hep salına geldi, bu da onlardan biri, hem gidememek, hem kalamamak halleri…

Belki de kendime bazı şeyleri anlatamamış olmanın sorunu var... belki başka bir şey... büyükler gibi yapıyorum, kaçıyorum, üstünü örtüyorum, görmemezlikten geliyorum, her şeye rağmen bir yerlerden görünmeyen bir şey tutuyor, gidemiyorum... gene de kalamıyorum…

(…)

Haki rengi bir yıllık bir yaşamım olacak...

İyisinden olamayacağım, bunun için üzgün olacağımı da söyleyemem. O elbiseler de, benden bir parça olmayacak, üstümde eğreti duran, her an çıkmak isteyecek bir halde olacak ama yerleşik olabilmenin bir kısmını yaşadığımdan her şeyi de bırakıp gidememek hallerinden, bu köşeden, bir yıllığına, cümlelerin ortasına noktalı virgül koyup devam edemeyeceğim.

Şimdi, görüşmek üzre deyip bu defalık bir nokta koyma zamadır, alışık olunduğu şekliyle, ‘seneye yine görüşmek üzre’ deme zamanıdır yani...

Ama adresi ‘hiçbir yer’ olan dost, noktayı tırnak içinde kullandım, isteyen orda olduğunu varsaysın, istemeyen saymasın diye; sen nasıl istersen öyle oku, belki noktalı virgüller, bir gün başka bir yerden konur cümlelerin ortasına, belki buradan devam ederiz… gene de sen parantezi istediğin gibi say…

Uzak bir yere gitme üzere çıkarken, kapı ardından son kez seslenir gibi “görüşürüz”

(.)....

* bu yazı 13-16 Aralık tarihlerinde Strasbourg-Oberkirch arasında\içinde yazıldı, 19 Aralık tarihinde, Lefkoşa’da düzeltmeler\eklemeler\çıkarmalar yapıldı

11 Ekim 2004

bir bitişin ardından


Bir kez daha yeni gelen güne yalnız merhaba demenin zamanıdır...

Ağır ağır yenilmenin yaralarını sarma zamanıdır...

Bir kez daha karaya oturan gemiyi açık denizlere doğru yola çıkarmak için, yeniden, yeni gelene güne merhaba deme zamanıdır...

Hayatıma giren kadınlar hep benzeşik şekillerde ama farklı nedenlerle çıkıp gittiler, nedenleri ne olursa olsun, hep, son fatura kendimce, yine kendime kesildi, en son gidenin ardında olduğu gibi... Bir kez daha değişeni, yeni geleni yakalayamanının ağır sorumluluğu var suç mahalinde ama bu kez belki de böyle olması gerektiği için giden gitti ve belki de kalandı asıl giden ama ne olursa bir kez daha denizden gelen dalgaların sırtındaki tehlike sözcükleri zamanında çözümlenemedi ve rota bir kez daha zamanında değiştirilemedi...

Rota kayalıklara çevrilmişti ve aslında bir süredir de gidiş aslında sürüklenmekti ama kayalıkların bile üstünde bir süre direnmeyi seçtim bu kez...

Bu kez niyetim hemen pes etmek değildi, hayatıma giren kadını hemen çıkarmak değildi yaşam alanımdan çünkü bu kez ters giden birşeyler vardı sanki; sanki yarım kalan bir cümle, sanki tamamlanamamış bir bir paragraf, noktası konmayı isteyerek unutulmuş bir halde öylece bırakılmış... Sanki oraya konan nokta başka bir yerden alınmış ve konmuş eğreti durmakta...

Hala gölgesi sanki yaşam alanımda dolaşmakta, bir sabah sıcak bir merhaba ile çıkıp gelecek ve o noktanın orda olmadığını söyleyecek gibi, öylesine kendi haline terk edilmiş bir noktanın varlığını tartışmaya açacakmış gibiydi günler...

Okunmuş bir cümledir 'kadın bir kez karar verdimi, dönüşü yoktur' diye -kim nerde yazdı aklımda değil-, bu yüzden arada kalmak, tek gidiş bileti kesilmiş bir yolcunun dönüşünü beklemek gibidir, raylar ve o tren elbet dönüşü hatırlatır ama o vagonlar gideni asla geri taşımaz, o yüzden tek gidiş biletli yolcu çoktan ulaşması gereken istasyona ulaşmıştır, dönmek de onun için zordur. Bu yüzden artık bu istasyonu terk etme zamanıdır...

Arada kalmak yaralamakta, umutsuzca umut etmek yormakta, o yüzden geminin yeniden açık denize dönme zamanıdır...

Bu yüzden önce parçaları toplamak gerek...

Ona özel açılan özel alanlar özenle kapatılmalı çünkü bu alanlarda hala yaşayanlar var, özenle kapatılıp, dip derinliklere taşınma zamanı...

Arkasından gelen, somutta var olan her özel şey özenle toplanmalı çünkü her nesne, o alanın yeniden yaşam bulması riskini de içinde barındır, bir koku, bir ses, bir görüntü bir düşün yeniden yaşam bulması, yani yeniden parça toplama işini...

Bu kadar ağır iş yapabilecek durumda değilim de defa, o yüzden hızla parçaları toplamalı ve cinayet mahalinden uzaklaşmalayım, çünkü bu biletin tek yönlü olduğuna kendimi de inandıramadım ama bunu tartışacak kadar da gücüm yok...

Son büyük sarsıntıdan çıkış da zaman aldıydı ama bu kez farklı. Neden ve niçin bilmiyorum ama bu kez kendimle olan kavgada bile bir tuhaflık var...

“Zorlama, yalvarma, talep etme, rica etme, tehdit etme, yumuşatma, çaresiz bırakma, ikna etme, tepesini attırma vb...

bütün bunlar kişilerden birinin öteki kişi üzerinde bulunduğu eylemlerdir yani egemenlik kurma, giderek baskı biçimleri...

Bunlara ilişkide yer olmaması gerektiği şundan belli ki, bütün bu eylemler tek yönlüdür; karşılıklı değil: kişilerden birinden öbürüne yönelik: onu ‘nesne edinen’ eylemler” diyor Oruç Aruoba ve haklı kimsenin kimse üzerinde egemenlik dayatma hakkı yok ama gideni de geri çağırmanın şekli ne olacak?

Yarım kalanlar ve sorulara cevaplar aramanın şimdi zamanı değil, çünkü artık yeni gelene bir kez daha merhaba deyip, açık denizlere dönme zamandır...



Her giden, kendi nedenlerince gitmiştir

                         Her kalan da kendince nedenleri ile...

Her giden hem zorunlu olduğuna kendini inandırır hem de haklı

Her kalan da kendinin haklı olduğuna inandırır kendini, gidenin de zorunluluğunu anlamaya çalışır...

      Her kalan kendince en ağır yarayı almıştır

Gidense kendince en ağır yaralıdır...

Ama gerçekte iki ayrı mekanda ama belki de ayni zamanda, yaralar ağır ağır sarılır ve düne ait akla gelenlerle dudaklara yansıyan tebessüm bir suç gibi gizlenir, çünkü acı verir, yasaklanır / hatırlamak kanatır, kimsenin kan kaybına tahamülü yoktur...



Yeni parantezlerin açılması zamanıdır, kimbilir yeni gelen gün denizden çıkıp gelecek yeni umutlara gebedir, şimdi martılarla sohbet zamanı, deniz kızları ile randevulaşma, umudu yeniden kurma zamanıdır...

Bir kez daha yeni gelen güne en sıcağından merhaba deme zamanıdır...

4 Ağustos 2004

Barışa doğru MARŞ MARŞ


Ne günlerden geçiyoruz ama…
Gelecekte nasıl anlatacağız bugünleri kimse bilmez…

Çocuklarımıza, torunlarımıza bugünleri anlatırken alınlarımızdan süzülen ter damlacıklarının sıcaktan değil, sıkıntıdan olduğunu nasıl söyleyeceğiz?…

BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan, ‘barışçı bir başbakanı düşürmeye gönlünün el vermediğini’ söylüyor…

Barış ne demek?

Birleşmeyi desteklemek ne demek?

Kaç aylık hükümetçilik oyununda neler yapıldı? Neler başarıldı? Başarılanlar biz Kıbrıslıları daha da ayıran mı, birleştiren mi işler?

Kayıplarla ilgili tek adım yok, yerel basından öğreniyoruz, uzmanlar adamızda, Kıbrıslı Türklere ait Alüminyo’daki mezarlık açılmış ama kimse gidip kan vermediği için DNA testlerine başlanamıyor, bu yüzden kimlikleri tespit edilemiyor. Ayni şekilde benzer sorun Dohni için de geçerli…

Kimi Kıbrıslı Rumlar kayıp yakınlarının yerini aşağı yukarı biliyor, izin verilse gidip elleri ile koymuş gibi bulacaklar ve en azından acılı bir yürek kısmi de olsa rahatlayacak, bir demet çiçek koyup, bayramdan bayrama ziyaret edebileceği bir mezarı olacak. Ama ‘barışçı’ başbakan ne Kıbrıslı Türk, ne de Kıbrıslı Rum kayıp yakınlarının acılarını anlamak, onlar için bir şey yapmak istemiyor. Hatta inşaat için yapılan kimi kazılardan çıkan cesetler de apar topar paketleniyor, gelecek yüzyılda açılmak ya da hiç açılmamak üzere…

1975’de uluslararası anlaşmalara imza atıyoruz kuzeydeki azınlıkların insanca yaşamasına izin vereceğiz diye ama 21. yüzyılda bile, kendi okullarında kendi dillerinde eğitim görmelerini yasaklayabiliyoruz…

‘Barışçı’ başbakan sanki lütufmuş gibi yıllar sonra ortaokul açılmasına izin verdiklerini açıklıyor ama çalışmaması için ellerinden geleni yaptıklarını da gizle(ye)miyorlar. Dünyanın neresinde bir ortaokul dışişleri bakanlığına bağlı çalışır ki?

Ama bu zihniyet yeni değil, kuzeydeki etkinliklere katılmak isteyen Rumlar deyilmiydi ki ‘barışçı’ içişleri bakanlığı tarafından yabancı sayılan?

Yani onlar yabancı ve bu yabancıların işlerine Dışişleri Bakanlığı bakacak…

Peki dışişlerinin yönettiği bir okula güneyden öğretmen atanmasının sorun olacağı bilinmiyor mu? Yoksa zaten atanamaması için alınmış bir tür önlem mi bu?

Yeni okula ne gerek, var olan okulda bir sınıf da Kıbrıslı Rum öğrencilere verilse, teneffüste tüm öğrenciler hep birlikte oynasa, ayni kantini paylaşsa, öğretmenler kahvelerini birlikte yudumlasa dersek bu coğrafyada hayin sayılırız, ve bu yüzden ‘barışçı’ başbakan onları köyün en ücra köşesine yaptığı okula kapatacak, sanki vebalılar gibi... Kazara Kıbrıslıların birlikte yaşayabileceği ispatlansa, Türk tezleri yerle bir olacak, bu yüzden ‘arı’ mekanlar yaratılmalı, Türk’ün olduğu yere yabancı koymak kabul edilebilir bir davranış olamaz, mozaik değil ‘mermer’ olan kültürümüze de ayıp olur…

Okul sorunu deyip de geçmeyin, bu işin özü aslında bir tür etnik temizliktir. Yıllardır okul sorunu çözülemediği için Karpaz’daki Rumlar çocuklarını güneye gönderiyorlar, gidip güneyde okulu bitiren hemen askere alınıyor, askerliğini yapana ise bir daha kuzeye geçiş izni kuzey makamları tarafından verilmiyor. Çocuğu güneyde, kendi kuzeyde ailelerin çoğu, malı mülkü bırakıp göçüyor güneye, beş altı ay içinde dönmeyenin evine ise kuzeydeki rejim el koyuyor. Gidenin ne dönecek evi oluyor, ne hali, zaten annenin babanın yüreği çocuğunu bırakıp dönmeye de müsait olmuyor. Ve, Bu kısır döngü yıllardır sürüyor. Otuz yılda, savaşın bile yerlerinden edemediği Kıbrıslı Rumların sayısı binlerden yüzlere düşmüş, eğer sorun çözülmezse ölenlerle birlikte kuzey coğrafyadan silinmeye doğru gidiyorlar… Savaşın bile yerlerinden edemediği Kıbrıslı Rumlar önce anılarda kalacak, sonra o da hatıralarda bile yavaş yavaş silinecek, gün geldiğinde bu adanın ortak bir yaşamı olduğunu kimse hatırlayamayacak… Hatırlanmaması için ellerinden ne geliyorsa da yapıyorlar zaten… Kuzeyde, Kıbrıslı Rumlara, Ermenilere ve Maronitlere ait ne kadar sembol varsa, bir bir sistemli olarak yok ediliyor, yer adları değiştiriliyor, kimi Kilise zamana meydan okuyamıyor kimisi ise ‘büyük insanlığa’ direnemiyor… Mezarlıklar ise çoktan tarla olmuş, arsa olmuş yerlerini bilenler bile hatırlamıyor, bulamıyor… Daha 30 -40 yıl öncesine kadar var olan bu coğrafyadaki ortak kültürün izleri bir bir silinmekte, hızla, ‘yabancıdan’, ‘diğerinden’ arındırılmış yaşamlar kurulmakta…

Yeni yıkımlara ise ‘barışçı’ başbakan onay veriyor, gençlere arsa açmak için Kıbrıslı Rum köylerindeki evler medya ordusu eşliğinde bugünlerde yıkılıyor. Belki de daha dün evini yada akrabalarının evini yaşlı gözlerle ziyaret etmiş bir Kıbrıslı Rum, ertesi gün ‘barışçı’ bakan öncülüğünde yıkım haberlerini gazetelerden okuyor. Hani Annan Planı ile biz bunların bir kısmı Kıbrıslı Rumlara iade edecektik?

Girne ve İskele bölgesinde Kıbrıslı Rumlara ait mülklerin üzerinde talan göz göre göre sürüyor, hani bunlar için Komiteler kuracak, mal mülk değişimini, tazminat işleri yapıp uluslararası hukuğa uygun çözmeye çalışacaktık? Yeni oldu bittiler yaratıp, daha fazla Kıbrıslıyı karşı karşıya getirmek Kıbrıs’ta çözüme ne kadar yardımcı olur, olacaktır?...

Kara mayınları hep savaşın sembolleri oldu. Araştırmalar ispatlamıştır ki kara mayınlarından asıl büyük zararı gören bugüne kadar hep siviller oldu. Bu yüzden kara mayınlarının yasaklanması için dünyanın onlarca yerinde kampanyalar sürüyor. Kıbrıs’taki kara mayınlarının temizlenmesi için BM uzmanlar gönderdi, AB fon ayırdı, Kıbrıslı Rum yöneticiler biz varız dediler ama ‘barışçı’ başbakan bu konuyu bile çözemedi. Çözememesi onu komik duruma da düşürüyor. Bostancı’ya açılması düşünülen yeni geçiş noktasındaki kara mayınlarından dolayı yeni yol yapılmasını önerebiliyor. Ağlanacak halimize gülsek mi, ağlasak mı bilinmez…

‘Barışçı’ başbakan geçiş noktası için psikolojik savaş da veriyor. Hep düz alanda kapı açılmasını öneriyor, tartışıyor. Herkes pratikte ne kadar işe yarayacağını bildiği için Lokmacı Barikatının açılmasını istiyor ama onu açmak yürek ister. Lokmacı Barikatındaki duvar 63’den beri Kıbrıslıyı ayıran Avrupa’nın ortasındaki son duvarın en görkemli parçası… Ucundan yıkılmaya başlansa tıpkı Berlin’deki gibi,hani oradaki Duvarının yıkılışını da kimse durduramamış bir geceden tümden aşağıya indirilmişti ya, bunun da akıbetinin ayni olmasından korkanlar, en azından kafalarında yıkılamayan duvarların sembolü olarak Lokmacı’yı son kale olarak savunuyorlar… Ama nafile, tüm eskiyenler gibi duvarın da günleri sayılı, ama onu son günlerinde savunmak da ‘barışçı’ başbakana düştü…

Annan Planını kabul ettik ya ne yapsak hakkımız, çünkü en büyük barışçı biziz…

20 Temmuz günü tankların, topların namlularını ‘düşmana’ çevirip tüm şehirlerin sokaklarından askeri adımlarla Türklüğümüzü höykürerek geçişimizin haklılığı da buradan geliyor… ‘Düşman’a korku salmak için koca koca savaş gemileri getiriyoruz Girne Limanına, namlularını gene ‘düşman’a çeviriyoruz, gök yüzünde acı acı savaş uçakları uçuruyoruz, Kıbrıslı Rumlara ne kadar savaşçı bir ordumuzun olduğu hatırlatıyoruz ve ‘barışçı’ başbakan namluları ‘düşman’a çevrilmiş askerleri, tankları gururla selamlıyor, hakkımız değimli tüm bunlar, biz evet demedimiydik?

Barışa doğru askeri adımlarla mehteran eşliğinde giderken, kimileri ‘barışçı’ hükümeti korumaya alabiliyor.

Yapıyormuş gibi görünürken yıkanların gölgesinde geçiyor günlerimiz, gene kararlar Ankara’da alınıyor, gene derin devlet baş aktör, ama vitrinde ‘barışçı’ başbakan ve neyi temsil ettiği belli olmayan vekilleri var, hükümetçiliği tartışıyorlar…

Yani oğlum, kızım, nasıl anlatsam size bilmem, siz bu satırları okurken belki bizi sonsuza kadar bölünmeye götürecek olan politikaların altında hem kuzeydeki, hem de güneydeki ‘barışçılar’ın imzası olacak, belki de sizin bu satırları okuyamamanıza sebep olacak savaşın da mimarları ‘barışçılar’ olacak, hani yapıyormuş gibi görünürken yıkan ‘barışçılar’…