22 Haziran 2006

Bu "seçim" de hayırlı olsun

Bazı yazarlara göre çok uzun bir propaganda süreci geçirmişik...
Şimdi bu propagandalara bakarak da Pazar günü sandığa gidilecek ve seçenekler arasında seçim yapılacak. Kısa bir durum değerlendirmesi yapmak gerekirse:
1. Geçmiş yıllarda olduğu gibi Ankara ziyaretleri yapıldı. Ferdi Sabit Soyer, Hüseyin Özgürgün ve Serdar Denktaş, UBP, DP ve CTP adına Ankara’da asker ve sivil bürokratlarla görüşerek acentalık için uygunluk oluru aldılar. Soyer ve Denktaş bu durumu yerel alt yönetimin çıkar ilişkileri ile konuyu ilişkilendirerek artı puan almaya çalıştılar. Üç partinin Ankara ziyareti ile acenta seçimi kavramı bir kez daha doğrulanmış oldu. Soyer ziyaretle hala Ankara’nın en büyük favorisi olduğunu, Denktaş kendisinin de hala unutulmadığını/ihtiyaç duyulduğunu, Özgürgün de kendisinin de Ankara tarafından desteklediğini söyleyerek icazet yarışına ‘kıran kırana’ devam ettiler...
2. TKP, BDH ve BKP seçim sürecinde yaptıkları açıklamalarla Kıbrıs Cumhuriyetini, AB’yi, uluslararası hukuğu hatırladılar. Ancak bir önceki dönemde meclisten geçen ve oy birliği ile alınan “Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs Cumhuriyetini tanımasın” kararı altında o dönem milletvekili olan TKP Başkanı Hüseyin Angolemli, BDH Başkanı Mustafa Akıncı ve BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan’ın da imzaları vardı. Bugünkü ‘muhalefet olsun da nasıl olursa olsun’ tavrı ile yapılan propagandada hedeflenen radikal kesimlerin oylarını paylaşmaktır. Ancak TKP (BDH) kadrolarının 1998 hükümet dönemindeki acentalık hizmetlerine karşılık verdikleri hiçbir özeleştiri yoktur. BKP tarafından da, TC asker ve sivil bürokratlarının talepleri ile Kıbrıs’ın kuzeyindeki meclisten geçirilen tanınmama kararına onayları dışında, Kıbrıs Türk Devleti Anayasası için Türkiye’ye giderek icazet alan ekibin içinde de olan İzzet İzcan’ın meclisteyken “barışçı başbakanı devirmem” açıklaması konusunda da herhangi bir özeleştiri yapılmadı. İzcan, mecliste olduğu süreçte meclis başkanlığı seçimi sırasında da UBP’lilerle iyi ilişki içine girmişti. Böylesi ilişkiler içinden geçip direk veya dolaylı acentalık ilişkileri içine giren TKP, BDH veya BKP’nin bugünkü söylemlerine inanmak bu nedenlerle fazlası ile saflık olur...
3. DP ve başkanı Serdar Denktaş, hükümetin yaramaz çocuğunu oynamaya, gelen Avrupalı Parlamentere yumurtalı saldırılar organize ederek, ayrılıkçı teoriler ortaya atarak radikal sağın oylarına talip olduğunu ortaya koymaktadır. Söylem yarışında CTP solu, DP sağ ve aşırı sağı tatmin edici açıklamalar yaparak herkesin hükümeti olunduğu izlenimi yaratılmaya çalışılıyor. Bu iki radikal ucun(!) ise kendi içlerinde çok uyumlu bir hükümet olduklarını söylemeleri, yaptıklarının aslında görüntüden ibaret, söylemlerinin samimi olmadığının, yalnızca oy toplamaya yönelik bir halka ilişkiler projesi olduğunun itirafıdır.
4. Barışçı parti olduğu iddiasındaki CTP, savaş gemilerinde, tatbikat alanlarında askeri elbiselerle açıklamalar yaparak gövde gösteri yapmayı sürdürdü. Limndiye kapı açılmasındaki tavrı ve Ledra kapısının durumu ile CTP’nin iki toplumlu ilişkilerdeki gerginliği arttırıcı tavrı devam etti. CTP’nin sürekli karşı tarafı suçlayıcı ve gerginliği artıcı tavrı BM’nin yayınladığı belgelere girdi. Artık BM’nin raporlarında iki taraf da yapıcı olmaya ve iyi niyetle davranmaya çağrılmaktadır. Referandumdaki evet ve hayırlar hükmünü kaybetti. Bu noktaya gelmede CTP’nin katkısı büyüktür.
5. Neo liberal politikaların uygulanmasında önemli görevler üstlenen CTP, tek sosyal güvenlik yasa tasarısı ile dünyada süren kamunun sağladığı sağlık hizmetlerine saldırıya Kıbrıs’ta da açık cephe açtı. Bir süredir hastane ve sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi noktasında önemli adım atılmasına olanaklar sağlayan CTP’nin içinde bulunduğu hükümet bu yasa ile saldırıyı yapısal hale getiriyor. Bunun yanında diğer kamusal hizmetlerin de özelleştirilmesi konusunda CTP’nin büyük ortağı olduğu hükümet çalışmalarını kesintisiz sürdürüyor. Özellikle eğitim sektöründeki özelleştirme ile binlerce öğrenci eğitim sistemi dışına çıkarılarak, eğitim hizmeti özelleştirildi, özelleştirilmeyen yalnızca okullar kaldı. Laboratuar hizmetleri resmi olarak özelleştirildi, tapu hizmetleri de son olarak özelleştirilerek kamudaki hizmetleri özel sektöre devri için çalışmalar devam etti. Dünya Ticaret Örgütünün bir süredir başlattığı kamusal hizmetlerin özelleştirilmesine yönelik politikalarına/teşviklerine, bir çok ülkedeki direnişlerden ötürü ciddi yavaşlamalar/sapmalar yaşanırken, neo liberalizmin sadık takipçisi CTP hükümeti tüm kamusal yararı olan hizmetleri satmakta, serbest piyasanın rekabetçi alanına çekmekte kararlı gözükmektedir...
6. CTP’nin içinde bulunduğu hükümet döneminde Ercan’da eylem yapan çoğunluğu kadın eylemciler özel tim tarafından coplanmış, tartaklanmıştı. DAÜ-SEN grevi sırasında ‘grevi bitirsinler görüşürüm diyen’ CTP, KTOEÖS grevini de yasaklamıştı. CTP yönetiminin sendikacılara karşı yürüttüğü çirkin saldırılarla eylemcilerle halk zaman zaman karşı karşıya getirilmiş, grev kırıcılık dahil CTP birçok uygulamaya gitmişti. CTP hükümeti döneminde sendikacılık ciddi zararlar görmüş, yeni hazırlanan yasalarla bu kalıcı hale getirilmeye çalışılmaktadır.
7. AB ile ilişkiler yönünde tehditler üzerinden politikalar üretilmektedir. Narenciyenin Mağusa mı, Limasol limanı mı konusunda açıklamaları ile hükümetin AB ile ilgili temel bilgileri bile bilmediğini, ulus devlet üzerinden siyaset ürettikleri net şekilde ortaya çıktı. Mali Tüzük konusunda kamuoyu yanlış bilgilendirilerek bir kez daha gerilim siyaseti üretilmiş, gerekli olan yapısal düzenleme yapılmadığı için Mali Tüzük hayata geçememiştir. CTP eski başkanı da olan ve şimdi ‘cumhurbaşkanı’ ünvanını kullanan Talat, kendisini ziyaret eden AP’li milletvekilleri ile KKTC ve TC bayrağı olmaksızın fotoğraf çektirmeme ısrarı ile gazetelere görüntü yansımamıştı. Talat bu tavrı yalnızca ne kadar ulusalcı olduğunu değil, ayni zamanda kendisi ile görüşmeye gelen AP’li milletvekillerini de zor durumda bırakarak, AP ile ilişkileri zedelemiştir. Bu durumda bir önceki ziyarette kendilerini yumurtalayan ‘dış ilişkiler bakanı’ ünvanlı Serdar Denktaş ile uslup dışında özde hareket birliği vardır.
8. CTP’nin tüm bunlar değerlendirildiğinde militarizm düşkünü, emek düşmanı, çözüm karşıtı pozisyonu ortaya çıkar. Buna rağmen CTP medya aygıtlarını da kullanarak ‘sol parti illüzyonu’ yaratmaya, sol sloganları kullanarak, sloganların altlarını boşaltarak kendini dayatmaya çalışmaktadır.
9. DP halktan kopuk, yönetimde olmanın çıkarlarını dağıtarak siyaset üretmesini, ‘halkın adayları’ diye medyatik propaganda yaparak kendince bir illüzyon yaratmaya çalışmaktadır. DP de özünde sol ile benzerlik gösteren sloganlara sığınarak, solun sloganların medet ummaktadır. Ancak özü itibari ile özellikle geçmişte Ülkü Ocakları ve benzeri paramiliter örgütün yöneticileri bugün DP’nin saflarındadır. DP ayrıca yapısal olarak UBP’nin diğer yarısıdır. DP hala daha UBP’den kadro devşirmektedir. Hasipoğlu, Doratlı gibi isimler bu devşirmenin devam ettiğini gösteren örneklerdir. ‘UBP ile asla diyen’ CTP kadroları, UBP’nin kötü kopyası ile işbirliğini sürdürürken aslında UBP kadroları ile işbirliği sürdürmektedir. Bu hali DP’nin ‘halkçı’ söylemi, ile CTP’nin ‘UBP’li döneme geri dönmemek’ söylemi illüzyondan başka birşey değildir.
10. BDH, öne çıkardığı eski Liberal Parti başkanı ile sosyal demokrat kimliği ile çelişkili bir durum ortaya çıkarmış, DP ve CTP görüntüde de olsa sol sloganlara sığınırken, BDH söylemleri ile sağa yakın sloganlar kullanmaktadır.
11. TKP küçüldükçe radikalleşen bir söylem hattı izlerken, mülk konusundaki tavrı ile hala sağ unsurları içinde barındırdığının ipuçlarını vermektedir.
12. Bazı bağımsızlar ise hiç bir yetkileri olamayacak, seçilseler de, karar alma yerleri olan Belediye Meclislerinden nasıl kararlar geçireceklerini açıklamadan propagandalarını sürdürmektedirler. Bu propagandalardan demokrasi çıkacağını umut eden bazıları da (medya vb) onlara olduklarından çok daha fazla anlamlar yükleyerek kavram kargaşasına yardımcı olmaktadırlar. Başka bağımsız adaylar da daha önceki seçimlere katılmışlar, örgütlü bir siyasal gücün desteğini almadıkları için tepkileri/etkileri sabun köpüğünün ötesine gidememiştir. Bu yüzden bağımsızların bugün alacakları oylarla da sabun köpüğünü geçmeyen etki yapacaklar, yalnızca seçime katılımı yükseltecek, karşı propagandayı yükseltecektir.
13. Tüm bu kargaşa sürerken eskiden alışılan, yönetim organlarının tüm olanaklarının kullanılması da bu dönemde devam etmektedir. CTP içinde hiç bir parti organında yer almamalarına rağmen, bakan yada bakanlıklarda önemli pozisyonlarda yer alanlar özellikle propaganda amaçlı resimlerde ön plana çıkarılmaktadırlar. CTP propagandalarında hükümet olma konusu direk olarak da kullanılmakta ve kendi adaylarının seçilmeleri halinde hükümetle uyumlu olacağı belirterek diğer adayların seçilmeleri halinde desteklenmeyeceği mesajı verilmektedir. Ayrıca CTP propagandalarında Denktaş’ın geri dönmemek terminolojisini de kullanarak hem 74 öncesi hem de UBP dönemi şekilde anlamlandırılarak korku üzerinden siyaset üretilmeye çalışılmaktadır. CTP’nin ana sloganı alan GÜÇ kavramı da aşırı sağın kullanımında olan bir terminolojidir. Ataerkil, erkek egemen bir sloganın kullanılması ile CTP hem AB’yi bir anlamı ile tehdit etmekte, hem de bu kavramla kendisinin ne kadar güçlü olduğuna atıfta bulunarak korku üzerinden topluma kendi ile işbirliğini dayatmaktadır.
Tüm bu propagandaların dayatıldığı ortamda, TC sivil ve asker bürokratlarının günlük müdahaleleri sürmekte, askerin sivil yaşam üzerindeki silaha dayalı korku egemenliği her şeyi ile kendini dayatmaktadır. Seçimlere çok az kala yapılan askeri tatbikat ile ve bu tatbikatta ‘güçlü’ parti yetkililerinin birlikte fotoğrafları ile müdahale bir anlamı ile somutlaşmıştır.
Seçmen sayısı, 200 bin olduğu var sayılan nüfusumuzla karşılaştırıldığında yüzde yetmişinin 18 yaş üstü olduğu bir durumun çıktığı, hala daha kimin, ne kadar seçmen olduğunun çok net olmadığı bir süreçte “seçim”e gidiyoruz.
Yani seçime seçim demek için koşulların olmadığı, alternatiflerin alternatif olmaktan uzak birer imaj yığınından başka bir şey olmadığı koşullarda seçimlerden hayırlı bir sonuç çıkabilir mi?
Sandığa gitmek ve boş atmak ya da oyunu yakmak ya da bağımsızları desteklemek de hayırlı bir sonuç üretmesi imkansızdır çünkü katılım oranın yükseldiği koşullarda bunun genelin içinden ayrıştırılması gerçekten zordur.
Bu karamsar tablonun hayırlı bir sonuç üretmesinin bu kadar imkansız olduğu bu seçimlerde, tepkinin net şekilde ortaya çıkabilmesi için en uygunu HAYIRlı seçim olacak...
Bu nedenle, bunca güç ve zor kullanma karşısında, reddetmek ve sandığa gitmemek tek örgütlü tavır olarak önümüzde durmaktadır...

2 Haziran 2006

Bu seçimlerde de yokuz

Bir kez daha gelip takıldık ‘seçim nedir?’, bir seçime seçim demek için ne olması gerektiğine...
Özellikle BKP ve KSP’nin seçimle ilgili açıklamalarında, adeta YKP’nin tavrı ile kendi tavırlarını ayırma istençleri net olarak ortaya çıkmakta...
TKP ve BDH’yı da girmiş sayar mısınız bilmem ama onlar kendilerini seçimlerde taraf kabul ettiler ve birkaç yerde seçime katılmayı zorunluluk hissettiler...
Bir de bu tiyatronun içinde bağımsız aday(lar) var, kendini büyük projelere adadı ve bir yerel gazete de onun söylediklerini önemseyip, çok önemli aday kabul edip destek vermeye karar verdi...
YKP tüm bu tiyatroya dahil olmamak için, bir kez daha katılmayacağını açıkladı ve bu tepkinin ortaya çıkması için sandığa gitmeme çağrısı yapma kararı aldı.
YKP’nin tavrını anlamayan, yada kendi kültürlerinin benzerinin YKP’de de olduğunu düşünen çevreler, YKP’nin tavırlarını küçümsemek yada YKP’yi karalamak için direk ve dolaylı kampanyaya girişmelerini de bu süreçte başlattılar.
Bazı çevrelerin kasıtlı anlamadığını, anlamak istemediğini biliyoruz. Onlar bulanık suda balık avlamayı severler. Biz bu çevreleri es geçiyoruz. Bulanan suyu bir kez daha netleştirmek adına bu seçimlerde de niçin sandığa gitmemek gerek onu söyleyelim...
YKP, yalnız kendi düşüncelerinden ve tavrından sorumludur. Bu yüzden katılmadığı bir seçimde kitlesini, kendisini destekleyecekleri serbest bırakmak yada insanlara ‘ne isterseniz yapın’ demek gibi siyasi sığlığa hiç bir zaman girmedi. YKP 1990-2000 yılları arasında gücü oranında tüm seçimlere katılmış, tavrını net olarak ortaya koyarak bu düşüncelere destek verenleri kendine oy vermeye çağırmıştır. YKP seçime katıldığı dönemlerde de hiçbir etkisi olamayan mecliste bir kaç sandalye kapmak için değil, kendi düşünceleri kitlelere taşımak için seçimlere katılmış, ittifaklara gitmeye çalışmıştı. 2000’den sonraki süreçte ise YKP’nin ortaya koyduğu birçok şey tartışılmaya, konuşulmaya başlanmış, seçime katılıp bunların yeniden tartışılmasının ‘verimliliği’ düşmüş ve bazı çevrelerin ‘mış gibi’ politikalarından partinin kendini ayrıştırma ihtiyacı doğmuştu. Böylesi bir süreçte parti, geliştirdiği ‘seçime katılmama’ taktiği ile kendini daha net anlatabilecek bir noktaya gelmiş durumdadır.
YKP için seçime katılıp katılmamak tamamen mevcut koşulların değerlendirmesinden geçen, dogmalara dayanmayan bir olgudur. Ancak net olan, katılsa da, katılmasa da bugünkü koşullar sürdüğü sürece bu meclisin herhangi bir şekilde etkin olamayacağı gerçeği ile mecliste koltuk kapmak için YKP’nin seçimlere katılmayacağıdır. YKP için seçim süreçleri bir propaganda aracı olmayı sürdürecek ta ki seçimlere seçim diyebileceğimiz koşullar oluşuncaya kadar. YKP için katılıp katılmama, siyasi mücadelenin verilmesinde insan ve mali koşullarının en verimli şekilde kullanılması ve siyasi koşulların her durumda kendi özgül durumları ile göz önüne alındıktan sonra verilecek bir karar sürecidir.
Böylesi bir karar alma sürecini YKP yerel seçimlere katılıp, katılmamak noktasında yapmış ve bugünün koşullarında seçime katılmayarak siyasi mücadeleye devam etmek yönünde karar vermiştir.
Katılsaydı YKP, yerel yönetimlerden ne anladığını, yerelden demokrasi için nelerin yapılması gerektiği anlatacaktı. Bu yüzden YKP katılsaydı, Belediye Başkanlıklarına değil, Belediye Meclislerine seçilmek ve burada mücadele vermenin daha önemli olduğunu anlatacaktı. YKP katılsaydı, katılımcılığın ne kadar önemli olduğunu ama bununla birlikte kamu reformunun da bununla birlikte ele alınıp, kamusal alanının veriminin artırılması için de mücadele çağrısı yapacaktı. YKP katılsaydı, askersiz şehirleri, yaşam alanı içindeki askeri birliklerin çıkarılması tartıştıracaktı. Ve buna benzer düşüncelerini kitlelere taşıyacaktı.
Ancak, bugün itibari ile hala kimin seçmen olduğunun bile denetlenemediği, TC’nin asker ve sivil bürokratlarının olağan bir şeymiş gibi günlük yaşama müdahale ettiği, kendine sol diyen siyasi oluşumların günde üç öğün şovenizm yaptığı koşullarda seçime katılıp bunları anlatmaya çalışmak imkansıza yakın gözükmektedir.
Zaten bugünkü seçimlerde ana malzemenin Dikmen çöplüğü olması da bunun net göstergesidir. Başkan adayları yaptıkları ve yapacakları büyük projeleri anlatmakta ama hiçbirisi çalışmaya\ çalıştırılamayan Belediye Meclislerini tartıştırmamaktadır. Muhalifler mevcut Belediye Başkanını seçime üç kala yapılan işlerden dolayı suçlamayı bir marifet de sayabilmektedirler. Ama Belediye Meclislerinden geçmeyen kararlar normalde uygulanamaması gerekir, o zaman Belediye Meclislerindeki kendi üyelerini suçlayan var mı?
Apolitikleştirilen seçimlerde eski teori bir kez daha yüzeye çıkıyor, ‘partiye değil adaya o verin’ şeklinde kelimelerine bürünen tehlikeli sloganlarla yerel demokrasi yok sayılarak kenti kurtaracak birer kahraman aranma yoluna giriliyor…
Tüm adaylar gerçeği biliyorlar ki kentin içindeki askerle çıkmadan hiçbir gerçek düzenlemeye doğru dürüst imza atamazlar ama söylemekle de bir şey kaybetmeyeceklerini düşünerek bol bol laf tüketmektedirler. Lefkoşa, Mağusa, Girne, Omorfo, Lefke’nin içindeki askeri birlikleri ile mi daha yaşanır Avrupalı şehirlere dönüştürülecekler, yada tüm yolları askeri barikatlarla kesilmiş Luricina’yı Kıbrıslı ile bile bağlayamayanlar Avrupa ile mi bağlayacaklar ki sınırlarından TC Dışişleri sorumludur ve açıklama yapma hakkını kendinde görür, yoksa yarısından fazlasını askerin kontrol ettiği Akdoğan, Alayköy, Paşaköy, Gönyeli’yi mi Avrupalı yapacaklar? Askere dokunamayanlar hınçlarını Dikmen çöplüğünden alıyorlar...
Rutin belediyecilik hizmetleri ile yerel demokrasiyi karıştıranların seçiminde YKP’nin yeri olamazdı.
Ama katılsaydık sözümüz askersiz şehirler olurdu, sözümüz katılımcı demokrasi için Bölge/Mahalle Komiteleri ve katılımcı bütçe olurdu, katılsaydık sözümüz kamusal yapının reform edilerek verimliliğinin artırılması olurdu, katılsaydık sözümüz halkın iktidarı için Ankara’dan değil sokaktan iktidar için bu mücadeleye katıl çağrısı olurdu, ki katılsak da, katılmasak da, bunlar için her platformda mücadelemizi yükseltiyoruz, seçimden seçime değil...

26 Mayıs 2006

Kazananı olamayan seçimler

Güneydeki 56 kişilik meclis için yapılan yarım milyon insanın katıldığı seçim tamamlandı.
Seçimin yapıldığı 21 Mayıs, Pazar günün akşamı DİSİ ve AKEL Merkez binalarının önü ana baba günüydü, yani seçimin galibi belli değil…
Ama 2001 ile karşılaştırırsanız ikisi de yaklaşık yüzde 3,5 oy kaybettiler…
Hayır cephesi yada bloğu olarak bilinen EDEK ve DIKO ise oy artırarak çıktılar…
EDEK, düşüşe girdiği son yıllardan çıkmış gibi, 2001 seçimleri ile karşılaştırıldığında yüzde 2,5 oy oranını artırdı. DIKO ise hükümetin başında olmayı ve referandumdaki hayır tavrını iyi kullanarak 2001 ile kıyaslandığında yüzde 3,5 oylarını artırdı.
Milletvekili sayılarında ise AKEL ve DISI 18, DIKO 11, EDEK 5, EVRO.KO 3 ve Çevreciler ve Ekologlar Hareketi de 1 kişi mecliste temsil edilecekler.
Kaba olarak herkesin gördüğü veya anladığının bunlar dışında bizce dikkat çeken çok daha önemli unsurlar vardı bu seçimlerde…
Mesela bunlardan ilki, DISI’den kopanlar ve aşırı sağcı Yeni Ufuklar (Kutsu) ile ADIK’in birleşiminden oluşan Avrupa Partisi’nin toplam sandalye olarak son dönemde 4 milletvekili temsil edilirken şimdi 3 milletvekili ile temsil edileceği yanılsaması durmaktadır. DISI’nin EVRO.KO’ya karşı tüm argümanlarla saldırısına rağmen aşırı sağcı EVRO.KO ciddi bir konuma geldi. DISI’den kopan ekibin geri DISI’ye geri dönmemesi veya DISI’nin bu partiyi eritememesi halinde EVRO.KO aşırı sağın merkezi durumuna gelebilir. Yaşaması halinde EVRO.KO hiç kuşkusuz sürekli olarak DISI’nin tabanına oynayacak, bu durum da DISI’yi sağa yanaştıracaktır.
İkincisi Yeşiller Partisi veya Çevreciler ve Ekologlar Hareketi’nin oy kaybı…
Seçim öncesi ikinci bir milletvekili kazanacak kadar olumlu bir havada olmalarına rağmen, çok az da olsa oy kaybı ile seçimi tamamlamaları önemli bir olguydu. Benzer şeyi EDI içinde söylemek gerek. Seçime merkezde hazırlanmak, merkezden seçimi götürmek, olumlu hava yaratsa da, fikirlerinizi bir çok kişi destekliyor gözükse de, günün sonunda örgütsel yapılar çalışıyor ve görüntüdeki hava tersine dönüyor. Geriye kalan sempati şampiyonluğu dışında, gönüllerin partisi olmanın dışında çok fazla bir şey kalmıyor. O yüzden doğru fikirler üretirken, ayni zamanda doğru örgütsel yapıların kurulabilmesi de ayni oranda önemlidir. Bu başarılamadığı koşullarda Yeşiller Partisi, EDI ve hatta birçok kez YKP’nin de yaşadığı yada bir önceki seçimde ÇABP’ın yaşadığını yaşamak kaçınılmaz olur.
Üçüncü önemli sonuç ise EDI’nin parlamento dışında kalmasıdır. EDI aslında Vasiliou’nun bırakması ile yeniden kurulma sürecine girmişti. Bazı sol grupların da desteklemesi ile umut veren bir siyasi oluşumdu. Seçim sürecindeki Annan Planı konusunda hiçbir partinin net tavır almaması ama onların referandumdaki evetin arkasında durması ile bir çok kişinin sempatisini kazanmışlardı. Ancak DISI ve AKEL’in girdiği yarış, bizim gibi demokrasi özürlü ülkelerde hep etkili olur. ‘Bu defalık’ gibi uydurduğumuz terminoloji ile gidip desteklemediğimiz partiye sırf falan parti kazanmasın diye oy verebilmekteyiz. Bu süreçte büyük partiler, siyasi olarak her türlü olanaklarını kullanıp, bu durumu manipüle etmeye çalışırlar. Ellerinde yönetme olanağının çıkarlarını dağıtma ve sözel şiddet dahil her şeyi yaparlar. Hatta mesela CTP’nin şu aşamada ‘uydurduğu’ ve bazı çevrelerin de buna inandırdığı “kuzeydeki referandumdaki evet” ile kendi oyları eşleştirme ve alacağı sonuç ile bunun doğrulanacağına yönelik yalan propaganda dahil büyük partiler her şeyi kullanırlar. Benzer şeyi AKEL son seçimde EDI’ye yaptı ve Annan Planını ile ABD politikalarını eşleştirip, EDI’yi ABD’nin uşağı şeklinde suçladı. Bunun yanında yapılan her şey bir şekilde gelip sizi de günün sonunda bulur. EDI 2001’deki seçimlere DISI ile koalisyon sonrası, DISI ile omuz omuza girmişti, bunun da avantajı ile bir oy oranı yakalamıştı ancak 5 yıl sonra bu dezavantaj olarak kendisine döndü. Yani EDI birçok şeyin kurbanı oldu ama umudu canlı tutarlarsa, Kıbrıs’ın geleceğine ciddi etkileri olacak bir siyasi oluşum olmayı sürdürebilir. Neşe Yaşın’ın adaylığı, seçimlerde tutarlı tavırları ile bunun işaretlerini verdileri, şimdi düştükleri yerden kalkabilmeyi öğrenmeleri ve yeniden yürümeye başlamaları gerek.
Seçime yönelik son ilginç durum ise yüzde 11 katılmama oranı. Gidip de boş oy veya geçersizlerle beraber bu oran yüzde 16’ya çıkmasıdır…
Çok kapalı ve katı olduğu düşünülen Kıbrıs Rum toplumu açısından ilginç bir oran… Bu aslında hem Yeşiller, hem de EDI için aslında ayni zamanda umudun da adı. Seçimlere taraf olmayan, kendi sesini bulamayan yüzde 16 ciddi bir orandır ve sağın ve aşırı sağın oyları kendi yapılarında toplayabilme gayretleri düşünüldüğünde geriye kalanların apolitik veya politik ama küskünler olduğu rahatça anlaşılabilir.
Seçimler üzerine son söylenecek ise herhalde bu seçimlerle Kıbrıs sorununda her şeyin bittiğine yönelik varsayımların boş bir söz diliminden başka bir şey olmadığıdır. AKEL ve DISI hala kendi içlerinde ciddi bir çözüm isteyen tarafı barındırmaktadır. Ve tüm olumsuzluklarına rağmen AKEL dengeyi korumaya devam ediyor. Bu nedenle bundan sonra her şey daha kötü olacak varsayımı çok da doğru değildir. Ancak her şeyin de istediğimiz yönde gitmediği de bir gerçek…
Bu yüzden şairin dediği gibi matemler tutmaya vaktimiz yok, kaldığımız yerden mücadeleye devam…

19 Mayıs 2006

Kaldırım Taşlarının Altında Kumsal Var!

Geçen hafta Atina’daydık, Avrupa Sosyal Forumunun dördüncüsü de tamamlandı...
Avrupa Sosyal Forumu üzerine çok şey söylendi, söylenmeye devam ediyor. Aslında Sosyal Forumlar üzerine çok şey söylendi, söylenmeye devam ediyor.
Bu süreçte önemli olan olgulardan biri, ortodoks solcuların yada solu dogmalar bütünü olarak kabul eden grupların sosyal forumlardan hızla yollarını ayırıyor olmasıdır. İkincisi ise, Sosyal Forumlar ilk zamanki dağınıklarını üstlerinden attıkça, belli bütünlük sağladıkça, görece değişiklikler yaşanıyor. Geçmiştekinden daha az katılım olması gibi eleştiriler aslında bunun sonucu. Artık küreselleşmeye ulusalcı çerçeveden karşı duranlar da yollarını Sosyal Forumlarla ayırıyor. Bunlar aslında sağlıklı ayrışmalar olarak tanımlanabilir. Sosyal Forumlar daha fazla neo liberal politikalara yalnız anti emperyalist değil anti kapitalist bir cepheden de daha net karşı çıkmaya başladılar. Geçmiş yıllarda Forumun ana bileşkesi yoğun olarak savaş karşıtlığı olarak öne çıkarken bu defa eylemin pankartında neo liberalizme karşı olmak da vardı...
Tabii bunlar Kıbrıs koşullarından bakınca çok lüks gibi duran tartışmalar. Kıbrıs’ta biz hala temel sol kavramları tartışamadığımız ve en kötüsü kendimizi dünyanın merkezi saydığımız için bu tartışmaları anlayabilme koşullarında çok uzağız.
Hala daha Fransız gençlerinin yaptığı eyleme yalnızca sempati ile bakmak ile yetindiğimiz için, daha yürümemiz gereken çok yol olduğunu söyleyebilirim.
Fransa sokaklarının hep 20 yaşında kalacağını söyleyen ve kaldırım taşlarının altında hala kumsalın olduğunu belirten Fransız gençlerinin sesine Avrupa’nın kentlerinden, kendi kentlerinin kaldırım taşlarının altında özgürlüğü arayan, kumsalı arayan gençlerin sesine sesimizi katmayı düşleyemediğimiz için herşeye çok uzağız...
ASF’ye alternatif Foruma katılıp bu coğrafyanın sorunlarını oraya taşıyıp, ezber tekrar ettiğimiz için yeni bir Avrupa’nın, emeğin Avrupa’sının mücadelesine mesafeli kaldığımız ve bunu tartışamadığımız için uzağız.
Feministlerimize, çevrecilerimize, homoseksüellerimize, gençlerimize, emekçilerimize, kadınlarımıza, hayvan hakları savunucularımıza ve daha nicelerine Kıbrıs sorunu dışında söz söyledikleri için sözel şiddet uyguladığımız için daha çok şey öğrenmemiz gerekir.
Hala daha geleceği, kapalı kapılar ardında içe kapanık tartışmalarla geçirdiğimiz sürece de bu yaşanan gelişmeleri anlayabileceğimize yönelik çok da umudum yok...
Bu yönü ile Sosyal Foruma katılmış olmak, umutsuzluğumu ve umudumu bir o kadar artırdı.
Umutsuzluğumu artırdı, çünkü oradaki tartışmalardan ne kadar uzak olduğumuzu gördük... Özelleştirmeler, sosyal haklara saldırılar, katılımcılık ve diğerinin yani homoseksüellerin, kadınların, azınlıkların hakları tartışılırken bunların bizler için tekil cümleler olduğu, yaşamımızda ne kadar az yer tutuğunu gördük...
Geçen haftaki mülteci konusunda kamuoyuna yansıyan ve Kıbrıs gazetesinde manşete çıkan röportajlar ve sonrasında İçişlerin Bakanın açıklamalarını okuyunca bir kez daha umutsuzluğum arttı...
Temel kavramları bile bilmeden yapılan açıklamalardan düzey yakalamaya çalışsak da, hala hedeften çok uzağız. Temel kavramların içinden çıkamadığımız için ideolojik tartışmaya giremiyoruz. Mülteci konusu Avrupa’da çok farklı siyasi yaklaşımlarla ele alınıyor, bunların burada gündeme gelebilmesinin bile koşulları yok. Buradaki otoritenin temel kavramları bile kabul etmediği koşullarda fazlası lüks...
Homoseksüelliği Kıbrıs’ın kuzeyinde sorarsanız suç değil, herkes ne isterse yapar ancak yasal mevzuatta göre ise suç... İlgili yasal düzenleme Koloni döneminden kalma olduğu için güneyde de aynen vardı, vardı diyoruz çünkü 90’ların sonunda AİHM’e götürülen bu konu ile artık yok ama Kıbrıs’ın kuzeyinde bununla ilgili herhangi bir hareketlilik de yok, homoseksüellik hala doğaya aykırı cinsel ilişki...
Kıbrıs’ın kuzeyinde azınlıklar Maronitler ve Rumların haklarını kimse hatırlamıyor, yoğun bir Kürt nüfus olmasına rağmen Kürtçe ana dilde eğitim konusu da bizim için lüks... Din eğitim çok önemli değil dense de, önemli miktarda Alevileri de yok sayıyoruz... Bahailere kazara küçük bir miktar hak vermişiz ama gözükmemeleri için elimizden geleni yapıyoruz. Kadın haklarından çokça bahsediyoruz ama yaşamdaki kadının renginden eser yok...
Yani aslında karaya çok uzak, okyanusun tam orta yerindeyiz...
Böylesi koşullarda umut da, Sosyal Forumdan geldi. Orda olmak, yalnız olmadığımız hissini yaşabilmek, mücadelenin herşeye rağmen yükselerek sürdüğü görmek önemli bir motivasyondu katılan herkes için...
Yalnızca konuşmak değil, neyin nasıl pratikte yapılabileceğini, deneyimlerini de gelirken yanımızda getirdik...
Ve herşeye çok uzak olsak da, Lefkoşa’nın kaldırımlarının altında da kumsalın olduğunu biliyoruz, Atina’da bir kez daha bunu hatırladık...

5 Mayıs 2006

Emrin olur!

24 Nisan’da CTP eylem yaptıydı, sözüm ona eveti kutlamışlar...
Bu sürece giderken yaşananlar ilginçti aslında. İmzasız ilanlarla halkı İnönü Meydanına çağıranlar, bu ilanlarda kullanılan zafer işareti şeklindeki 2 parmağı da CTP seçim malzemesi olarak 24 Nisan’dan sonra kullanmaya başladılar...
Yani CTP, 24 Nisan’ı kendi seçim malzemesi olarak kullanmaktan hiç çekinmedi, peki referandumun yapıldığı 24 Nisan’a giderken ki süreçte BMBP faktörü?
Bu Memleket Bizim Platformu, kendisinin alanlarda yaptığı eylemlerin, sloganların CTP’nin seçim malzemesine dönüştürülmesine hiç tepki vermedi.
Aslında tepki beklemek saflık olurdu. CTP Genel Sekreteri Kalyoncu, BMBP içindeki sendikalara 24 Nisan ‘kutlama’ (!) programını fax ile altında kendi imzası ve el yazısı göndermişti. Bu el yazısı ile yazılmış notta Kalyoncu; “Bu Memleket Bizim Platformundaki Sendikalar bir temsilci belirlemeleri lazım. Bir temsilci de sivil toplum örgütleri” diyordu.
BMBP ne yaptı? Eyleme katılmayarak protesto etmiş! Ne güzel, kaç kişi duydu, kaç kişi bunu biliyor?
1 Mayıs alanları hükümetlerin eleştirildiği eylem alanları oldu hep ancak bu sene, Kıbrıs’ın kuzeyinde DEV-İŞ başta olmak üzere diğer BMBP temsilcileri tarafından sloganların yasaklandığı bir günü yaşadık...
Kalyoncu’ya “başka emrin?” diye yanıt göndermeyenler, kalkıp 1 Mayıs alanında atılan sloganlara bu sene müdahale etmeye çalıştılar. “Katil ABD, işbirlikçi CTP” sloganını, CTP’lileri rahatsız ediyor gerekçesi ile engellemeye çalışanlar gerçekte samimi miler?
CTP milletvekili deposuna döndürülen BMBP’nun CTP’ye bu şekilde sahip çıkması çok komik. Çünkü BMBP, 1998 yılında Ankara’dan dayatılan pakete sahip çıkıp savunan TKP’ye karşı, özellikle Akıncı’ya karşı kurulmuştu. O dönemde sokaktaki kavgada atılan sloganlarda, yapılan konuşmalarda TKP üyelerinin rencide olması kaygısı gütmeyenler aniden parti üyesi sevgisini keşfetmeleri gerçekten çok ilginç!..
Daha önce her kim ki hükümettedir, çok daha ağır sloganlar atıldığı dönemlerde sendikalı diğer parti üyelerini hatırlamayan özellikle Dev-İş ve çevresindekilere, 2006 1 Mayısında sendikalara üye CTP’lileri hatırlamaları ve onların rencide olmaması için sloganları yasaklama girişimi için Kalyoncu’dan herhangi bir notun iletilip iletilmediğini bilmiyoruz ama biz Kalyoncu’ya verdiğimiz yanıtı alanda Dev-İş’e de verdik: “EMRİN OLUR!”
Atılmaya çalışılan slogan da çok da kötü bir slogan değildi!
Irak işgali sırasında ABD’den talep gelmeden Kıbrıs’ın her iki yanında yönetimde olan AKEL ve CTP hükümetleri hava sahasını tek taraflı olarak işgal güçlerine açtıklarını ilan ettiler. AKEL ve CTP bugün de ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu’da yeni işgal ve kana bulama operasyonlarına yardımcı olmada önemli rol oynuyorlar. Bu politikaları ortaya koyanları eleştirmek suç mu?!
Dev-iş’e sorarsanız ‘evet’, CTP üyeleri rahatsız olur diye Kıbrıs’ın hava sahasını da açarak Irak işgaline dolaylı da olsak taraf olduğumuz, İngiliz üslerinden dolayı direk de taraf kabul edildiğimiz Irak’ta süren savaşa karşı mücadele ve her gün ölen onlarca Iraklı ile dayanışma yanlış bir davranış! İspanya, sosyalist hükümet’in yönetime gelmesi ile birlikte Irak’tan askerini çekti, İtalya çekmeye hazırlanıyor, tüm sol kamuoyu bu savaşta saflarını net olarak belirlerken, CTP sol içinde değil mi? CTP’nin sol değerleri bir bir terk ettiğini biliyorduk, militarizm düşkünlüğü, grev kırarak, yasaklayarak emek düşmanlığı, demokrasi düşmanlığı, özelleştirme ve acenta şampiyonluğu ünvanlarına bir de ‘savaşseverlik’ eklemeyi ugun görmüş olabilirler ama bizim bunu CTP üyeleri rencide olmasın diye kabul etmemiz düşünülemez.
Savaş sürüyor ve savaşa hayır mücadelesinin en güçlü olduğu yer İngiltere’dir. İngiltere’de İşçi Partisi bu nedenle oy bile kaybetti. Acaba eylemciler İşçi Partisi üyeleri rahatsız olmasın diye slogan atılmasını yasakladı mıydı gibi komik soruların birileri tarafından sorulmayacağı düşünüyorum...
CTP, seçim terminolojisini güç üzerine kurdu, tıpkı Bush’un bugün yaptığı ve uyguladığı gibi. Bush’un propagandasında bir de din unsuru falan vardı, şimdilik CTP’de bu yok...
CTP güç ile diğerini, farklı düşüneni ezmeye karar verdi, bize de farklı aracıları ile sus emri vermeye çalışmaktadır.
O zaman bize de cevap vermek düşer: “EMRİN OLUR!”