25 Kasım 2006

Yaşamımızda neler oluyor?

Hızlı değişimlerin yaşandığı ama herkesin ortak olarak hiçbir şey yaşanmadığına inandığı bir süreçten geçiyoruz…
Turizm Bakanlığı Demokrat Parti’nin kontrolündeydi. Bafra, Boğaztepe, Kervansaray ve Lefkoşa’da süren otel inşaatları ve elbette bunların kumarhanelerinin ilgisini pek biri kurmadı.
Bafra İskele Kaymakamlığına bağlıydı, inşaat sürecinde aniden bakanlar kurulu kararıyla DP’li Galatya (Mehmetçik) Belediyesine devredildi. DP hükümetten düşerkenden, Bafra yine Kaymakamlığa geçti, DP bağırmaya başladı, “bu Galatya insanına yapılan ihanettir”… İhanet, Galatya insanına mı, DP’ye mi bilmem ama Lefkoşa’da Severis’in Un fabrikasının yerinde yükselen binanın tabelasında Paramaribo Turizm LTD’e ait olduğu yazmakta. Bu da Acapulco Otelini ve kumarhanesini çalıştıran paravan mı, gerçek mi pek belli olmayan Kıbrıs’ın kuzeyindeki hukuki süreci bypass etmek için olması muhtemel bir ‘LTD’… Yani Acapulco’nun sahipleri, yeni Hollandalı (ve başkaları da olabilir) Lefkoşa’ya ‘yakışan’(!) bir kumarhane için kollarını sıvadılar. Lefkoşa’da biri de evkafa ait otel olmak üzere zaten iki kumarhane vardı, şimdi iki tane daha yolda…
Yolda olan diğer kumarhaneli otel ise halen ilişkileri sır olan Besim Tibük-Asil Nadir’in hade ticari ismi ile belirtelim ‘Voyager Kıbrıs LTD’’in Merit Oteli… Merit Lefkoşa Eylül’de patronlarının yatırım açıklamasından 2 ay sonra, rakibinin gerisinde biraz kalmasına rağmen, ancak başlayabildi, ilginç olan yine hükümet değişikliğinin ardından…
İki kumarhanenin ya da şimdiki halleri ile otellerin bir ortak yönü de, Lefkoşa Belediye Başkanları ile olan ilişkileri… “Paramaribo Turizm LTD”, belediyenin kullanımında olan Severis’in Un Fabrika’nın, Fuar alanı ile takası ile, yani CTP’li Kutlay Erk’in girişimiyle kendine yer edinmişti, Voyager Kıbrıs LTD’inki ise şimdiki DP’li Belediye Başkanı Cemal Bulutoğluları’nın şirketi SERCEM tarafından inşa edilmekte... İşin başka bir ortak noktası ise yasal prosüdürleri tam olarak tamamlamamış olmaları, iki inşaatın da yasalarla arası iyi değil ama kumarhane baronlarına kim hesap sorabilir ki?
Ya Kervansaraydaki? Herşeyi ile yasadışılık kalesi haline gelen otelin bağlantısı çok derinlerde… Yakında TC Yardım Heyeti bu bölgenin rehabilitasyonu için oluk gibi para akıtmaya başlayıp, bölgenin özellikle ana girişlerini düzenlediğinde bağlantıları bazıları anlayacak ama geç kalınmış olunacak…
Ayni şekilde KTHY’daki önceki yolsuzluklar da yavaş yavaş su yüzüne çıkarılıp, DP’ye hatırlatma yapılıyor… KTHY DP’nin elinden alınan ilk oyuncaklarından biriydi. Şimdi CTP’nin kontrolünde, parça parça özelleştiriliyor. Son yer hizmetleri adeta el altında denebilecek bir uygulama ile özel sektöre devredildi, bu durumda ilk akla gelen soru bu iş usulüne uygun mu yapıldı, yoksa usulüne uyduruldu mu?
DP en çok KIB-TEK’in Maliyeye bağlanmasına içerlendi herhalde… Acaba bunun elektriğin özelleştirilmesi ile bağlantısı var mı?
Yıllarca Tarım, Doğal Kaynaklar Bakanlığı ile anılan KIB-TEK aniden CTP’li bir bakanlığa bağlandı. Diğer özelleştirme sürecinde olan sektör ise Sağlık Bakanlığı, o da CTP’nin kontrolünde… Bu sektörde de ilginç gelişmeler yaşanıyor. Mağusa’da yapılmaya başlanan yeni hastanenin yatak kapasitesi net olarak basına çok yansımıyor, özel hastanelerin baskısı ile değişen planlar da… Büyük gürültü ile yapılan ve şov üstüne şov ile bitirilecek olan Mağusa Hastanesinin yatak kapasitesine özel sektör hastaneleri müdahale etti mi? Ve en önemlisi günün sonunda bu hastane Mağusa için yeterli mi?
Yollar yapılıyor, kimse tam olarak planını bilmiyor, zorunlu olan ÇED raporları bypass ediliyor, ağaçlar kesiliyor, vadiler dolduruluyor, Kıbrıs’ın kuzeyi bir uçtan bir uca asfalt yollarla birbirine bağlanıyor ama bunca yola ihtiyaç var mı? Kimse bunu tartışmadı, zaten firmalar da Türkiye’den geliyor, kendi adamları, ekipleri ile. Bizim yalnızca malzemeyi, hem de dağı taşı dağ tahrip edip, kumu, çakılı beleş kullanıp yol yapıyorlar, kimseye hesap verme ihtiyacı duymadan, sahi Ulaştırma Bakanı hangi partidendi?
Ayni şekilde telekomünikasyon alanında da özelleştirme, yeni özel girişimler var…
Bu listeyi uzatmak mümkün…
Tüm bu sorularla ve ilişki biçimlerliyle beraber aramamız gerek başka bir soru kendini dayatıyor, ‘hükümet değişikliği acaba yalnızca siyasi bir kavgamıydı, yoksa paylaşım kavgası mı?’

27 Ekim 2006

Akıl tutulmaları

Bu hafta, belki tekrar olacak ama geçtiğimiz haftalarda yaptığım hatırlatmalara devam etmek istiyorum.
Hatırlatmalar aslında önemlidir çünkü kafa karışıklığına karşı, zihin açıcı faydaları var. Bugünkü durumu, çöken, kirlenen her şeyi anlamaya çalışıyor insanlar ama geride kalanlara bakmadan anlamaya çalışmak neye yarar var.
Mesela son dönemde bir yerel gazete Sayın Mustafa Akıncı’nın yaptığı açıklamaları ısrarla manşete çekmeyi sürdürüyor. Sanki de Sayın Akıncı’nın Türkiye karşıtı önemli bir hareketin içindeymiş izlenimi verilmeye çalışılmakta…
Çok değil 5 yıl öncesine gidelim ve hatırlayalım…
KTÖS, 30 Ocak 2001 tarihinde gazetelere “Ankara, paranı da paketini de memurlarını da istemiyoruz. Bizde kendi kendimizi yönetecek bilgi, beceri, potansiyel ve yeterlilik vardır. Esir olmak istemiyoruz” şeklinde bir ilan vermişti. Bu ilan sonrası dönemin Başbakan Yardımcısı da olana ve yine o dönemde TKP Başkanlığı da yapan Mustafa Akıncı TAK’a yaptığı açıklamasında “Türkiye ile KKTC arasında çok uzun yıllar öncesinden Kıbrıs Türkü’nün Anadolu’dan gelmesiyle başlayan, kökleri çok derine inen manevi ve kültürel bağlar bulunduğuna işaret” ederek “Türkiye’nin önemini ve dostluğunun önemini kavramadan bu ülkeye hizmet edemezsiniz. Öğretmeninize de hizmet edemezsiniz” diyerek KTÖS’ü eleştirmişti. (http://www.emu.edu.tr/~tak/news/20010131.htm )
Peki böylesi açıklamalar yapan Akıncı bugün kelimesi kelimesine ayni açıklamalar yapan Talat ve Ferdi’yi hangi yüzle eleştirebilir?
Sayın Akıncı’nın sendikalarla girdiği kavga Radikal Gazetesine kadar yansımış ve “Hükümet ortağı, Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP) lideri Mustafa Akıncı da sendika yöneticilerine sert eleştiriler yöneltti” diye bu gazete haber yapmıştı. Yani yalnızca acentalık değil, acentanın savunulması görevini de üstlenmişti Akıncı…(http://www.radikal.com.tr/2001/02/02/dis/01ada.shtml)
Koltuk tatlı geldiğinde şekilden şekle girenlerin defalarca denenmesi ile hiçbir sorunun çözülmeyeceği anlaşıldığı gün aslında değişim başlayacak…
Son operasyonla ilgili bir anda sert açıklamalar yapan BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan’ın Meclis tutanaklarından takip edebilenler şöyle bir karara rastlarlar;
“Cumhuriyet Meclisi Başkanlık Divanı, Kurucu Devlet Anayasasını Görüşmek Üzere Oluşturulan Geçici Özel Komitenin oybirliğiyle aldığı Karar ışığında, söz konusu Komite üyelerinden Sayın Ferdi Sabit Soyer Başkanlığında Komite üyelerinden Sayın Mustafa Arabacıoğlu ve Sayın İzzet İzcan’dan oluşan bir heyetin, Anayasa Taslağının hazırlanması aşamasında, bilgi ve görüş almak ve istişarede bulunmak amacıyla, 2 Mart 2004 tarihinde TBMM’ne gitmesine, heyete görevli olarak Protokol Şube Amiri Sayın Aygün Sakallı’nın eşlik etmesine ve bu amaçla yapılacak harcamaların Program 02, Cumhuriyet Meclisi Bütçesi Madde/Proje 12 “Yurt Dışı Görev Yollukları” kaleminden karşılanmasına Karar verir.”
Hatırlatalım. Annan Planı görüşmeleri yapılmaktaydı ve parça devletin anayasası hazırlanacaktı. Eğer olumlu düşünmek isterseniz yukarıdaki konuya şöyle yaklaşabilirsiniz ‘Kıbrıs’ta aranan Anayasa uzmanı ya da profesörü bulunamadığından, bu işi Türkiye’de halletmeye karar verdi bizim meclis’ ya da daha realistik bir yaklaşımla içinde İzzet İzcan’ın da olduğu delegasyon parça devletin anayasası için Ankara’dan icazet almaya gitmişti. Dönüşte Mecliste İzcan’ın yaptığı açıklamayı yine tutanaktan okuyalım;
“Geçen gün Anayasa Komisyonu olarak Türkiye Cumhuriyetine bir ziyarette bulunduk. Orada Sayın Meclis Başkanı Bülent Arınç Bey ile Anayasa Komisyonu Başkanı ki aynı zamanda Anayasa Profesörüdür, Burhan Kuzu Bey ile ve diğer ilgili yetkililerle yararlı temaslarda bulunduk.” (http://www.cm.gov.nc.tr/ftp/tutanak/D5Y1/b18.doc )
Bugün de ‘yararlı’ temaslar yapan CTP’lileri Sayın İzcan niçin eleştiriyor bir türlü anlamadım…
Meclis içine girip de acentalık görevine talip olmayan, hizmetine girmeyenlerin adeta kalmadığı bu koşullarda hala solda birlik gibi süslü laflarla, ‘eski defterleri karıştırmayın’ gibi söylemlerle yine koltuk avına çıkanlara karşı siyasal temizlik söylemi öne çıkarılmalı. Herkes geçmişi ile hesaplaşmalı ve özeleştiri vermeli. Bu olmadıktan ve siyasal konularda net anlaşmalar yapılmadan her türlü birlik yalnızca koltuk avı için olacaktır, YKP’nin ise böylesi süreçlerde işi olmadı, olmayacak…
Bunca hengame, bunca toz duman arasında Yeni Kıbrıs Partisi kendini yenileyerek, dinamik unsurlarını, tecrübeli kadroları ile birleştirerek mücadelesine hız vermeye çalışıyor…
Dile kolay 17 yıldır, nice badirelerden geçmiş kadrolar hala daha kitleleri rejime karşı mücadeleye çağırıyor. Ekim 1989’daki kuruluşun hemen ardından TC Elçisinin gazete sayfalarına yansıyan “hainlerin partisi kuruldu” şeklinde yaklaşımı ilerleyen günlerde yankısı bulacak, parti başkanın aracı iki kez bombalanacak, bir kez parti kurşunlanacaktı. Son olarak da geçtiğimiz yıllarda parti kundaklanmaya çalışılmıştı…
YKP kadroları açısından bunlar hep birer sinek vızırdısı gibi gelip geçti. Parti, her şeye rağmen 17 yıldır Kıbrıs’ın ve Kıbrıslıların birleştirilmesi için neyi varsa ortaya koyarak mücadelesini sürdürdü ve bu mücadelenin yarın da sürmesi için neyi varsa ortaya koyuyor…
YKP ve onun düşüncelerin anlatan en güzel cümle ‘vardık, varız, var olacağız’dır…
Evet, YKP’nin 17. yılı… Bu memleket bizim, talimatla yönetilmeye hayır diyerek yola çıkan bir hareketin onca seneden sonra hala daha ‘biz kazanacağız’ diye sloganlar atabildiği bir siyasal hareketin 17. yılı… Bunca kirletilmiş, çürütülmüş ve vitrinin süsü olmak için yarışıldığı koşullarda, acentanın bizzat kendisini hedef alan bir hareket var, rejime karşı mücadelenin bugün tek adresi…
Evet, YKP gelecektir…

13 Ekim 2006

Sürükleniyoruz, en azında sağımızı solumuzu bilelim

Herkes birbirine bakıyor, şaşkınlık herkesin suratından okunmakta, nereye gidiyoruz…
Televizyon filmlerinde görürdük, ormancılar koca kütükleri keser ve sonra nehre atarlardı, taşıması kolay olsun diye, bizlerin de bu kütüklerden hiç farkımız yok, son sürat sürüklenmekteyiz…
Yalnız bizim kütüğümüz yön duygusunu da yitirdiği için açık açık batıya gitmesine rağmen doğuya gidiyoruz diye de yaygara koparmakta, o yüzden hem sürükleniyoruz hem de yönümüzü kaybettik, üstelik de pusulamızı son, çöpe atmıştık, modası geçtiği için…
Biz sosyalistler ne kadar da modası geçtiği iddia edilse de, hep cebimizde bir marx, bir de engels taşırık, başımız sıkıştığında onları yardıma çağırırız, başka şeyler yerine… O yüzden ne kadar da moda geçse ‘emek’ deriz, emekçinin başına geleceklere bakarız, ustalar ne demiş diye de düşünmeyi ihmal etmeyi. Bizler ‘Colony Otel mutabakı ’ ile işverenlerle kol kola girmiş solculara çok dikkat edilmesini de Marx ve Engels’ten öğrendik, tarihle de sınadık yapabildiklerini…
Bu nedenle biz en çok kendine sosyalist diyenlerden korkarız çünkü onları sokaktaki adama anlatmak çok daha zordur. Ancak sağcıları çok iyi tanırız, anlatabiliriz… Sağcı dediğin nedir ki, en demokrat, en akıllı, en dürüst hep onlar ola gelmedi mi?
Mesela tek başına Özgür Parti Başkanı Avcı’yı dinleyin, zannedersiniz ki aradığımız ulu önder gökten zembille indi de haberimiz yok… Adamın ağzından bal damlıyor, yapacağı reformlardan falan bahsedip duruyor, karşı taraf da hala ticari kısmıyla uğraşmakta, kaç paraya kim kimi satın aldı diye ortalıkta bağırıp durmakta… Şaka bir yana bence, şu aşamada en tehlikeli siyasi oluşum ÖP’tür… Diğer tüm siyasi oluşumların şu veya bu şekilde parti organları ve tabanları vardır. Her parti şu veya bu şekilde üye denetimine açıktır ama ÖP için bunu söylemek imkânsızdır. Tek adam, tek lider partisi, yani ne isterse ona karar veren bir örgüt… Zaten Avcı’nın konuşmalarını dinleyenler bu sahtekârlığı hemen anlayabilir. Siyasete zaten üç beş yıl önce dahil olan Avcı, bize ne kadar önemli projeleri olduğundan bahsediyor. Peki, bunlara kim karar verdi? Avcı ve çetesi, peki ne zaman değiştirebilir? Yine Avcı ve çetesi istediğinde… Yani Avcı ve çetesi (ki içinde paramiliter örgüt UHH’nın kadrolarında yer alan milletvekili de var) bu ülkenin yönetim kademelerine yerleşmiş durumdadır, ne saat isterlerse karar verip, değiştirebilecek esneklikte bir örgütle birlikte! Elbette bu CTP ve gerçek iktidardakiler için olumludur çünkü üye baskısı olmayan, bir adam ve çetesinden oluşan böyle bir partiyi idare etmekten daha kolay bir şey olamaz. Ancak bu partinin başkanı olduğunu iddia eden şahsın televizyonlardaki açıklamalarını dinleyenler geleceğin faşist partisinin ayak seslerini duyabilirler, o yüzden ÖP ve kadroları geleceğe yönelik hiç de olumlu ışık vermiyor…
Peki, ÖP’e karşı ayaklananların durumu? DP liderliğinin sonuna gelindiği anlaşılmakta… Denktaş saltanatı hızla sallanmakta, yakında açıklanacak dosyalarla Denktaşlara ya çekilin ya da yeni dosyalar açıklıyoruz denecek ki bu riski alamayacakları için bugüne kadarkilerle idare edip çekilebilirler, UBP’nin ise geleceği çok belirgin gözükmüyor, çünkü liderlik sorununu yakında çözebilecek gibi gözükmemektedirler…
Böylesi koşullarda aslında sağın da, solun da üzerine oturup siyaset yapan CTP bu boşluktan bir süre daha rahatlıkla kendini saklayıp, alternatifsizlik siyaseti üzerinden yaşamını sürdürebilecek ama onların, artık alakaları kalmayan ‘sol’ ile anılmasına da son verdirmek bizlere kalmış ciddi bir iştir…
CTP aslında bu konuda ciddi fırsatları da bize vermekte…
Sayın Talat’ın Türkî Devletler Kurultayındaki demir döven fotoğrafları ile ülkücü harekete sempatik yaklaşımı bir yana, Soyer ile son dönemde sıklıkla dile getirdikleri ‘Türkiye’yi çok seviyoruz, hayin Rumlar’ türlü açıklamaları ile nerelere gittiklerini anlamak aslında zor değil… Bugün itibari ile CTP liderliği tipik sağ bir partinin tüm özelliklerini barındırmaktadır ama hala daha CTP liderliğin bir kısmı ‘sol’ olma üzerine teoriler ortaya koymaktadırlar…
Militarist, şoven ve milliyetçi çıkışlardan CTP’yi çözemeyenler için birkaç örnek de ekonomik alandan verelim. 2 Ekim tarihli Yenidüzen’in manşeti; “emeklilik sistem sürdürülemez”di. Haberin içindeki “emeklilik politikası çerçevesinde, yeterli, yapılabilir, sürdürülebilir ve sağlam emeklilik geliri ilkelerine dayalı olan Dünya Bankası, son 10 yılda 80’den fazla ülkede emeklilik reformuna katkıda bulundu” cümlesi tüm gerçek solcunun, küreselleşme karşıtı aktivistin, dürüst sendikacının tüylerini diken diken etmeye yeter herhalde… Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü çok uluslu şirketlerin çıkarları için Washington Konsensüs’ü dediğimiz ilkeler ini uygulamak amacıyla yola çıktılar ve dünyada yaptıkları onlarca ‘reform’ ile onlarca sosyal hak ve kamusal yararı olan hizmeti ya piyasa ilkeleri çerçevesinde fiyatlandırılan metaya dönüştürdüler ya da çökerterek yerlerine özel teşebbüsün gelmesinin veya tasfiye edilmesinin alt yapısını sağladılar. Bu nedenle Dünya Bankasının yaptıklarına reform diyenler yalnızca neo liberal politikaları destekleyenlerdir.
Bugün itibari ile dünyanın birçok yerinde geniş bir siyasi yelpazeye sahip muhalifler birçok kampanyalarla bu tip ‘reformların’ durdurulması için mücadele etmektedir. Hatta bu tip hareketleri destekler nitelikte son dönemde moda olduğu şekli ile IMF ve Dünya Bankası yöneticileri emeklilikleri sırasında nasıl başarısız uygulamalar/reformlar yaptıklarını anlatan kitaplar yayınlamaktadırlar . Hade hiçbirini takip edemiyorsanız da, BM’nin İnsani Gelişmişlik raporlarını okuyarak ‘reform’ adı altında yapılanların dünya halklarına faturalarını öğrenebilirsiniz…
Ya LETTAŞ örneği… Geçen sene bir yazıda bunun özelleştirmenin bir modeli olduğunu yazmıştım. Kamu yararı olan bir hizmetin tamamen özelleştirilmeden, özerkleştirilerek piyasa koşullarına uygun yeniden yapılandırılması... Bu çerçevede halen daha CTP MYK’da üyesi olan, o dönemde Lefkoşa Belediye Başkanı olan Kutlay Erk, Lefkoşa’lılara ait olan minibüsleri özel bir şirkete, LETTAŞ’a devretti, şirketin büyük ortağı da belediye oldu. Bu şekilde toplu taşımacılık özerkleştirilerek kamusal yarardan uzaklaştırılarak bir anlamı ile piyasa ekonomisine uygun yeniden yapılandırıldı. Bu sene de tamamen piyasanın kuralları çerçevesinde karsız bir şirkete belediyenin para bağlaması anlamsızlığı üzerinden DP’den olan bugünün belediye başkanı LETTAŞ’tan tamamen çekilip, minibüsleri satma kararı aldı. Ben eminim ki Kutlay Erk bu dönemde seçilseydi, kendisi de ayni şeyi yapardı. Yani tipik bir neo liberal uygulama ve yine uygulayıcı CTP’dir…
Bu tip özerkleştirmeleri, özelleştirmeleri, taşeronlaştırmaları, hizmet satın almaları, kamusal hizmetlerin metalaştırılmasını bugün itibari ile her alanda görebilirsiniz. Dünya Ticaret Örgütü bu ülkeye bir ofis kurup neo liberal uygulamaların tıkır tıkır nasıl işletildiğini herhalde izlemesinde yarar var, nasıl olsa dünyanın her yerinde eylemlerle bu tip uygulamalara taş koyan sendikalar, emek örgütleri, küreselleşme karşıtları aktivistler var, rahat rahat satış işlemleri yapamıyorlar, gelsinler kamusal yararı olan hizmetlerin, sosyal hakların nasıl budandığını, satışa çıkarıldığını buradan seyretsinler …
Dünya Bankasını öven, McDonalds’ın bu ülkeye gelmesinden gurur duyan, emeklilik ve sağlık sistemine topyekun saldırıya hazırlanan, ağzından her gün militarist, şoven ve milliyetçi açıklamalar çıkan, Kıbrıs sorunu konusunda yeni bir Mr. No misyonu üstlenen bir parti liderliğine karşı sesini yükseltmeyen tabana ne demeli?
Evet, sürükleniyoruz, hem de pusulasız, en azında sağımızı solumuzu bilelim bunca hengame içinde…

29 Eylül 2006

Erken doğum mu?

Herkes bir anda AKP Milletvekili Şaban Dişli diye birini keşfetti, sanki de bu ismi yeni duymuş gibi…
15 Şubat 2004 tarihli Radikal Gazetesindeki Murat Yetkinin köşesini yeniden okumakta yarar var:
“Erdoğan kendi siyasi kararını KKTC'deki 14 Aralık 2003 seçimleri ardından verdi.
Kıbrıs halkı (hatta Erdoğan, çözüm karşıtı UBP'ye verdiği örtülü desteğe rağmen) tercihini çözümden yana kullanmıştı. Denktaş-Eroğlu çizgisi kaybetmişti. Bir süredir Ankara'daki ABD Büyükelçisi Eric Edelman ve İngiltere Büyükelçisi Peter Westmacott aracılığıyla gelen "Çözüm istiyorsanız, geç kalmamaya dikkat edin" mesajlarını değerlendirmenin zamanı gelmişti.
Zaten seçimler de geride kaldığına göre, 'zaman çalıyor' suçlamasına maruz kalmadan manevra yapmanın imkânı kalmamıştı. Şimdi sıra bu kararı, Ankara'nın ortak kararı haline getirmekti, bu anayasal bir zorunluluk olmasa da, 'hayatın gerçekleri' babından gerekli sayılıyordu. Bunun yolu ise Cumhurbaşkanı ve askerleri ikna etmekten geçiyordu. Erdoğan işe Kıbrıs konusunda bir bakanlar kurulu içinden bir 'iç kabine' oluşturarak başladı.
İç kabine şu isimlerden oluştu: Dışişleri Bakanı Gül, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Başbakan Yardımcıları Abdüllatif Şener ve Mehmet Ali Şahin. Bunlar aynı zamanda hükümetin Milli Güvenlik Kurulu üyesi bakanlarıydı.
Erdoğan, karar sürecinde bu resmi kanalların yanı sıra, özel kanallarını da devreye soktu. Bunların başında Cüneyd Zapsu geliyordu. Zapsu, BM Genel Sekreteri Alvaro de Soto ve ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi Müsteşarı Marc Grossman ile kurduğu özel kanallar sayesinde, Ankara'nın ortak karar almasından sonra işlerin beklenmedik engellerle karşılaşmaması için devreye girdi. AKP İstanbul Milletvekili Egemen Bağış da ABD'deki özel kanallarını, özellikle lobilerle ilişkilerini harekete geçirdi. Keza AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli de Avrupa başkentlerinde yoğun temaslara başladı.”
(http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=106310&tarih=15/02/2004)
Burada göze çarpan iki isim vardı, Bakan değillerdi ama sonraki dönemlerde de yaşanan ilişkilerle TC dış ilişkilerinin yeni prensleri oldukları anlaşılacaktı… Sonraki dönemde özellikle Zapsu ismi çok tartışılacaktı…
Hemen bu noktada taze olan bir konuyu daha hatırlatalım. 7 Haziran 2006 tarihli Hürriyet Gazetesinde Ertuğrul Özkök’ün köşesinden yine küçük bir alıntı yapalım:
“Mehmet Ali Talat, yarın Berlin’e gitmek üzere Lefkoşa’dan ayrılırken, Kıbrıs’ın tarihinde de önemli bir dönem başlıyor. Şimdi gelelim bu çok önemli ve Rumlar engellemesin diye gizli tutulan buluşmanın nasıl organize edildiğine. … İlk nabız yoklamaları "resmi" değil, "gayri resmi" sohbetlerde oluştu. İlk temasları Başbakan’ın iyi Almanca bilen danışmanı Cüneyd Zapsu kurdu. … Cüneyd Zapsu ve Şaban Dişli de Talat’la birlikte Berlin’e gidiyor. Ama önemli bir ayrıntı vereyim. Zapsu görüşmelere girmeyecek. Çünkü resmi bir kimliği yok...”
(http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4539015.asp?m=1&yazarid=10&gid=69
http://www.yeniduzengazetesi.com/index.php/cat/1/news/9169/PageName/Haberler )
Yani son Talat’ın Berlin ziyaretinin de altında Zapsu ve Dişli vardı. Aslında süreç normal (!) işliyor. TC Dışişleri ve hükümeti hiçbir şeye bulaşmıyormuş gibi gözüküp, ‘resmi’ aracılarıyla arka bahçede bugüne kadar sayısız operasyon yapmışlar, Kıbrıs’taki ne ki?
Basına görüşmeleri ilk açıklayan Eroğlu olmasından anlaşıldığı kadarıyla UBP’lilerin bu ekiple daha önce de karşı karşıya gelmiş olma ihtimali var… Eroğlu aslında ne döndüğünü biliyordu ya da hissediyordu ve pusudaydı, aslında gafil avlandı da denemez. Bunca patırdıya ve olağanüstü olaylara göre topu topu 3 milletvekili kaybı aslında çok da büyük sayılmaz. Niceleri giderken UBP’den 2-3 milletvekili hep koparmıştır, bu nedenle bence UBP hazırlıklıydı ve şimdi süreci kendi lehine çevirmek için var gücü ile çalışmakta, yani aslında yaşanan Eroğlu ve ekibinin baskınından dolayı bir erken doğumdu…
DP ise biraz şaşkın, bunca ‘fedakarlığa’ rağmen kapının önüne konmuş olmak, Denktaş’ları etkilemiş gözükmekte… Aslında Denktaş’ın (büyük) anılarından da okuduğumuz kadarı ile 64-65’li yıllarda TC Dışişleri binasına bile girmesi yasaklanmıştı. 70’lerde yükselen militarist dalganın üstüne binip, TC’nin askeri kanadı ile birlikte yükselen saltanatı Türkiye’deki dengelerin değişmesi ile yine başladığı yere dönmekle sonlandı. Denktaş bu defa yalnız kendinin değil, bu kez oğlunun da TC Dışişleri kapısından içeri girmesini yasaklatarak tarih sahnesinde en ilginç yükselip koltuk kaybeden siyasetçi oldu herhalde…
Yönlüer olayı da aslında UBP ve DP’liler bağırdığı gibi dini yönü olan bir olay değil. Türkiyeli göçmenlerin yoğun yerleşim yerlerindeki DP ve UBP Belediyeleri yıllarca gizli ya da açık camilerde eğitim yaptırtıyorlardı ya da yapılmasını teşvik ediyorlardı… Şimdi laiklik elden gidiyor bağırmalarına yalnızca gülmek gerek…
Yönlüer, Erdoğan’ın ‘Zapsu’ modelinin parçasıydı… Serdar bakanlık koltuğunda otururken Kudret Akay aracılığı ile yerel işleri arka bahçede çözerken, belli ki TC ile de olan köprü için Yönlüer, Dişli aracılığı ile Erdoğan’a ulaşıyordu. Ama belli oldu ki Yönlüer’in patronu Serdar Denktaş değil, Şaban Dişli’ymiş…
Yapılan operasyon ahlaki mi? Bir kez ahlaki olan nedir diye düşünmek gerek. Erdoğan gelecek yıl ki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini düşünmeye başladı, atacağı her adımı özenle atması gerekiyor. Tek dişi kalmış da olsa bazı grupçuklarla görüşmeler yapıp ortalığı bulandırmaya çalışan Denktaş’a karşı bu operasyon aslında kaçınılmazdı. Sürekli belden aşağı vurarak, ne kadar kural dışı hareket varsa yapan birinin şimdi oyunun kurallarına uyulmasını istemesi aslında çok komik. Yukarıdaki Annan Planı sürecini anlatan Murat Yetkinin makalesinden bir alıntı daha yapmak iyi olur:
“Dışişlerinin Genelkurmay'daki muhataplarının başında, İkinci Başkan Orgeneral İlker Başbuğ geliyordu. Başbuğ, Kıbrıs'ta çözüm dosyalarının hazırlanmasında birinci derece pay sahibi oldu”
İlker Başbuğ bugün Kara Kuvvetleri Komutanı ve büyük ihtimalle bir sonraki TC Genelkurmay Başkanı… Yani bir anlamı ile Denktaş’ın arkasındaki askeri güç de zayıflamıştı, bu nedenle operasyon çok da acılı olmadı, belki de Denktaş’a en ağır gelen bu oldu…
Şimdi sorun şu, UBP ve DP erozyona uğrayan yapılarını kurtarmak ve çirkefe batmış bu yapının yeniden ağası olmak istiyorlar, temizlenmesini değil, peki ya sol? ‘Sol’ yeniden bunların bataklığın başına oturması için omuz mu verecek yoksa rejimin yıkılması için mi mücadeleye katılacak…
Kimin ne kadar temiz, ahlaki olup olmadığını, operasyonun ne kadar etik olup olmadığını tartışmak değil, bugünün temel sorunu aslında rejime karşı mücadeledir ama ‘sol’ bunu anlayabilecek durumda mı?…

25 Eylül 2006

Süreci anlayabilen var mı?

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşanan son parti değiştirmeler ile bir anda politikanın ne kadar kirlendiği hatırlandı. Ancak YKP’nin kaç zamandır ‘kirlenen siyasetin temizlenmesi gerekir’ diye açıklamalar yapıp, bildiriler yayınlaması hatırlanmadı.
Bir anda herkes Kıbrıs’ın kuzeyinin Türkiye tarafından idare edildiğini hatırlandı ancak YKP’nin “talimatla yönetilmeye hayır” sloganını hatırlayan olmadı, ya da son dönemde hükumetçilik oyununu ‘acentalık işleri’, seçim diye oynan tiyatroyu acenta seçimi diye tanımlaması da hep unutuldu/unutturuldu.
Bir anda CTP liderliği, sağ içindeki transferleri hatırladı, ballandıra ballandıra anlatmaya başladı ama UBP içine yapılan operasyon ile kurulan DP ile flörtlerini unuttu. Operasyon ertesi yapılan 1993 yılındaki seçim gecesi DP ile konvoy yapan CTP değil miydi? Öncesinde kendini açıkça Türkiyeliler partisi diye tanımlayan YDP ile DMP içinde 1990 yılında buluşan CTP değil miydi, bu ittifak ne kadar etikti? Burada etik olmayan iki durum vardı, bizzat TC destekli kurulan (TC Elçisinin bizzat sürecin içinde olduğu) bir parti ile o dönemdeki CTP çizgisi düşünüldüğünde etik değildi. İkincisi de çok fazla hatırlanmaz ama CTP ve YKP rejime karşı mücadelede 1990 yılında birçok noktada uzlaşmalarına rağmen, aniden CTP liderliğinin YKP ile ilişkilerini askıya alması ve TKP ve YDP ile alelacele bir parti kurarak seçime katılması da olayın diğer yönüydü. Yani CTP liderliği siyasi mücadele yerine ya kendi başına ya da birilerinin tavsiyesi ile 1990’da hükümetçilik oynamaya karar verdi ve bunu yaparken TC Elçiliğinin arkasında olduğu bir partiyi de yanına alarak, bu etik miydi? Yani hükümet olmak için ne yaparsan her şey kabul mü?
Hükümette oldukları ya da hükümetçilik oynadıkları dönemlerde Türkiye’den gelen bir tek şeye hayır demeyen CTP maalesef şimdi de bu ilişkileri, politik ayak oyunlarını savunur pozisyona geldi. Hatta ileri gidip BDH ile hükümet kurulamamasını anlatırken, ‘Meclisteki komitelerde çoğunluk olamayacağız’ argümanını kullananlar yeni kurulan yeni oluşumun da grubu olmadığı için gene komitelerde çoğunluk olunamayacağını söylemiyorlar. Bu bile siyasetteki çürümeyi gösterir, bir şeyleri söylermiş gibi yapıp başka bir şey söylemek…
Bu tartışmada kimin nerde durduğu ile ilgili, sağ kesim pek sorun değil, herkes net bilir onları ama sol diye kendini tanımlayanlar?…
Sağ kesim ile ilgili ne yazılsa boş çünkü özellikle Kıbrıs’ın kuzeyinin çürüme sağ kesimlerinin ‘öz’üne işlemiş bir durum. Milletvekili transferinin en açık yaşandığı 1981 seçimleri ile 1990 seçim öncesi yaşananlar başka söze gerek bırakmaksızın açıkça çürümeyi göstermektedir. Ama özellikle UBP hep süreci aşağılarda çözdü. Muhalif partilerin üyelerini para ile satın aldı, tehdit ederek saf dışı bıraktı, iş, ev verme vaatleri ile kandırdı, hiçbirini yapamazsa TC Elçiliğinin elemanları aracılığı ile ‘ince ayar’ yaptı. Bunca çürümenin bizzat kendisidir UBP ve ondan türeyenlerin bu nedenle şimdiki şikâyetlerine yalnızca gülüp geçmek gerek ama solcu diye kendini tanımlayanların yaptıkları?
BKP Gençlik Kolları Başkanı Abdullah Korkmazhan, Özker Özgür’ün açıklamasını hatırlatıp açıklama yaptı, peki kendi parti genel sekreteri? BKP Genel Sekreteri’nin meclis günlerini hatırlayanlar hangi etikten bahsedebilir ki? Meclis başkanlığı seçimleri sırasında UBP’lilerle flörtü, sırf hükümet olmak için DP’den adam ayartıp, TKP-BÖİ diye bir şey kurmalar, koltuk beklerken “barışçı bir başbakanı devirmem” diye açıklamalar az bir şey mi? Toplumcu Kurtuluş Partisi-Birleşik Özgürlük İttifakı(TKP-BÖİ) ile bugün yaşananın tek farkı arkasında büyüklerin olmaması ama Ahmet Kaşif ve arkadaşları, DP’den ideolojik nedenlerle mi istifa edip önce ÖDP diye bir şey kurdular, sonra TKP ve BKP ile işbirliği yapıp TKP-BÖİ ittifakını oluşturdular. Bu ittifak o kadar uzun erimli oldu ki(!), hükümet olamayacaklarını anladıkları anda dağıldılar!… Kaşif sonra gidip UBP’ye katıldı ama ne TKP, ne de BKP bu konuda tek bir açıklama, özeleştir yapmadı. Madem tokmak başkasında, davulu neçin sırtlamaya çalıştıydı BKP Genel Sekreteri diye Korkmazhan arkadaşa sormak isterim ama vereceği bol etikli ve ahlakli yanıtları bildiğimden pek cevap almak niyetinde değilim… İzzet Beyin meclis günlüklerinde neler yok ki?! Türkiye Cumhuriyetinden kripto ile meclise gelen “Türkiye Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımasın” kararına da imza atmıştı BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan ama şimdilerde hep unutuldu. Bu da sorulması gerekir aslında, İzzet Bey’in ideolojik olarak karşı olduğu bir şeye hangi ‘etik’(!) nedenlerle evet dediği ama neysa…
BDH da çok kızdı, ama onlar da komikti… Genel Sekreterleri Çakıcı her zaman “bizi TKP ile karıştırmayın, biz yeni bir partiyiz” deyip dururdu, bir anda köklerini hatırladı ve “biz bu filmi TKP olarak da görmüştük” dedi. Etik(!) siyaset yaparken, TKP’nin günahlarından kurtulup, TKP tarihini silen ama ne hikmetse başlarında son 20 yıllık TKP başkanını oturtanlar nasıl olur da geçmişi unuturlar bilmem… Unutmak güzeldir eğer geçmişte suç işlemişseniz… 1998 döneminin TC hükümeti TKP’yi acentalık işlerinde iyi kullanmış, işi bitince kapının önüne koymuştu. Dönemin TKP başkanı Akıncı ve Genel Sekreteri Özal Ziya’nın TC’den gelen paketi hükümetçilik oynarken aslanlar gibi savunup “vallahi biz yaptı” demelerini unutanlar o dönemdeki arşivleri karıştırsınlar, ya da sendikaların eylem süreçlerinde sendika temsilcilerini odasından kovan Akıncı’nın tavrını gene o dönemdeki sendika yöneticilerine sorsunlar. Bu acentalık işleri ne amaçla yapılmıştı, etik ve ideolojik nedenlerle mi?
Eskiler geç bunlar derler, mış gibi yapanların açıklamalarını biz biliyoruz, umarız bundan sonra başkaları da öğrenir. Bu koşullarda tek yol siyaseti temizlemektir, kimin daha kirli olduğu tartışmak değil. Şu anda sahnede olanların tümü de TC’nin buradaki acentalık işlerine bulaşmak için ya taraf oldular ya da talip oldular, kimse kimseyi ne kadar çok acentalık yaptığı ile suçlayamaz.
Tüm bu hengâmenin içinde tek kalan YKP’dir…
YKP 1989 yılında Kıbrıs kuzeyindeki TC asker ve sivil bürokrat destekli rejime karşı direniş bayrağını açtı, o yıldan beri bir milim hattından sapmadan yolunda yürümektedir.
YKP her dönemde talimatları anlattı, perdenin gerisinde dönen dolapları söyledi, dümdüz doğruların altını çizdi. Şimdi tavır koyma zamanı bir kez daha sıradan insanlarda, ya bu mücadeleye katılacaklar, ya da başımıza gelecekleri hep beraber çekeceğiz.
YKP bir kez daha kendileri çağırmaktadır, seyirci olup bu ganimet düzeninden bir parça daha alabilir miyim kavgasının kimseyi bir yere götürmeyeceğini anlayanlarla sokakta buluşabilirsek, bu rejim değişecek, yoksa…
***
Geçmiş zaman olur söz uçar, yazı kalır
Kim nere gitti, hangi partiden geldi, nereye gitti, bugün herkes bir silsile çıkarıyor. Sağcıların, sağcılarla yaptıklarını zaten bariz. Zaten bugün sağın yarattığı bu çürüme Kıbrıs’ın kuzeyindeki siyaseti bu hale getirdi, ancak acı olan sol diye kendini tanımlayanların durumu…
Bu koşullarda TKP ve BKP’nin ittifaka girdiği Kaşif ve Üstel’e yakından bakmakta yarar var;
[TKP ve BKP ile TKP-BÖİ ittifakına giren o dönemdeki ismi ile Özgür Düşünce Hareketi Milletvekillerinin siyasi haritaları (kaynak meclis kayıtları)
Ahmet Kaşif DMP – YDP - DP (26 Nisan 2004 istifa) – (25 Ağustos 2004) ÖDP – (22 Eylül 2004) UBP
“1990 Genel seçimlerinde Yeni Doğuş Partisi’nden, 1993 Erken Genel Seçimlerinde Demokrat Parti’den Gazi Mağusa milletvekili olarak seçildi ve 1.1.1994-18.1.1995 tarihleri arasında Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı görevinde bulundu. 6 Aralık 1998 Genel Seçimlerinde DP’den milletvekili seçildi. 2001 yılında oluşan UBP-DP Koalisyonu’nda Çalışma, Sosyal Güvenlik-Gençlik ve Spor Bakanı olarak görev yaptı.
14 Aralık 2003 Genel seçimlerinde Demokrat Parti’den Gazi Mağusa milletvekili olarak seçildi. 26 Nisan 2004 tarihinde DP’den istifa edip Özgür Düşünce Hareketi’nde yer aldı.
22 Eylül 2004’de Özgür Düşünce Partisi’nden ayrılıp, Ulusal Birlik Partisi’ne katıldı.”
“Ünal Üstel UBP – UDP - DP (26 Nisan 2004 istifa) – (25 Ağustos 2004) ÖDP – UBP
1991 Ara Seçimlerinde ve 1993 Erken Genel Seçimlerinde Ulusal Birlik Partisi’nden Girne Milletvekili seçildi. 1994 yılında Ulusal Birlik Partisi’nden istifa ederek, yeni kurulan Ulusal Doğuş Partisine katıldı ve Ulusal Doğuş Partisi’nin tek milletvekili olarak görevini sürdürdü. Ulusal Doğuş Partisi ile Demokrat Parti’nin birleşmesi sonucunda Demokrat Parti’ye iltihak etti. 6 Aralık 1998 Genel Seçimlerinde DP Girne Milletvekili seçildi. DP- UBP Koalisyonunda Meclis Başkan Yardımcılığı yaptı. 14 Aralık 2003 Genel Seçimlerinde Demokrat Parti’den Girne milletvekili seçildi. 26 Nisan 2004 tarihinde Demokrat Parti’den istifa etti 3 Mayıs 2004‘de oluşan Özgür Düşünce Hareketi’nin kurucularındandır. 24 Mayıs 2004 tarihinde kurulan Toplumcu Kurtuluş partisi - Birleşik Özgürlük İttifakı (TKP-BÖİ) ‘na katıldı.”
“(ÖDP) Parti başkanı Salih Coşar yazılı açıklamasında, erken seçimin kaçınılmazlığına dikkat çekti ve bu şartlarda yeni bir parti olarak daha büyük bir partiyle işbirliği ya da birleşmenin en doğal seçenek olduğunu belirtti. Coşar, UBP'nin 5 Ekim tarihli birleşme davetinden memnuniyet duyduğunu da ifade ettikten sonra, şu ifadeleri kullandı:
"Milletvekillerimizin seçim endişesiyle parti değiştirmiş olmasına rağmen partimiz Merkez Yönetim Kurulu'nda yapılan değerlendirmeler neticesinde bu aşamada diğer bir partiye katılımın gerçekleşmemesi yönünde karar alınmıştır..." “
http://www.kibrisgazetesi.com/index.php/cat/2/news/15892/PageName/Ic_Haberler ]
Bu kadar hızlı iki vekil ve Ergün Vehbi (ki DMP sürecinde CTP’den koparak diğerleri boykot yaparken milletvekili koltuğuna oturan sonra DP’ye katılan), Kemal Havalı (TKP yöneticisi iken Peyak süreci ile partisinden istifa edip direk DP Genel Sekreterliğine getirilen) gibi isimlerle 2004 yılındaki TKP ve BKP’nin ittifakı da unutulmamalı, bugün yeni oluşturulan Özgürlük ve Reform Partisi ile Özgür Düşünce Partisi mentalite olarak acaba ne kadar farklıydı?
Bu arada bugün mecliste olan UBP ve DP’nin de başkanları çapraz geçiş yaptıkları unutmamak gerek yani Özgürgün DP’de başlayan siyaset yaşamını Çetinkaya Spor Kulubü operasyonu ile bugün UBP’de başkan olarak sürdürüyor, Serdar Bey de UBP’de başlayan yaşamını 9’lar operasyonu ile bugün başkan olarak DP’de sürdürmektedir. DP aslında çok ilginç bir parti, parti yöneticisi olmak için başka partide yönetilicilik yapmak şart gibi… Mesela TKP’de siyaset yaşamına başlayan Kemal Havalı, TKP Genel Sekreter Yardımcılığı yapan Kudret Akay, CTP, TKP ve SDP’de yöneticilik yapan Ergün Vehbi, UBP’de siyasi yaşamına başlayıp başkanlığa kadar aday olabilen Ertuğrul Hasipoğlu;
[Ertuğrul Hasipoğlu UBP-YAP-ABP-MBP-DP
“1990 Genel Seçimlerinde Ulusal Birlik Partisi’nden Gazi Mağusa Milletvekili seçildi. 6 Aralık 1998 yılında yapılan Genel Seçimlerde 3.defa olarak Gazi Mağusa Milletvekili seçildi. 5 Ağustos 2002’de UBP’den istifa etti. 22 Kasım 2002’de Yenilikçi Atılım Partisi’ni kurdu ve 24 Ağustos 2003’de ise Adalet ve Barış Partisi olarak parti ismini değiştirerek meclis’te ABP olarak temsil edildi.
20 Şubat 2005 Erken Genel Seçimlerinde Demokrat Parti’den Gazi Mağusa milletvekili seçildi.”
Yüksek Mahkeme Kararından: “Yenilikçi Atılım Partisi, bu davayı açtığı tarihte Cumhuriyet Meclisinde temsil edilmekte idi ve parti üyesi 3 milletvekili bulunuyordu. Ancak daha sonra 24.8.2003 tarihinde parti kurultay yaptı ve gerek ismini gerekse tüzüğünü değiştirdi. Yeni ismi Adalet ve Barış Partisi oldu. Daha sonra Adalet ve Barış Partisi, Ulusal Diriliş Partisi ile birleşerek Milliyetçi Adalet Partisi isimli başka bir parti oluşturdu. Bu Parti de Demokrat Parti isimli başka bir parti ile birleşti. Halen Yenilikçi Atılım Partisi diye bir parti yoktur ve böyle bir partinin Cumhuriyet Meclisinde milletvekili bulunmamaktadır.”
“Ulusal Diriliş Partisi ile Yenilikçi Atılım Partisi’nin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan Adalet ve Barış Partisi (ABP) 14 Aralık seçimleri öncesinde Milliyetçi Adalet Partisi (MAP)’yle de birleşerek Milliyetçi Barış Partisi (MBP) adı altında seçime girdi. MBP seçim sonrasında aldığı yüzde 3.5 oy oranı ile barajı geçmeyi başaramadı. Bu durum sonrasında MAP aldığı bir kararla MBP’den ayrıldı. Bu ayrılığın ardından seçim nedeniyle ismini değiştiren ABP, 28 Şubat 2004 Cumartesi günü olağan üstü genel kurula giderek, yapacağı tüzük değişikliği ile eski adını ve logosunu geri kazanacak.
1 Mayıs’tan sonra sağda büyük arayışlar olacağını ifade eden Hasipoğlu, “Bu arayışların adresi de ABP olacak.”]
Unutmak gerçeği tam olarak görmeyi engeller, hatırlatması bizden…