24 Mayıs 2007

Yalan rüzgarları


Kıbrıs’ın kuzeyinde siyaset Brezilya dizilerini de geçti. Kimin kiminle ne düzeyde ilişkisi var, artık anlaşılamıyor…

‘Evet’ deyip başlayan ‘ama’ ile bağlanan ve günün sonunda ‘hayır’ demek olan cümlelere alıştıydık ama artık ‘hayır’ diye başlayan cümlelere güvenmek de imkansız hale geldi… CTP Genel Sekreteri Kalyoncu hayır deyip başladığı cümlede Annan Planı görüşmeleri sırasında AKEL ile görüşmediğini hatta güney Kıbrıs’ın telefonla nasıl arandığını dahi bilmediğini söylemişti. Ama güney Lefkoşa’da görüşmeler yaptığı ortaya çıkınca pek bir şey söylemedi ya da söylermiş gibi yaptı…

Kalyoncu, Hayır deyip söze başladı ve dedi ki ‘CTP olarak biz hiçbir zaman anayasanın geçici 10. Maddesinin kaldırılmasını istemedik’… Biz de şeytana uyduk ve sorduk yahu CTP programında; “CTP, sosyal ve siyasal yaşamı militarist etkilerden arındırıp sivil bir toplum anlayışını yerleştirmek için kesintisiz bir şekilde mücadele eder. Bu çerçevede polisin sivil otoriteye bağlanması için uğraş verir, Anayasanın geçici 10. maddesinin kaldırılarak devlet yönetiminin güçler ayrılığı ilkesine uygun olarak yeniden düzenlenmesini öngörür” yazar bu nasıl iş diye, pek cevap veren olmadı… Talat, ‘hayır Ankara’da askerle Lokmacı köprüsünü konuşmadık’ dedikten sonrasını yaşananları bilmem hatırlatmaya gerek var mı?...

Siyasal ilişkiler de bir hoş olmaya başladı.

TDP Başkan adayı ile Volkancılar dalaşmaya başladı, Aydın Akkurt köşe yazısında Çakıcı’nın UHH için çalıştığı ima ediyor. O dönemde kurucular yada destekçileri listesinde Çakıcı’nın adının olduğunu biz de anımsıyorduk ama nasıl olduysa bir anda rüzgar başka taraftan esti şimdi sosyaldemokratların başına geçmeye aday… Dedik ya her yönüyle siyaset Brezilya dizileri gibi…

Ya da BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan ‘askersiz Lefkoşa’ bildirilerini kendisinin yazdığını iddia etmiş bir programda, telefonda onlarca arkadaş cevap yazılması için uyarıyor. Ne uyarısı, kampanya başlayalı birbuçuk sene oluyor, Mart 2006’da BKP Gençlik Kolları’nın açıklaması dışında BKP ne söylemiş ya da ne yapmış ki de kampanyayı sahiplenmeye çalışıyor? Bırak orijinal metni yazmayı, ortak imzaya açılan metni dahi imzalamamış… Brezilya dizilerindeki ‘pembe yalanlar’ bunlar yanında ne kalır bilmem…

Bir yıl önce birçok siyasinin ütopik diyerek uzak durmaya çalıştığı ama bugün herkes tarafından desteklendiği için, siyasilerin de sarılmak zorunda kaldığı askersiz Lefkoşa kampanyası kendi kendini büyütmeye devam ediyor.

Bu kampanya yalnızca anti militarist düşünceleri benimseyenlere yakışır yoksa geçici olarak ağızlarında sakız yapanlar bir süre sonra unutup giderler, ama kampanya dediğimiz gibi, geçici yol arkadaşlarına rağmen kendini büyütmeye devam ediyor…

Dedik, yine diyelim, Brezilya dizisi gibi ortalık sahte aşıklarla dolu, kimin kimi neyi için sevdiği belli olmuyor…

Bir yalan Rüzgarı masalı da Napoli’de esti geçen gün…

Geçen hafta Sosyalist Enternasyonalin Napoli toplantısı sonrasında CTP kaynaklı haberleri okuyunca sandım da CTP Napoli’yi de fethetti, Kıbrıslı Türklerin laik oldukları anlatılıp (sanki gerekliymiş gibi), direk ticaretten konuşup gündem belirlediler. CTP’lilerin iddiasına göre bu konular konuşulmuştu ama sonuç bildirgesinde tek kelime bunlardan bahsedilmediğini, tersine askersizleştirmeye atıfta bulunulduğunu yine şeytana uyarak SI internet sitesine girerek okuduk, bunun haberini yapıp dağıtınca CTP’liler yine kızdılar ve hayır deyip söze başladılar ki bilmem neye yormalı…

Ünal Fındık ki Napoli’deydi, Yenidüzen’deki köşesinde bize cevap verdi: “CTP tarihinin hiçbir döneminde askersizleşmeye karşı olmadı”… Arkasını öğrenmek için çok beklemeye gerek kalmadı, Ünal Fındık öyle bir cümle kurdu ki sanırım UBP ve DP’liler imrenerek bakacaklar, ‘biz nasıl böyle bir cümle kuramadık’ diye üzülecektir: “Halbuki bugün hala toplumlararasında güven sorunu olduğunu herkes kabul ediyor. Öyleyse güven ortamı sağlanmadan, yani çözüm olmadan atılacak bu tür bölgesel adımlar hiçbir amaca hizmet etmeyecektir. Aksine toplumlararası güvensizliği daha da körükleyecek olaylara davetiye çıkaracaktır”…

Annan Planına evet demekle övünen bir parti temsilcisi diyor ki “toplumlararasında güven sorunu olduğunu herkes kabul ediyor”… Kim? Ünal Fındık buradaki güven sorununu güvenlik sorunu ile değiştirerek kullanıyor ki YKP bunun palavra olduğunu defalarca açıkladı. UBP ve DP’nin açıklamaları CTP’yi kapsayabilir ve UBP ve DP ile ayni cümleleri paylaşabilirler ama abartıp Lefkoşa’nın askersizleştirilmesi önerisine “toplumlararası güvensizliği daha da körükleyecek olaylara davetiye çıkaracaktır” diyerek savunma yapmak baba Denktaş’a yakışan bir cümle. Baba Denktaş da kapıların açıldığı gün elleri ovuşturup ‘olay’ çıkmasını beklediydi ama YKP’nin yıllardır söylediği, ‘Kıbrıslılar birbirlerinin gırtlağına sarılmayı bekleyen ilkel kabileler değil’ sözü yaşamda kendini doğrulamıştır ama belli ki hala Kıbrıslıları ilkel kabilelere benzeten bazı siyasiler ellerini ovuşturarak olay çıkmasını bekliyor.

Ünal Fındık, “çözüm olmadan ve yalnızca Lefkoşa’da gerçekleşecek bir askersizleştirme hangi amaca hizmet edecektir?” diye soruyor, YKP olarak Şubat 2007’deki ‘Anne bak Kral militarist’ basın toplantısında cevabını vermiştik ve “Kıbrıs’taki orduların, askerlerin bir sabah kalktığımızda buharlaşıp, uçmayacağı gerçeği ile, askersizleştirme bir süreç olacaktır ve bu Ghali’de olduğu gibi Annan Planında da mevcuttur. Yıllar alacak askersizleştirme için kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapmak bunları gerçekleştirmek için çalışma ortaya koymak zorunluluğu olduğuna göre, YKP’nin kısa vadeli önerilerinin niçin böylesi saldırı altında olduğunu anlamamak mümkün değil… Bu saldırıları anlıyoruz ve haki rengi düşünceleri ile açığa çıkanlara ‘anne bak kral militarist’ diyoruz…” vurgusu yapılmıştı ama CTP yönetimi haki rengi düşüncelerinde ısrarlı…

O zaman, madem bizi okumuyor, Ünal Fındık’a CTP Programını okumasını tavsiye edelim çünkü “güven ortamının yerleştiği oranda adanın aşamalı olarak askerden ve silahtan arındırılmasını savunur” cümlesi CTP programından… “aşamalı olarak askerden ve silahtan arındırılması” Lefkoşa’nın askersizleştirilmesine denk düşmediğini inanacak kadar fanatik CTP’li değilseniz, şeytan dürtsün de CTP’lilere sorun “aşamalı olarak askerden ve silahtan arındırılması” ne demek diye…

Bir de sormuşken CTP programındaki “sosyal ve siyasal yaşamı militarist etkilerden arındırıp sivil bir toplum anlayışını yerleştirmek” cümlesi ile askersiz bir Lefkoşa’nın ilişkisi olup olamayacağını da sorun…

“Çözüm olmadan ve yalnızca Lefkoşa’da gerçekleşecek bir askersizleştirme hangi amaca hizmet edecektir?” sorusuna geri dönelim. Sanırım Ünal Fındık’a şöyle cevap verilebilir, Askersiz Lefkoşa, “aşamalı olarak askerden ve silahtan arındırılması” sürecinin bir parçasıdır ve “sosyal ve siyasal yaşamı militarist etkilerden arındırıp sivil bir toplum anlayışını yerleştirmek” için atılması gerek önemli bir adımdır (bak kaynak CTP programı)…

“Askersiz Lefkoşa” sloganı fazlası ile görevini yapıyor, saflar netleşiyor, programını reddedenler ve etrafından dolananlara karşı da mücadele devam ediyor…

Yalan rüzgarı da devam ediyor, yalan rüzgarından sıkılanların yapması gerek siyaseti temizlemektir, temizlik içinse tek çare sokak…

17 Mayıs 2007

Yeni parti, yeni bir şey mi?!


Bir kez daha siyasal ortam hareketlenmeye başladı… Niçin ayrıldıklarını anlamadığımız gibi niçin birleştiklerini de anlamakta zorluk çektiğimiz sosyal demokratların başkan adayı, geçen hafta başkanlık adaylığını açıkladığı toplantıda; “Doğrunun sağı solu yoktur. Yeni bir anlayış geliştirilerek, gerektiğinde sivil toplum hareketini arkaya almak değil, arkasından yürünülmesi becerisi de gösterilmelidir. Her şey Kıbrıs Türk halkı ile birlikte yapılmalı” dedi…

Bu cümle ile yüzünü sağa da dönebilen merkez sol mu anlaşılmalı bilmem. Ayni zamanda cümle içindeki “Kıbrıs Türk Halkı” kelimeleri de önemli… Bazıları için küçük bir detay olabilir ama Kıbrıs sorununda tüm ayrılıklar bu kavramların tanımlanmasında geçtiği gerçeği ile “Kıbrıs Türkü” sağın, “Kıbrıslı Türk” solun jargonu olduğunu hatırlayanlar, kendine ‘sol bir partinin başkan adayıyım’ diyen birinden de bu konuda daha fazla duyarlılık bekler ama nafile bir bekleyiştir bu…

Son günlerde bir yerel gazetede çıkan röportajında inciler dökmeye devam ediyor; “Solda, sosyal demokrat, ama diğer sola da açılımları olabilen bir kitle partisidir, TDP. Liberal sol eğilimi olanların da diğer sosyal demokrat kesimlerin de içinde oldukları, her türlü sol düşüncenin de bu partinin içinde kendini bulabilecekleri bir adres olduğunu düşünüyorum TDP'nin. Ayrıca, bu kitle partisi hedefini çağdaş ilkeler düzeyinde kurmalı” diyor TDP’yi anlatırken…

“Sola açılımları olabilen” ne demek?! “liberal sol eğilim” kelimesi de bir süre önce çok tartışılan bir tanımlamaydı ama tanımlamayı yapanlar da bunu anlatamamışlardı, hem liberal hem da sol olabilmek iktisadi anlamda mı yoksa düşünce anlamında mı bilinmez… İngilizce’de benzer bir tanımı anarşist gruplar kendilerini tanımlarken kullanırlar acaba başkan adayının derdi bu mu diye düşünmüyoruz bile, çünkü neyi kastettiğini kendisinin de bilmediğine eminiz… Ama ilginç olan “diğer sosyal demokrat kesimler”e de çağrı yapılmasıdır ki bu noktada kendini bir yapı olarak tanımlayan mı var diye düşünmek nafile, öylesine ortaya atılmış, hoş gözüksün diye böyle bir cümle kurulduğu belli oluyor…

Daha sonrasında “TDP marjinal bir parti değildir” diyor hemen arkasından “TDP'nin düzenin alternatifi olduğunu düşünüyorum” diyor… Düzenin alternatifi nasıl olunur, devrimle! Yani TDP ‘marjinal parti değil ama düzeni değiştirmeye, devrim yapmaya aday’ gibi bir anlam çıksa da bunun da üstünde durmaya değmez…

Önemli şeyler de söyler gibi yapmakta başkan adayı; “Kıbrıs Türklerinin yetişmiş kadrosuyla kendi askerini, kendi Merkez Bankası'nı ve diğer kurumlarını yönetebileceğini; bu adayı yurt bilenlerin, kendi ülkesini ve kurumlarının demokratik hakimi olmasının hakları olduğunu” da söylemişti, adaylığını açıkladığı gün…

Bu cümleyi hemen hemen söylemeyen kalmadı ama nasıl sorusuna cevap veren pek yok… TC Yardım Heyetini kapatmadan, TC Elçiliğinin yetkilerini kısıtlamadan, askeri kışlasına göndermeden bu işler nasıl olacak onu da bilen yok ama bildiğimiz “Kıbrıs Türkler”in yetişmiş kadroları var, izin verirlerse yönetiriz’ diyor ama bunları mücadele ile almak sanırım ‘marjinal sol parti’ye özgü olduğu için “sol kitle partisi” olarak oy kaybı da düşünülerek böyle, oluruna bırakılıyor talepler…

‘Solda birleşme’, ‘zeytin dalı’, ‘İngiliz İşi Partisi modeli’ gibi süslü kelimelerin ardına sığınarak tartışma yapmak pek birine bir şey kazandırmaz. Her sol yapı kendince düşüncelerini detaylandırarak, pozisyonunu netleştirmeden yapılacak her türlü diyalog bile ilerdeki olası işbirliklerinin önünü kesmekten başka bir işe yaramayacaktır.

YKP son kurultayında derdini uzun uzun anlatan kurultay dökümanı ile tavrını netleştirmiş durumdadır. Pratik anlamda da YKP, ‘Lefkoşa’nın askersizleştirilmesi’, ‘Maraş’ın açılması’, Maronit köylerinin askersizleştirilerek, Maronitlere geri dönüşüm olanağı sağlanması, tüm ateşkes hattı boyunca dekonfrantasyon uygulanması ve ara bölgenin sivillerin kullanımına açılması, kuzeyde yaşan Kıbrıslı Rumların haklarının korunması taleplerini gündeme getiriyor ki bu önerilerin hayata geçmesi çözüme giden süreçte bugün kilitlenen Kıbrıs sorunun açılmasını yönelik önemli pratik olanakları sunacaktır. Bunun için yeni sınır kapıları, mayınsızlaştırma ve kayıplar konusu ile Kıbrıslı Türklerin yurttaş olarak haklarının daha etkin kullanabilecekleri koşullar için çalışma yapmak da, aleyhimize çalışan süreci tersine çevirebilir.

Bugün bulunduğunuz süreçte, yalnızca laf üreterek, hiçbir şey yapmadan beklemekse şovenizmi yükseltir ve dolayısı ile yalnız fiziki değil beyinlerimizdeki ayrılığı da pekiştirir…

O yüzden hergün karanlığa sövmektense, birlikte veya yalnız bir mum olsun yakmak, zifiri karanlığa karşı bir duruştur…

3 Mayıs 2007

Sokak YKP’yi çağırıyor


Yarın YKP’nin kurultayı var. Kurultaylar her parti için önemli anlamlar içerir. Partiler bu en üst düzey organları ile önümüzdeki iki yılın yolunu çizerken, yönetim kadrolarını de yenilerler...
Partilerin özellikle sol partilerin kurultayları önemlidir. Katılımcılık, değerlendirme ve yenilenme ile parti kendine yeni bir yol açar…

YKP kurulduğu günden beridir, ideolojik olarak kendi hattını korumuş, kurultay süreçlerinde yeri geldiğinde gerekli değişiklikleri yaparak partinin siyasal yaşamdaki yerini sağlamlaştırılmıştır.

Bu nedenle YKP’ye önemli bir sempati vardır.

Radikal söylemin birçokları için taşınması ağır bir yük olduğu her türlü koşulda, söylemleri ile bu konudaki liderliğini sürdürmüş, yıllar içindeki kararlılığı ile de bu noktada dostuna ve düşmanına kendini kabul ettirmiştir.

En son yapılan seçimde sandığa gitmeyenlerin sayısı ve sokaktaki insanın şu veya bu şekilde bu sirk gösterisine ‘acenta seçimi’ demesi de YKP’nin önemli bir başarısıdır.

Son 1 Mayıs’ta yaşanan süreç de YKP’nin sokakta olması ve kitleleri etkilemesi gerektiğine önemli bir işarettir.

Kurultay bu nedenle önemli bir araç olacaktır. YKP kadroları artık söylemlerin eylemlilikle birleştirilmesi için harekete geçilmesi gerektiği bir sürece girildiği bilinci ile hareket etmelidir.

Toplumun tüm alanları işgal altındadır. Bu işgalin birçok yönü vardır. Bağımsız sendikacılık ve demokratik kitle örgütlerinin bağımsızlığı çok gerilerde kaldı. Tüm kurumların içyapıları çökertildi ve kontrol edilebilir kıvama getirildi.

Son öğretmen sendikaları genel kurulları bu dalganın, en azından bir kısım alanda geri dönmeye başladığını gösterse de bu süreç zayıf ve yavaş işlemektedir.

Bu koşullar altında YKP’ye düşen tepki göstermeye çalışan kitlelere alan açmak, onlara alternatifler yaratmaktır.

Dünyanın birçok yerinde toplumsal hareketler birbirlerinden güç alan dayanışma ve ortak eylemlilikleriyle, yarattıkları alternatif alanlarla önce nefes alabilecekleri alanlar yaratmış, sonra da dalgayı tersine çevirecek hareketlere girişmişlerdir.

YKP, ülkede yavaş yavaş ses vermeye başlayan emekçi, çevre ve gençlik hareketleri gibi dağınık toplumsal hareketlerle alt üst değil yatay ilişkiler çerçevesinde ortak ağların ve sosyal forum tarzı hareketlerin oluşumuna olanak sağlayıp, hem bu hareketlerin güçlenmesini hem de daha etkili olmasını sağlamalı…

Güçlenecek toplumsal hareketlerin siyasal olarak da yansıması olacaktır. Bunun önemli örnekleri Latin Amerika’da görülmeye başladı…

Bu nedenle YKP’ye düşen, gerekçesi ne olursa olsun, işgal edilmiş alanların ve zamanların, sahibi olmayanlara terk edilmeden yeniden kazanılması olmalıdır.

Bunun yalnızca söylemde değil pratikte de mücadelesi için hemen şimdi hareket!...

5 Nisan 2007

Yeniden yeni parti, hem de sosyal demokrasi üstüne


Uluslararası Kıbrıs Üniversitesinde Dünya Bankasının hazırladığı rapor masaya yatırıldı.

Yerel basından aynen alıntı yapmakta yarar var:

“Soyer, ülkemizde Dünya Bankası'nın bir rapor hazırladığını, KKTC olarak açık bir siyaset izlediklerini, bu noktada dünya ile entegre olmak isteyen bir ülke ve halkın Dünya Bankası ile Kıbrıs siyasal sorununun bütün sıkışıklığına rağmen böyle bir ilişki içerisinde olmaktan büyük mutluluk duyduklarını söyledi.

Çeşitli tartışmalara ve siyasal sıkıntılara rağmen Dünya Bankası'nın uzmanlarının adamıza gelerek gerekli incelemeleri yaptıklarını ve hükümet olarak onlara bütün bilgilere ulaşabilme imkanlarına sahip olma olanaklarını sağladıklarını belirten Soyer, Dünya Bankası'nın raporunun son derece önemli tespitler ve bütünlüklü bir bakışla hem genele, hem de sektörel bakımdan avantaj ve dezavantajlarının ortaya serildiği bir rapor olduğunu söyledi”

Colony Otel’de kıyılan nikah bütün yönleri ile devam ediyor. Ankara acentalığı, IMF, Dünya Bankası akıl hocalığı, sermayenin gözetiminde bir hükümetçilik oyunu…

Ankara acentası olduklarından şüphesi olan var mı?

Bir haber daha; “Sosyal ve Ekonomik Konsey, 2004 Geçiş Yılı Programı'nı görüşmek amacıyla toplandı”, ne zaman? 17 Kasım 2003, Eroğlu Hükümeti dönemi… Gündemde ne var; “Sosyal Güvenlik Sistemi'nde düzenlemelere gidilmesi”…

Yani acentacılar değişti ama sosyal güvenlik sisteminde düzenleme yapılması değişmedi. TC ile yapılan ekonomik paketlerin içinde elden ele, geze geze bugüne gelindi. Şimdiki hükümetçilik oyunu figüranları yasa taslağına sahip çıkıyorlar ama taslağın ne anası ne babası kendileri…

Bu konuyu kaç haftadır tartışıyoruz, yeniden yazılma nedeni ise farklı. Yakında siyaset sahnesine kavuşacak parti yetkilileri ortalıkta koca koca kelimelerle açıklamalar yapıyorlar, iktidar olmaktan bahsediyorlar…

En eski siyasi partilerden birini tarihe gömerek, kendinden oluşma diğer bir parti, BDH ile birleşerek TDP ismi ile yeni bir parti oluşturma süreci ağır aksak da olsa yürüyor. Partiye ne kadar yeni dersiniz bilmem…

TDP, acaba 1998 TKP-UBP hükümet dönemini unutmamızı mı talep ediyor? Bir daha acentalık yapmayacaklarını mı iddia ediyorlar? İşte bu konular muğlâk.

Gene sosyal demokrat parti olacaklarmış. Haberleri yok, aslında hala kendilerini sosyalist parti sanan CTP Gençlik Örgütü’nün de haberi yok ama uluslararası arenada tescil edilmiş Kıbrıs’ın kuzeyindeki sosyal demokrat parti şu aşamada CTP… Sosyalist Enternasyonal ve Avrupa Sosyalist Partisi (PES) üyelikleri ve gözlemcilik statüleri ile CTP, sosyal demokrasi sularına demir atmış durumda. Bu iki uluslararası birlik de ortanın solu, sosyal demokrat partilerin buluştuğu örgütlenmeler… Türkiye’den CHP, Kıbrıs’tan EDEK, Yunanistan’dan PASOK, Almanya’dan SPD, İngiltere’den İşçi Partisinin üye olduğu bu yapılarda CTP’nin üyelik veya gözlemciği kabul görmüş durumda, bu durumda, yeni partinin kendi kendine sosyal demokrat demesi yalnızca Kıbrıs’ın kuzeyi için anlamlı olacak, ötesine geçebileceğini sanmıyorum. Geçmeleri de çok fazla bir şey ifade etmeyecek. Marksist kökenden olmayan, sosyal demokrasiyi 1970’ler Ecevit CHP’sinden öğrenen bir geleneğin devamcılarının dünya sol mücadelesine çok da katkı sağlayacağını düşünmüyorum. Bu sol anlayışın dayandığı ulus devletin korunması, devletçi ekonomi gibi bu çağın dışında fikirlerle, gidebilecekleri en radikal yer Keynesçi bir ekonomik model olabilirdi. Zaten kendine sosyal demokrat diyen dünyadaki örneklerinin yaşadıkları kriz ile de değerlendirdiğimizde, mesela yukarda tartıştığımız sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılandırılmasını emekten yana başarabilecek kapasitelerinin olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Geçen dönemki seçimlerde SPD’nin bir anlamı ile yenilmesi, PASOK’un hükümetten düşmesi, İngiltere İşçi Partisi’nin sürekli gerilemesi ve yerel seçim mağlubiyetleri “üçüncü yolcu”ların kürsel sosyo-ekonomik saldırıların, neo liberal ekonomik dayatmaların karşısında, alternatif siyasetlerinin olmayışı, hala serbest piyasa ekonomisi ile bir şeyleri kurtarabileceklerine olan inançlarıydı. Ama günün sonunda geldikleri noktada, sağ partilerin kötü bir kopyası olmanın ötesine geçemediler. Bu nedenle Kıbrıs’ın kuzeyindeki geleneğin de iyi bir örnek olmadığını düşündüğümüzde, yeni partinin hükümet olması durumunda, ekonomik olarak başarabilecekleri ayrıca tartışılır…

Peki TC ile ilişkiler? Bu gelenekten gelenlerin yarattıkları örnekler ortada, yenilerinin farklı bir şey yapacaklarına dönükse pek bir veri yok…

O zaman elimizde kalan ne? Elde kalan, “UBP olmasın, CTP de kötü, beni seçin” gibi sığ bir siyaset… Futbol takımı tutma gibi parti üyesi olma anlayışına dayanan, kendini tanımlamak yerine diğeri üzerinden siyaset üreten anlayış bugün hükümetçilik yapıyor, yenisine ihtiyacımız mı var? UBP gidip CTP geldiğinde ne kadar şey değiştiyse, TDP geldiğinde de daha fazlası değişmeyeceğini anlamak için daha ne kadar deneyim yaşamamız gerek?

Neo liberal ekonomik dayatmalara, TC asker-sivil bürokratlara ve onların kurumlarına, şoven odaklara, mafya merkezlerine karşı sözün değil eylemin yaşama geçirilmediği koşullarda, TDP’yi umut gibi görmek ikinci bir BDH kazasından başka bir anlam ifade etmeyecek…

Bu nedenle TDP’ye umutlu bakmak için elde neyimiz var?

2 Mart 2007

Kıbrıs’ta kayıplar, katliamlar ve özürler


Güneydeki kazılarda bazı Kıbrıslı Türk kayıpların kemiklerinin bulunması sonrası DİSİ ve AKEL yine birbirine girdi. DİSİ liderliği ‘özür dilenmeli’ derken, AKEL ‘bizim elimizde kan yok’ açıklaması ile yanıt verdi, çünkü cinayet işlemek için ille tetik tutmak gerekirmiş gibi…

Düzenlenen bir kitap tanıtımı gecesinde konuya biraz da teorik bir açılım getiren bir konuşma yapmıştım. Konuşmayı okumakta yarar var, tartışmaya girmeden:

“Her toplum, her topluluk yaşam süreci içinde mutlak bir olgu, bir gerçeklilik yaşamıştır. Bu yaşanmışlık bazen onun bir adım öne çıkmasına engel teşkil eden veya böylesi bir engel için gerekçeler yaratan ‘takılma’ noktaları yaratır. Böylesi noktalarda yabancılaşma ve yüzleşme iki sihirli kelime olarak gelir ve yaşam alanına oturur…

Eğer acıya, şiddete, ayrımcılığa vb terimlere yabancılaşırsa insan, bunlar onun için sıradanlaşırsa engeli aşmak zor olur. Bu nedenle yabancılaşmaya karşı içselleştirmek kadar yüzleşmek de önemli bir unsurdur.

Yabancılaşmadan yüzleşebilen birey çevresindeki her şeye ve her objeye karşı farklı tepkime verse de, kendi ile olan hesaplaşmasını aşabilmesinin koşulu yoktur, yüzleşmek bir kemirme sürecinin başlangıcıdır ve bireyin kendi ile hesaplaşma sürecini başlatır. Hesaplaşabilen birey ‘o yaptıklarını’ ya da yaşadıklarını bir daha yapmama ve/veya yaşamaması yapabilecekleri bilerek kendine daha güvenli engele doğru yürür, hesaplaşmasının gücü ile orantılı olarak da engeli aşar…

Bu süreç bireyler kadar toplumlar için de geçerlidir. Hiçbir şiddet hiçbir çatışma tek taraflı olmadı, olmayacak da…

Çatışma sonrası süreç bu nedenle önemlidir…

Yabancılaşmadan yüzleşmek yeniden güven, yeniden birlikte yaşam sürecine katkı sağladığı gibi, yeterli derinlikte olması milliyetçi/ayrılıkçı düşüncelerin yeniden yaşam bulabilmesinin önü o oranda alınabilecektir…

2. Dünya savaşı sonrası Yahudilerin yaşadıkları ve Alman ulusun yüzleşmesi ve bu yüzleşmeyi sürekli kılacak süreçte olması olumlu ama bunun derinliğinde yaşanan sıkıntı, yeniden yüzeyde dolaşan milliyetçi/ayrılıkçı düşüncelerin yaşam bulabilmesinde ifadesi buluyor…

Balkanlar, Güney Afrika gibi yüzleşme organları yabancılaşmanın yaşanabildiği oranda başarılı olabilmişler, şiddeti durdurabilmiş ancak yeniden birlikte yaşamın önünü açacak derinlikte olamamıştır…

Türkiye’nin Ermeniler konusunda yüzleşmeden kaçması, yalnızca Ermeni değil, Kürt, Rum, Kıbrıs, Ege vb birçok konu ile yüzleşmekten kaçması aslında onun bugünkü milliyetçi mecrada ilerleyişinin bir ürünü olarak algılamak mümkün…

Kıbrıs bu noktada bizim için önemli… Bilban- IKME’nin sözel tarih projesi ile başlayan, Sevgül’ün röportajları ve kitapları ile ortaya çıkan yüzleşme davetini alanlar, bireysel yüzleşmeleri yaparak yeniden kendileri üreterek sürece katkı koymaya ve daveti diğerlerine taşımaya devam ediyorlar…

Yüzleşme bugün yaygınlaştıkça kayıp yakınları ile ilgili süreç ilerliyor, engellenemez bir noktaya doğru gidiyor…

Bugün önümüzde duran Kıbrıslılar olar yüzleşmeye hazırlanmak, yabancılaşmadan, korkmadan birbirimizle dayanışarak bu yüzleşme süreci derinlemesine ileriye götürmektir…

Örtmek, kabullenmek, yok saymak yeniden birlikte yaşama umudunun ileriye taşınması engel teşkil edecektir çünkü yüzleşmemek bizi diğerine karşı yabancılaştıracak, milliyetçileştirecek, milliyetçilik hep birbirinden beslendiği için kalıcı ayrıştıracak…

Közü örtmek ileride küçük bir esinti ile yeni yangılara da neden olacağını bilmek gerek, o yüzden amaç ve marifet közü alevlendirmeden tamamen söndürebilmekte…

Bu nedenle davet ortada, buna bireylerin karşılıkları da… Bunu kitleselleştirebildiğimiz oranda milliyetçiliği, ayrımcı düşünceleri kırabileceğiz ve yeniden yaşamın koşullarına yaratabileceğiz…”

Bu yazı yazıldığında AKEL-DİSİ çekişmesi yoktu ve açıklamalar sonrası adeta yazıya sonradan takviye olarak verilmiş gibiydi…

DİSİ bir yandan Grivas’ın anma törenlerinde boy gösteriyor, Sampson’un oğlunu parti milletvekili olarak seçtiriyor, bir yandan da özür dilenmesinden bahsedebiliyor. Ufak Sampson’un açıklamalarını okuyanlar bir kuşak siyasetin devam ettiğini ortaya koyuyor. Özür aslında ortaya çıkan yeni durumda bir görev!

AKEL 60-74 arasında hükümette olması ya da hükümete yakın çalışması ya da direk olarak Makarios’u desteklemesine rağmen ‘tetikçin’ kendinden olmaması ile övünebiliyor, peki sonuçtan tamamen kendini kurtarabiliyor mu?

İkisinin de aslında yaptığı ayni şey, yabancılaştıkları bir konuya karşı, ilgilenirmiş gibi yaparak siyasi çıkar elde etmeye çalışıyorlar.

Dışarıda kalıp susanlar? En son bulunan kayıpların akıbeti ile bir dönem EDEK başkanlığı yapmış Lissarides’in emrindeki paramiliter grubun ilişkisini ne yapacağız? Peki, bazı kayıplardan sorumlu olan Baba Sampson ile DİSİ nasıl hesaplaşacak?

Ancak en azından güneyde ‘görev’ icabı ile de olsa tartışma başladı, ya kuzey?

Bu nedenle yüzleşme devam etmeli, bunun için Kıbrıs’ta gerçek barışı isteyenler, bu işi, görev icabı kabul etmeyenler, ellerinde aynaları ile her bireyi yüzleşmeye zorlamalı, yüzleşen konuşturulmalı ve her bir acı hak ettiği gerçek özrü almalı ve toplu özür kabul edilmemeli…

Bunun için yol uzun ama o kadar da karanlık değil, daha fazla aydınlık için ihtiyacımız daha fazla emek…



* Bu yazı Sevgül Uludağ’ın İncisi Kaybeden İstiridyeler kitabının İngilizce baskısı için düzenlenen gecedeki konuşma metninin genişletilmiş halidir.