27 Ocak 2006

İmparatorluk değil tam demokrasi

Haziran’da yerel seçimler var ve şimdiden herkeste bir ‘aday’ bulma telaşı başladı. İttifaklar konusunda da yazılar yazılmakta, şu parti şu partiyle görüştü, görüşüyor diye…
Hedef belediyenin başına birini getirmek olunca, isim önemli oluyor. ‘Yerel seçimlerde, politik kimliğin değil bireysel kimliklerin öne çıktığından dolayı önemli olduğu’ gibi teorilerle de süslenince ‘adayın’ önemindeki tabloyu görmek daha kolay oluyor!
Peki projeler? Onlar için de kalabalık laflar edilmeye yakında başlanır. Neler yoktu ki bir önceki seçim süreçlerinde!… Zaten belediye hizmetlerinde ne kadar yaratıcı olursanız o kadar çok oy da alabilirsiniz ki bunların gerçekleşmemesi veya imkansız olması da sorun değil, yeter ki öyleymiş gibi, yapabilecekmiş gibi hareket etmek yeter…
Bu dönemde toplanamayan çöpler, yapılamayan yollar, olmayan kanalizasyon ve daha diğerleri hep kavga sebebi olacak, nasıl olsa belediyecilik bu olsa gerek…
Ama madem budur, niçin yerel yönetimden bahsederiz? Ortada yerelden bir yönetim yok ki!
Ortada olan imparatorluk sisteminin varlığıdır. İmparatorluğun başı ‘belediye başkanı’dır ki ne kadar demokrasi uygun görürse o kadarı ile yerel tebaaları yetinir. İmparator yada başkan da diyebilirsiniz, nereye nasıl hizmet götüreceğine kendi karar verir ve uygular. Biraz demokrat gibi gözükmek isterse arada sırada Belediye Meclisi ile istişare yaparmış gibi yapılır, niçin dert edersiniz anlamam! Biraz daha fazla demokratmış gibi yapmak için, bölge toplantılarını ilk seçildiğiniz zaman yaparsınız, olur biter. Zaten biri size bir şey dayatabilir mi? ‘Sıkarsa’ dayatsın. Nasıl olsa buraların imparatoru sizsiniz…
Amaç imparatoru belirlemek olunca, elbette isimler önemlidir. Herkesi cezbedecek, medyatik isimleri aday göstermek gerekir. Hangi partili olduğunuz önemli değil, eğer şimdikine karşıysanız ve kaybetmesini istiyorsanız ideolojiniz de uymasa diğeri ile işbirliği yapabilirsiniz, eğer demokratikimsitrak bir aday bulup kazandırırsanız, demokratikleşme zaten kendiliğinden gelecek(mi?)…
Peki bu dikey bir ilişki şekli değil mi? Yani yukardan aşağıya ne zaman demokrasi indi de, belediye başkanı demokrat olunca şimdi olacak?
Bunun yanında Haziran seçimlerine yalnızca belediye başkanının seçimi gibi bakanlar ne kadar gerçek demokrattırlar?
Yerelden demokrasinin önemli örneği Porto Alegre’dir. Katılımcı bütçe burada uygulanması ile gündeme girdi, yerelden yönetim deneyimleri buralarda gelişti. Mahalle komitelerinde, bölge komitelerinde alınan kararlar ile yönetildi Porto Alegra. Neyin öncelikli olduğuna, acil neyin yapılması gerektiğine ve paranın toplanmasına bu komiteler, meclisler ve bunların temsilcilerinin oluşturduğu üst organların karar verebilmesi ile imparatorluk yönetimleri yerini katılımcı yerelden yönetimlere bıraktı.
Peki bizde? İsterse parkın bilmem kaçına el koyup yol yapmaya, isterse bilmem hangi bölgedeki yol yapım çalışmasına tek adamın karar verebildiği koşullarda katılımcı bir yönetimden bahsedilebilir mi? Belediye meclisi ne yapabilir ki? Yerel organları olmayan bir şehirde, bir meclis üyesi ne kadar etkin olabilir ki?
Katılımcılığı hiç sevmedik, hep ters geldi bize çünkü hep en iyiyi bizim bildiğimize inandık, ‘nasıl olsa biz yaparsak olur ve en iyi olur’ diye düşündük, bu nedenle Haziran seçimleri yerel yönetim seçimleri değildir. Bu basbayağı belediye başkanları ve çetesi seçimleridir, bu yüzden her partiye düşen bir imparatoru aday çıkarıp desteklemektir…
‘Hangi partili olduğu önemli değil, yeter ki şu imparator değil de biraz daha ‘şöyle’ olan kazansın’ diye bir düşünce ile girilecek her seçim başından kaybedilmeye mahkumdur. Zaten ‘cumhurbaşkanı’ değişikliğinde yaşamadık mı? Giden ve gelen arasında saç teli sayısı dışında fark görebilen var mı?
Ama bundan da bir şey öğrenemeyen siyasi oluşumlar, başkan ve çetesi seçimlerine ittifaklarla katılmak için olmadık manevralara yakında başlarla…
Her seçim dönemi olduğu gibi YKP, bu seçim sürecini de kendi koşullarında değerlendirip kararlar üretecek ve beşi bir aradalara alternatif üretebileceği oranda da bu süreçten başarılı çıkabileceği bir gerçek ama diğer bir gerçek de YKP’liler için ittifak koşullarının imkansıza yakın olmasıdır. Çünkü katılımcı bir yerel yönetim için imparatorluk yarışı değil, önce imparatorluklara karşı mücadele etmek gerekir, yani çözüm
‘imparatorlukta değil katılımcı, tam demokrasidedir’…

22 Ocak 2006

Şu bizim sosyal demokratlar

Sıkıntı var…
Kendi içimize o kadar kapandık ki her şeyle bağlantımızı kopardık… temel insan hakları ile ilgili hiçbir ilgimiz kalmadı, temel özgürlükleri anlamak bile istemiyoruz. Bunca olup bitene rağmen hala kendi kendimize yakıştırmalardan da geri durmuyoruz.
5 Ocak tarihli Ortam Gazetesi’ndeki köşesinde TKP Genel Sekreteri Mehmet Davulcu “TKP hep doğru parti oldu” demiş; ki bu yazı, bizim, “Sol mülkiyet konusunu nasıl anlamalı?” başlıklı yazımıza cevap niteliğinde olsa da üstümüze almıyoruz; ve sıralamış gerekçelerini. Bunları durup analiz etmenin pek bir anlamı olmayacak, ‘yahu bunların çoğunu tek TKP mi yaptı?’ sorusuna gene yuvarlak laflar verileceği için gereği de yok. Ancak burada mülkiyet konusunun yeniden üzerinde durulması dikkat çekicidir. TKP, Aresti davasının “Kıbrıs Türk halkının son derece aleyhine olduğunu tespit etmiş”, yani? Sonuç? TKP’nin resmi olarak bir kez daha savaşta elde edilen ganimetin ‘aklanması’ yönünde tavır belirlemesinin ‘solculuk’la ilgisini kimse sorgulamayacak mı? Silah zoru ile el konan mülk konusunun, yani ganimetin tartışması mı olur? Hade bu konuda TKP ile anlaşamadık, ya Avrupa Birliği? Bir üst paragrafta AB’yi ilk savunan ve programına alan TKP’den söz ederken, AB’nin yurttaş hakları üzerine kurulmuş olmasını hiç mi fark etmediler? Aresti’nin bir AB yurttaşı olarak haklarını çiğneyerek mi TKP, AB politikası üretecek?
Aresti’nin AİHM’deki mülkiyet davası kararının, ‘Mağusa Mahkeme kararı ile temyiz edilmesi’ açıklaması ile TKP nereye varmak istiyor? Ne diyor Davulcu ,“Mağusa Kaza Mahkemesi’nin Maraş’ın Kıbrıslı Türklere ait vakıf malı olduğu kararında kabul ettiği belgelerin temyizde kullanılması önerilsin”, yani Osmanlı’ya ait olan mallar, Türk’ün, yani bizim, bu mantıkla başka bölgelerle ilgili davalar da açalım ve Osmanlı’nın olduğunu, yani Türkler’in, yani bizim olduğunu ispatlayıp geri alalım. Tabi burada küçük bir sorun var, bu davalarda sınırımız neresi olacak, Davulcu uygun görürse Viyana kapılarına kadar dayanıp, oralarda Osmanlı ‘vakıf’ mallarının Türklerin, yani bizim olduğu yönünde davalar açalım ve oraları da geri alalım. TKP gibi bir ‘en doğrucu’ partinin vardığı nokta, yüz yıldan fazla bir süre önce bir Osmanlı Paşasının padişahtan mal kaçırmak için kurduğu bir vakfa vakfettiği bir arazinin kayıtları ile Maraş’ın ‘Türklüğünü’ ispatlama görevi! Yalnız gözden kaçmasın diye hatırlatalım, bu davayı gündeme taşıyıp, bu abuk subuk davanın açılmasını sağlayanlar UHH’cılar, Volkan’cılardı ki TKP onlardan bu bayrağı devralıp onların bıraktığı yerden Maraş’a bir kez daha ‘Türk’lük tabelasını dikebiliyor, ne denebilir ki?!
TKP bu ‘sağcı’ yaklaşımında da ısrarcı ki 8 Ocak tarihli Ortam Gazetesi’nin manşeti; ‘Geliyorlar!’… Kim? Kuzeyde tapulu malı olan Kıbrıslı Rumlar. Peki Ortam’da Volkan’lık manşet niye? Kıbrıslı Rumlar eğer düşmanımız değilse bu manşet niye? “Geliyorlar!”, yani ‘gereken önlemi alın ve gelmesinler’ demenin çağrısı yine Davulcu’nun köşesi ile desteklenmiş, “tüm zamanlar için geçerli olan evrensel kural çağımızda da geçerlidir; devlet kurmak için toprak sahibi olmak gerekir” diyor. Tabi hakkını teslim etmek gerek, “Kıbrıs Türk halkının kuzeydeki toprak oranının yüzde onbir civarında olduğu biliniyor” demeyi de ihmal etmiyor, yani ‘el konması’ gereken toprak miktarının çok değil(!), yüzde 18 olduğu söylüyor, ki buradan anladığımız; ‘devlet kurmak için toprak gerek ama yüzde 11 de azdır’ o yüzden kuracağımız ‘devlet’in devlet olabilmesi için ihtiyaç olan, AB yurttaşlarının haklarını çiğneyerek de olsa, yüzde 18’lik bir toprağa daha el koyup devlet oluşturmaktır. Bu olmazsa ne olacağını Davulcu yine kendisi kelimelendiriyor, yazdığı şekli ile aynen; “evli, evine köylü, köyüne evi, köyü olmayanlar da furma dibine”, yani AİHM kararını bir ‘felaket’ olarak topluma sunup, harekete geçme çağrısı yapılıyor.
Dedik ya AB’ci olduğunu iddia edip, Avrupa Konseyi’ne bağlı olmasına rağmen, AB için de önemli bir hukuksal organ olan AİHM’e karşı mücadele çağrısı yapmak da bizim aslan sosyal demokratlara düşer deycem ama bu sosyal demokratlardan Türkiye’de de çok…
Bir Deniz Baykal’a bakıyorum, bir Akıncı’ya, bir de Davulcu’ya, yok aslında birbirlerinden farkları, hepsi aslan sosyal demokrat, ne sosyal, ne de demokrat olamamış ama bol tarafından ‘Türkçü’ halinden…

6 Ocak 2006

Bir yıl böyle geçti

Herkes kendince bir yılı değerlendirmekte…
Sol soslu demokrat hükümetin yaptıklarını, onların ajanslarından, onlara yakın gazetelerden okumakla yılı anlamamız olanaklı değil…
Nerden başlamalı, acenta seçimlerinden ve acentabaşının değişiminden mi başlamalı bilinmez…
Acentabaşı değişmiş…
Ne değiştiğini kim anlatabilir?
Acenta seçimlerinden sonra yeni lokal hükümetin, SALT yada Türkçesi ile Türkiye’nin yerel alt yönetimi olmadığını, Türkiye’nin acentası gibi hareket etmediğini kim söyleyebilir?
TC Elçiliği önünde her gün kuyrukta bekleyen yüzlerce kişinin Türkiye’nin herhangi bir ilindeki vali konağının önünde bekleyenlerden ne farkı var? Elçilik mi, vali konağı mı? Fark gören var mı? TC Yardım Heyeti’nin, yerel alt yönetimi temsilcilerini de atlayarak, belediyelerle işbirliği geliştirmesini kim, nasıl yorumlayacak? TC Yardım Heyeti’nin Sektör sorumlularının imzaları olmadan TC’den gelen yardımdan tek kuruş harcama yapılamamasını, kendine bakan denmesini uygun görenlerin üstünde yer almasını nasıl kelimelendireceğiz? Sivil Savunma Teşkilatı’nın hala daha aysbergler gibi büyük kısmını yerin altında saklamasını, radyosuyla, iletişim araçlarıyla sivil yaşama direkt askeri müdahalede bulunmasını kim açıklayacak?
Tüm bunların hala daha ayakta kaldığı koşullarda ‘demokrasi gelişiyor’ mu diyeceğiz?
Bu sene de Lefkoşa sokaklarından tanklar, tüfekler geçti. Yine 40 bin asker muhtelif şekillerde yollara dökülerek kendilerini bir şekilde hatırlattılar. Yine askeri törenler medyanın baş köşesinde yer aldı, yani askeri bir rejimle yönetilmenin tüm ağırlığı bu yılın da üstüne çöktü, yine de sivilleşiyor muyuz?
KTHY çalışanları Ercan (Timbu) Havaalanı içinde özel tim tarafından döne döne dövüldü, KTOEÖS grevi döne döne ezilmeye çalışıldı, DAÜ-SEN’ciler kendi üyelerinin lincine uğratılmaya çalışıldı ve sol soslu medya ‘tam da turizm sezonda eylem mi olur’, ‘tam da sınavlar sırasında grev mi yapılır’ manşetleri attılar, bu mu ‘emeğin en yüce değer’ olması? Eylem dediğin kimsenin olmadığı saatlerde, mümkünse gece yarısından sonra mı yapılmalı?
Ülkede hiçbir işgücü planlaması yapmadan, Kıbrıs’ta yaşayan insanların emek alanlarının tespitine gitmeden, ülkeye bir şekilde girmiş, yıllarca kaçak yaşamış insanlara, hiçbir kritere tabi tutmadan çalışma izini verilmesi mi zafer? Peki bu ülkenin gençleri? Bu ülkenin insanları? Bunca çalışma izni dağıtılırken soran oldu mu ki, ‘bu meslek dallarında işsiz kaç kişi vardır ama ucuz işgücünden ötürü çalışamıyor’ diye? Sol soslu hükümetin emekten yana uygulaması bu mu?
Yerel yönetimin bütçesi de geçti, kim neyi sordu? Kamu yararı olan hizmetlerin ücretsiz olmasını kim talep etti? Hade onu unuttular ya hükümetçiğin harcamalarını kim kontrol etti? Bütçede olmamasına rağmen hükümet ‘bütçeden’ paralar harcayıp yeni geçiş noktaları inşa etti, bu transferi nasıl yaptı? Yürütmenin, yönetimin kararı olmadan, yani bakanlar kurulunun, meclisin kararı olmadan böylesi işler yapmaya hakkı var mı? Gerçekte bir meclis var mı? Eline, belli aralıkla gelmesi gereken raporlarla denetleme görevi yapması gereken vekiller, bu raporların çoğunun gelmemesi veya gelenlerin de işe yaramamasına rağmen eğer kendilerini inkar edercesine her şeyi hükümetçiğe havale etmişse gerçekten meclis ve vekilleri var denebilir mi?
Her gün kavgacı bir ses tonuyla ‘gavurlar’, ‘rumlar’ diye açıklama yapanlar mı barışçı? Geçiş noktası açılmasını bile kavgaya dönüştürebilen başka bir liderlik olabilir mi? ‘Sıkıysa açsın’ gibi açıklamalarla mı çözüm bulacağız? 3 Ekim yanaşıncaya kadar Türkiye’nin ağzına bakıp kımıldamadan oturanların, arifesindeki ataklarına çözüm girişimi mi deyeceğiz?
Çok zor bir yıl geçti, çok…
***
Güney coğrafyasından da karamsar resimler düştü belleklerimize..
Aynı şekilde, Larnaka havaalanındaki eylemi de oradaki sol soslu hükümet ‘bu saatte eylem mi olur’ diye eleştirdi, orda da eylemciler tartaklandı…
Orda da sokaklarda tanklar, tüfekler yürüdü..
Orda da geçiş noktaları konusunda kavgalar çıktı…
Umutlu bakmak için yarına, çok iyi bir yıl değildi…
***
Yeni Kıbrıslılar yine varlarını, yoklarını ortaya koymaya çalıştılar, umutsuzluğu umuda çevirmek için…
20 Şubat’ta acenta seçimine hayır dediler…
17 Nisan’da acentabaşı seçime de hayır dediler…
Eylemleri ile toplumun gündemine bir slogan daha getirdiler: “sokaktan iktidara”…
Ledra konusu var gücü ile tartışılırken Aralık’ta, yaptığı ‘silahsızlandırılsın’ açıklaması ile bir kez daha kendi gündemini dayattı, kamuoyunun ve siyasetçilerin gündemini değiştirdi…
Kıbrıs sorunu konusundaki açmazın aşılması için yeni önerilerini açıkladı ve sivil toplum örgütlerine ziyaretlerinde bunları tartıştırdı…
Umutsuzluğun olduğu her yere umudu ile gitti, şovenizmin olduğu her yere ‘halkların kardeşliği’ sloganını taşıdı, teslimiyetçi, pasifist hareketlere karşı direniş çağrılarını hiç eksik etmedi ama gücü kadarını, olanakları kadarını yapabildi…
***
Zor bir yıldı, yine de yeni geleni dönüştürmek elimizde…
Dünyanın dört bir yanından direnenlerin zaferleri yansımakta haberlere, Bolivya en son geleniydi…
Neo liberallerin kalelerinden, Dünya Ticaret Örgütü toplantısından ötürü,Hong Kong’da bir araya geldi küresel saldırıya karşı direnenler, DTÖ icazetli politikacıları orda da yalnız bırakmadılar inatçı eylemleri ile…
Komutan yardımcısı Marcos ‘öteki kampanyayı’ başladığını ilan etti, bir kez daha maskenin ardındaki yüzleri ile yaşama gülümseyerek, ‘silahlı olduğumuz için bizim kontrolümüzdeki bölgelerde demokrasi gelişmiyor, katılımcılık sağlanamıyor” dediler ve kontrolleri altındaki tüm bölgelerdeki yönetimlerden çekildiklerini açıkladı. Ve yollara düştüler bir kez daha Meksika’yı değiştirmek için, bu kez silahsız… ve peşlerinde, yürekleri ellerinde binlerce zapatista taraftarı…
Latin Amerika tarihi değişiyor, Avrupa’nınki de öyle… Avrupa Sol Partisi ilk kongresini gerçekleşti ve bir kez daha ‘başka bir Avrupa mümkün’ çağrısı yaptı, tüm neo-liberal dayatmalara karşı… Bu Nisan’da Atina’da buluşuyor Avrupa Sosyal Forumu, yürekleri ve inatçı mücadeleleri ile ‘başka bir dünya mümkün’ diyenlerin buluşması..
***
Kıbrıs’ı da değiştirebiliriz…
Ankara’nın acentasına karşı, Dünya Ticaret Örgütü icazetli yönetime karşı biz de sokağı kazanabiliriz…
Bugünü değiştirmek mümkün, yeni bir Kıbrıs mümkün; yeter ki isteyelim…
Yeter ki isteyelim, kazanan biz olabiliriz…

30 Aralık 2005

Sol mülkiyet konusunu nasıl anlamalı?

Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyaset anlayışı kirlenmiş durumdadır. Kimin neyi nasıl söylediğini incelemeden, hamasi nutuklara bakarak ‘bunlar da solcu, bu da solcu hade birleşin’ gibi yaklaşımlar bugünün koşullarında ‘saf’ önerilerdir. Siyasette fazla saf olmak bir anlamıyla birilerinin sizi kullanmasına da fırsat verir. Bu yüzden YKP, işbirliği ve ittifakları denerken hep gözünü dört açıp, derdini anlatmaya çalıştı ama bunda ne kadar başarılı olabildi, bunu söylemek güç. Hala daha ‘bölündünüz, birleşin’ diyenler çoğunlukta olduğuna göre tam olarak derdimizi anlatamadık…
CTP ve BDH ile çok ayrı noktalara düştüğümüz kesin, bunun defalarca tekrarlanmasının çok bir yararı yoktur. Akıncı’nın yalnız bugün söyledikleri değil, dün de yaptıkları ile değerlendirildiğinde imkansızlık katlanmaktadır. UBP-TKP koalisyon dönemini unutarak, PEYAK’ı hatırlamayarak, ‘yıkım paketini’ aslanlar gibi savunup, grevlerin, eylemlerin önünü açan tavırlarını yok sayarak Akıncı’yı anlamak mümkün değildir. Hade bunlar eski konular, ki 98 ne kadar eskiydi, bu ayrı bir tartışma, BDH’nın kuruluş süreci de mi eski? Tüm bunlar değerlendirildiğinde ‘BDH ile olan nasıl bir ilişki kurulabilir’in cevabı ortaya çıkar. Bunlarsız konuyu anlamının olanağı yoktur.
Geriye kalanlar?
Herkesin kafası burada karışmakta… TKP bu noktada ilk akla gelen partilerden biri. Son dönemdeki açıklamalara baktığımızda, TKP’nin aklının karışık olduğunu görürüz. Bu yüzden kritik durumlardaki TKP’nin tavrı belirleyicidir. Örnek olarak son mal mülk yasasındaki TKP tavrı önemlidir. 17 Aralık 2005 TAK Haber bültenindeki şekli ile TKP Başkanı Angolemli: “TKP’nin, “dayatma mülkiyet yasa tasarısına” şiddetle karşı olduğunu kaydeden Angolemli, bu tasarının yasalaşmasının, Kıbrıs Türk halkının kendi yurdunda topraksız kalmasına varacak bir sürece kapı açacağını, toprağı olmayan halkların egemenlik hakları da bulunmadığını, buna bağlı olarak devlet kurma hakları da olamayacağını” söylemiş. Böylesi bir açıklama hangi sol parti tarafından yapılabilir? Toprağa dayalı egemenlik talebi yeterince itici bir açıklama ama bunu tartışmadan önce bu toprağın nasıl elde edildiği konusu daha önemlidir. Askeri bir operasyonla Kıbrıs’ın kuzeyinde bir bölgede yeni bir durum yaratılmıştır. AİHM kararına göre buradaki idare SLAT’dır yani Türkiye’nin yerel alt yönetimidir. AİHM’de Kıbrıs’ın kuzeyine yönelik alınan tüm kararlarda bu ilke uygulandı. Yalnız çok bilinen Louizidu kararında değil, Ahmet An ve Kutlu Adalı davalarında da bu ilke doğrultusunda Türkiye mahkum edildi. Aresti davası da bu ilke üzerinden sonuçlandı. Yani ortada suç var ve suçlu Türkiye çünkü buradaki Yerel Alt yönetimden sorumlu. Peki Angolemli ne diyor, bu topraklar bizim (TÜRKLERİN), bizim olması gerekir ki devlet kuralım. Yani Fetih zihniyetinin kutsanması… Bir coğrafyanın askeri operasyonla elde edilmesi ve sonrasında ‘bizim’leştirilmesi özellikle Cenvere Konvensiyonu ile 50 yıl önce, yani yasaklanalı çok oluyor…
Askeri operasyon size o bölgedeki nüfus yapısını değiştirme hakkı vermez, mülkiyet şeklini değiştirme hakkı vermez, sınırları değiştirme hakkı vermez yani hiçbir hak vermez, iddia etmek insanlığa karşı suçtur çünkü başkasının haklarını silah zoru ile elde etmeyi haklı görmektir. Özellikle mülk konusu Avrupa Konseyinin Konvansiyonlarına da girmiş, bir çok antlaşmada yer bulmuş bir konudur. Silah zoru ile yerinden ettiğin birinin mülkiyet hakkını da kaybettiğini iddia etmek savaş suçu işleyenlerle, uluslararası hukuğa karşı savaş açanlarla aynı cephede yer alman anlamı girer. O yüzden TKP bu açıklaması ile buradaki ‘biz’leştirme operasyonunu kutsayarak, uluslararası hukukla da çelişerek fetihçilerle yan yana gelebiliyor. Tabi bu arada mesajı fetihçiler hemen aldı ve cevaplarını verdiler. Yine TAK’ın 14 Aralık tarihli açıklamasına yansıyan haber “Mücahit Komutanları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Keskin tasarıyı reddeden UBP, MAP, BDH ve TKP’yi ‘yürekten’ kutladı”. TKP’nin 17 Aralık öncesi açıklamalarına bakarak Keskin kutlamasını yapıyor, herhalde 17 Aralık’taki açıklamayı görse iki kere kutlardı.
TKP yaptığı açıklamalarla Annan Planını da, iki bölgeliliği de anlamadığını, yada bizden farklı anladığını ortaya koymuş durumdadır. Bu açıklamalarla anlaşılan TKP için iki bölgelilik kuzeyde ve güneyde arı, saf Türk ve Rum bölgelerinin oluşturulmasıdır. Bu ırkçı bir yaklaşımdır. YKP geçici olarak, toplumsal koşullar uygun oluncaya kadar ve tarafların üstünde anlaştıkları hali ile kuzeyin dominant olarak Kıbrıslı Türkler tarafından, güneyin de Kıbrıslı Rumlar tarafından yönetilmesine onay vermektedir. Ama kuzeyin ve güneyin saflaştırılması Kıbrıs’ın birleştirilmesine değil, milliyetçiliğin güçlendirilmesine neden olur. Bu yüzden idarenin başında kimin olduğu önemli değildir. Kıbrıslılar idari bir bölünme olması gereken kuzey veya güney eyaletlerinden herhangi birinin istedikleri yerinde yaşayabilmelidirler. Yani Luricina, Yeşilırmak toprak düzenlemesi sonrası güney idare sınırlarında kalmasına rağmen, hiçbir Kıbrıslı Türk’ün buralardaki kendi mülkiyetlerini terk etmesine neden olacak koşullar yoktur. Referandum sürecinde Talat’ın dediği gibi ‘kuzeye geleceksiniz ve burada birlikte mücadele edeceğiz’ de ırkçı bir davranıştır. Federe devlette yurttaşların hangi eyalette yaşadıkları hiçbir zaman önemli olmadı, bu konu yalnız sağcıları ve faşistleri ilgilendirdi. Bu yüzden Kıbrıs’ın kuzeyindeki ‘sol’cular da bu konuda iyi düşünmelidirler.
Bununla birlikte basit bir matematik hesabı yaparsak, Kıbrıslı Türkler nüfus olarak 1974lere kadar yalnız yüzde 18 oluşturuyorlardı. Öyle olmamasında rağmen varsayalım ki toprağın da 18’i Kıbrıslı Türklere aitti. Buna bakarak kurulacak federasyonda eyaletin toprak oranı yüzde 29 olması öngörülmektedir. Yani yüzde 11lik büyüme… varsayalım ki global mal mülk kabul gördü, eğer kuzeyin yalnız Türklerden oluşmasını talep edersek, bu yüzde 11lik büyüme kimin haklarının gaspı olacak?
Ortada bir askeri operasyon vardır. Askeri operasyon sonrası fetihçi bir yaklaşımla kuzeyde belirli düzenlemeler de yapılmıştır. Bu düzenlemeleri kutsayarak siyaset yapmak, evrensel insan hak ve özgürlüklerini savunanlar için olanaklı değildir. Bunları eleştirmeden de siyaset yapmanın olanağı yoktur. Kıbrıslı Rum liderliği ile sıradan Kıbrıslı Rumu ayırmadan, ayırmayı bilmeden de siyaset yapamazsınız. Her bireyin hakları ve özgürlükleri ile var olması gerektiğini anlamadan da siyaset olmaz. O yüzden evinden askeri operasyonla atılan her Kıbrıslı Rum’un mülkiyet hakkının tartışılmadan kabulü ön şartı ile hareket etmeden ortak dil tutturmamız da olanaklı değildir. Kullanım hakkını öne sürerek hak ihlallerine kapı açmak da doğru bir yaklaşım değildir. Bu nedenle mülkiyet hakkı hemen iade edilmeli, kullanım hakkı ise her durumda ayrı ayrı ele alınarak, uluslararası hukuk göz önünde tutularak değerlendirilmelidir.
Bunun yapılması düşünüldüğü kadar zor değildir, ama önce kendimizi fetih anlayışından arındıralım, çağdaşlaşalım…
Siyasi partiler de kendilerine net bir yer seçmelidirler. Fetih bir hak değil, insanlığa karşı bir suçtur…

23 Aralık 2005

Bir köprü, bir siyasetçi, bir parti

Kasım ayının son haftasında, Ledra Caddesinin kuzey kısmındaki duvarın yıkılarak, yerine köprülü geçiş noktası yapılması tartışması süreci başlamıştı. Adeta açıklama yağmuru vardı. Hem kuzey, hem de güneyden köprünün boyut ve işlevine yönelik tartışmalar sürmekteydi. Ermu ara bölgede mi değil mi, altından ne geçecek gibi şeylerdi tartışılan…
Ve böylesi kısır tartışmanın ortasına Yeni Kıbrıs Partisinin bildirisi düştü. YKP, 5 Aralık’ta yaptığı açıklama ile net olarak bölgenin askersizleştirilmesini talep etmişti. Ama yerel gazeteler içinde, Afrika gazetesi dışında bu bildiriye haber değeri biçen olmadı. Afrika’nın bildiriyi manşetine taşıması etkisini gösterdi ve önce Esnaf ve Zanaatkarlar Odası köprüye karşı sesini yükseltti, sonra Akıncı öneriyi sahiplendi. Daha sonraki günlerde çeşitli yazar ve kesimler askersizleştirmeyi gündemlerine alıp tartıştırdılar. Akıncı bununla da kalmadı, bildirinin içindeki askeri birliklerin yaşam alanları dışına çıkartılması önerisini de kendi üslubu ile açıklamalarına yansıtmaya başladı. Ayni şekilde de güneyden de AKEL askersizleştirmeyi söylemine taşıdı.
Tanımın doğru hali ile, YKP olgusu bir kez daha hasır altı edilmeye çalışılmakla birlikte, önerileri ve fikirleri ile gündemi belirlemiş oldu. Artık kamuoyu köprünün kendisini değil onu doğuran koşulları tartıştırmaktadır. Yani YKP kendi gündemini dayatıp, kamuoyu yaratmış ama partinin adı gizlendiği için yine görünmez kılınmıştı…
Tam bu noktada bir siyasetçinin ‘köprü’ tartışmasındaki seyri incelemeye değer çünkü o, bu tip zigzagları hep çiziyor ama kimse bunu tartışmıyor…
Akıncı, tartışmanın ilk başladığı günlerde, 28 Kasım tarihli TAK bültenine yansıyan açıklamasında, askersizleştirmeden bahsetmeden “Lefkoşa İmar Planı hazırlanırken, Kuzey'de Arasta ve çevresi ile Güney'de Ledra Sokağı'nın yayalaştırıldığına ve bir gün barikatların kaldırılacağı ve trafikten arındırılmış yaya bölgelerinin birleştirileceğinin öngörüldüğüne işaret ederek, gelinen aşamada bu tarihi olayın gerçekleşmesinin söz konusu olduğunu” açıklamıştı. Güzel bir iyi niyet belirtisi olmasına rağmen somut hiç bir şey üretmeyen bu açıklamanın ardından Akıncı 1 Aralık’ta yanına eski bir askeri de alarak bölgeyi ziyaret etti. TAK’ın bültenine “1990'lı yıllarda bölgede askeri sorumluluk üstlenmiş BDH Girne İlçe Başkanı Halil Sadrazam” diye yansıdığına göre BDH’lılar, üst kadrolarında eski bir askerin olması ve halen daha bu kimliğini bir şekilde korumasını önemli buluyor ki yaptıkları açıklamalara yansıtıyorlar. Ancak sol siyasi oluşumların anti-militarist olması ile düşünüldüğünde, generalliğin kıyısından dönmüş, patlayıcı uzmanı bir askerin, yani sıradan olamayan bir askerin kadrolarında olmasını çelişki olarak görmüyorlar mı? Neysa, bu, bugünün tartışması değil, bu tartışmaya sonra devam ederiz,. BDH’nın üst kadrosundaki askerler, liberal demokratlarla ne kadar sosyal demokratçılık oynayacakları ayrı bir tartışma konusudur...
Akıncı’nın, 1 Aralık’ta köprü ziyareti sonrası yaptığı açıklama da ilginçti. Akıncı, "bu yolun köprü ihtiyacı doğmadan açılması, kuşkusuz benim de tercihim olurdu; ne var ki seçenek, ya köprülü açılış, ya da hiç açılamaması ise o zaman köprülü olarak açılmasını tercih etmek ve köprüsüz günler için de çalışmak gerekir" demişti. Akıncı bu arada 5 Aralık’ta TAK bültenine yansıyan bir televizyona verdiği demeçte de ‘temennilerde’ bulunmaya devam ediyor.
7 Aralık tarihinde Akıncı’nın Tasos Papadopulos'la yaptığı görüşme sonrası açıklamaları ayni tarihli TAK bültenine yansımıştı. Bu açıklamada Akıncı, Ledra konusunda ilk açıklamasındaki görüşünü korumaktaydı. Akıncı, “kapının "üst geçitle birlikte açılması" veya "hiç açılmaması" alternatiflerinden, üst geçitle birlikte açılmasını ve bunun daha sonra ortadan kaldırılması için çaba gösterilmesini tercih ettiğini” bir kez daha söylemişti. Yani Akıncı’nın tercihleri arasında hala daha askersizleştirme yoktur. Gerçi sayın Akıncı, utangaç bir şekildi “kendisinin ve partisinin askerden arınmış bir şehir tercih ettiği” gibi bir cümle ağzından kaçıyor ama hemen ardından TAK bültenine yansıyan şekli ile “Rum gazetecilerin "bu taraflardan birinin de Türk askeri mi" olduğunu sorması ve Lokmacı'daki üst geçidin "askeri amaçlı" olduğunu iddia etmesi üzerine, Türk askerinin 1974'ten beri adada bulunduğu gerçeğini hatırlattı ve 1979'da borular döşenirken de Türk askeri olduğunu” söylüyor. Yani hem askersizleştirmeyi istiyormuş gibi yapıp sonra ‘gerçekçilik’ adına askerin varlığına vurgu yapıyor.
Hem askersizleştirme, hem de askeri varlığın kutsanması, sosyal demokrasinin ideolojik bulanıklığının izlerinin olarak açıklamak da mümkün…
Akıncı tüm bu açıklamalardan sonra aniden, 13 Aralık tarihli TAK bültenine yansıyan açıklaması ile askersizleştirmeyi keşfediyor. İlk açıklamasından tam 15 gün sonra, askeri gerçekleri hatırlatan açıklamaları sonrası Akıncı aniden dümenini bölgenin silahsızlandırılması önerisine çeviriyor. YKP’nin açıklamasının kamuoyunda yankı uyandırması ve bu yönde kamuoyu oluşmasının ardından Akıncı, 13 Aralık’taki TAK Bültenindeki açıklamasında, “Lokmacı Barikatı'nın açılabilmesi için gelinen aşamada iki tarafta da askerin geri çekilmesinin (dekonfrantasyon) zorunlu hale geldiğini” belirttiğini söylüyor.
2 hafta sonra zorunluluğu keşfeden Akıncı için nasıl bir tabir kullanılabilir acaba? Günaydın mı demeli, ne demeli bilinmez ama medya, YKP’nin net ‘askersizleştirme’ talebi yerine Akıncı’nın sulandırılmış askersizleştirmesine rağbet ettiği açık. Başlıklarına YKP’den bir hafta sonra askersizleştirme açıklaması yapan Akıncı’nın açıklamasını yazmayı tercihleri ile YKP’yi gizlemeye çalışabilirler ama gerçekler uzun süre gizlenemez. Bu da ayrı tartışma konusunu…
Akıncı’nın askersizleştirme önerisinin 17 Aralık tarihli TAK bültenine de yansıdığı görülmektedir. Akıncı, “İki tarafın da askerlerini bir miktar geriye çekmesi, köprünün kaldırılması ve sivil yaşamın, yayaların ihtiyaçlarına öncelik verilmesi kaçınılmazdır” diyerek ‘mış’ gibi yaptığını net ortaya koyuyor, kendine güvenli alan yaratıyor. Yani bölgenin hem askersizleştirilmesini istiyor, hem de istemiyor. Önerisi ‘biraz’ askerlerin geri çekilmesi, yani bir adımla ile sonsuz arasında bir büyük bilinmeyen, yine muğlak bir açıklama yine belirsiz tanımlamalar ama medya bunun askersizleştirme olduğunu yine başlıklarına taşıyor. Akıncı ayni açıklamada askeri gerçeklere bir kez daha atıfta bulunuyor ve “elbette güvenlik kaygısı dikkate alınacaktır” diyor . Yani cümlenin Türkçesi bölgede askerin varlığının ‘güvenlikten’ dolayı önemli, o yüzden ‘askerler bir miktar’ çekilmeli, yani Ledra’nın güney kısmına ‘güvensizlik’ ve ‘askeri tedbir’ gerekliliğini belirten açıklamalar ve birileri bize bunu birileri askersizleştirme diye sunabiliyor…
Birileri YKP’nin net ‘askersizleştirme’ önerisinden rahatsız olduğu ve bunu gizlemek için harekete geçtiği bir gerçek ama alternatif medya da mı?
Neysa, bu, Yeni Kıbrıslılar için olağan hale gelen bir durumu ifade eder ama, sıkıntı gerek bu konu gerekse son mal mülk konularındaki tartışmaları yok sayarak YKP’yi diğer siyasi partilerle işbirliği yapmamakla suçlamak insafsızlığa girer.
Gerek BDH, gerekse TKP’nin özellikle mal mülk konusundaki yaklaşımları ile YKP’nin ki arasındaki uçurum bir kez daha ortaya çıktı. BDH’lılar, Ledra konusunda izlediği zigzaglı politikaları ile ‘siyasi dansözlük’lerini bir kez daha ortaya koydular. BKP’liler ise hem nalına, hem mıhına vuran açıklamalara imza atıyorlar. KSP’yi ise nereye koymalı bilinmez. Bu yüzden ittifaklardan bahsedenler son dönemdeki açıklamaları alt alta koyup yeniden düşünsünler ki acaba bu konuların hangisinde YKP diğer siyasi oluşumlarla yan yana gelebilirler?…
***
Önemli gerçeklerden biri, herşeye rağmen Yeni Kıbrıslıların fikirleri ve eylemleri ile gündemi belirlemeyi sürdürüyor, birileri yok saydırmaya devam etmeye çalışsa da….
Bu koşullarda YKP’lilere düşen ise partiyi görünür kılmaktır..
Bunun için tek çıkar yolumuz var;
“sokak, hemen şimdi!”, “hareket, hemen şimdi!”