29 Kasım 2012

‘Türkiye işgalci değil, işgalin bekçisidir’ derken ne saklanmaya çalışılıyor?


Eski tartışmalar yeniden gündeme geldiğinde, terimler eğilip bükülüp başka şekiller verilmeye çalışıldığında, aklımıza hep gene ne saklanmaya çalışılıyor sorusu gelir.
SSCB tartışma süreçlerinde buna dair yüzlerce makale vardı. Sovyetler Birliği, Afganistan’ı işgal ettiğinde bunun aslında ilerici ve devrimci bir tutum olduğunu anlatmak isteyen ‘sosyalist’ kesimler bu coğrafyada da türemişti.
Yıllar sonra konu yeniden bir işgal mevzusuna geliyor, TC’nin Kıbrıs’ı işgali… Gene teoriler havada uçuşmakta, TC’nin emperyalist olmadığı, emperyalizm taşeronu olduğu bu nedenle “Türkiye değil, ABD ve AB işgalci” olduğu söylenmekte…
Deniyor ki “Türkiye işgalci değil, işgalin bekçisidir.”
‘Kıbrıs’ın emperyalist işgali, TC hegemonyası’ tanımlamaları bizi nereye sürüklemekte?
Türkiye’nin sömürgecilik faaliyetlerini örten, nüfus taşımayı meşrulaştıran, olağanlaştıran bu düşünce üzerine konuşmak gerek.
2000 yılında basılan Ania Loomba’nın Ayrıntı’da çıkan Kolonyalizm, Postkolonyalizm eski bir kitap, bizim kuşak siyasete giren herkes en az bir kez okumuştur…
Loomba, daha kitabın başında, ilk cümlede (syf 18) diyor ki “kolonyalizm ve emperyalizm sıkılıkla birbiri yerine kullanılabilmektedir.”
Loomba, “kolonyalizm, başka insanların toprakları ve mallarının fethedilmesi ve denetlenmesi olarak tanımlanabilir” diyor… (syf19)
Ayni sayfada Loomba diyor ki “yeni topraklarda bir “topluluk oluşturma” süreci zorunlu olarak orada daha önce zaten bulunan toplulukları bozma ya da yeniden oluşturma süreci anlamına gelir ve ticaret, pazarlık, savaş, soykırım, köleleştirme ve isyanlar dâhil olmak üzere kapsamlı bir pratikler silsilesini içerir.”
Loomba “modern kolonyalizm fethettiği ülkelerde haraç, mal ve zenginlik toplamaktan daha fazlasını yaptı – fethettiği ülkelerin ekonomilerini yeniden yapılandırdı, kendi ekonomileriyle karmaşık ilişkiler içerisine soktu, böylelikle kolonileştirilmiş ülkeler ile kolonileştirilenler arasında insan ve doğa kaynakları akışı başladı” da demekte…
Loomba, “postkolonyal çalışmalar büyük ölçüde, melezlik, kreolleşme, mestizaje, arada kalmışlık, diyasporalar ve bilinç eşiği gibi sorunlarla ve kolonyalizmin neden olduğu fikirler ve kimliklerin hareketlilikleri ile geçirdikleri genetik değişimlerle uğraştı” (syf 198) diyerek aslında bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşadığımız tartışmaların hiç de bize özgü olmadığını belirtiyor.
Macaulay’un ünlü sözünü aktaran Loomba “kan ve renk bakımından Kızılderili, ama beğeni, dünya görüşü, ahlak ve zeka bakımından İngiliz olan kişilerden oluşan bir sınıf yaratmayı amaçlayan kolonyal eğitim politikalarını “zihinsel ırk karışımı” olarak karakterize” edildiğini yazar (syf199)…
Bu alıntıları çoğaltmak mümkündür, bunların Kıbrıs’ın kuzeyi ile olan ilişkisini bulmak, bu tanımlamaların Kıbrıs’ın kuzeyini de anlattığını fark etmek zor değildir.
Buradan yola çıkarak başına post ve neo kelimelerini koyarak yani post-kolonyal ya da neo-kolonyal ilişkiler içinde veya hiç koymadan kolonyal veya sömürgeci ilişkiler içinde Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyini sömürgeleştirdiğini söylemek mümkündür.
Türkiye bu sömürgeleştirme işini elbette emperyalist ülkelerle istişare halinde, onların çıkarlarına hizmet edecek şekilde veya bizzat onların taşeronu olarak yapıyor olabilir. Ancak bu Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyini fethederek kolonlar taşıyarak sömürgeleştirdiğini ikinci plana itmez. Eğer birileri çıkıp Türkiye’ye Kıbrıs’ın kuzeyi ile ilgili emperyalizmin bekçiliği görevi verirse, işgalini yalnızca emperyalist çıkarlara bağlarsa, bu, Türkiye’nin sömürgeci, kolonyalist faaliyetlerini örtmeye yarayan bir teorik çaba olur…
Türkiye’nin kolonyalist tavrını örtünce nüfus taşıma işi iyice içinden çıkılmaz bir soruna bürünür. Kolonlara, yerleşiklere göçmen tanımı yapmak da bunun bir uzantısıdır. Bu teorik çaba ile Türkiye’nin kolonyalist faaliyetleri bir kez daha örtülmeye çalışılır. Hızını alamayıp Türkiye’nin buradaki ekonomik yaptırımlarını neo-liberal uygulamalara indirgemek de bu çabanın uzantısıdır.
Kıbrıs’ta yazı yazmak zordur, çünkü geçmiş yazılanlar hep unutulur bu nedenle iki not yazmak için parantezler açmakta yarar vardır.
İlk parantez, Latin Amerika’ya, dünyanın başka yerlerine giden beyaz, Avrupalı yerleşikler, yüzlerce yıldır orda olmalarına rağmen göçmen değildirler. Latin Amerika’daki yerli halkların temsilcilerinin iktidara gelişi, Güney Afrika’da beyaz apartheid rejimine karşı mücadele oraya taşınan kolonların oluşturduğu, koruduğu, sürdürdüğü rejime karşı verilen sömürge karşıtı mücadelelerdi. Oraya taşınanlara kimse göçmen deyip bu sömürge artığı rejimlerin siyasal olarak devam etmesini savunmadı. Çünkü sömürgeciler taşıdıkları kolonlara imtiyazlar sağlayarak, onların rejimin bekçisi olmasını sağlamışlardı. Göçmenlerin ise siyasi bir aktör olmadığını, ekonomik, sosyo-ekonomik gerekçelerle göç ettiği, göç ederek onları taşıyan başka bir gücün, militarist, ekonomik gücün olmadığını görmek önemlidir.
İkinci parantez, Türkiye’den Kıbrıs’ın kuzeyinde nüfus akışı daha önce de yazdık, 3 kısma ayrılabilir. İlk evresi 1975-1980 arasında fethedilen topraklara yerleştirilen yani sömürgeciliklere direk bağlantısı olan nüfus hareketidir. İkinci evre ise 1980-2000 arasında siyasal ve ekonomik yapının kontrolü ve dönüştürülmesi için adaya gelişe teşvik edilenler yani sömürgecilik süreci ile dolaylı bağlantısı olan nüfus hareketidir… 2000’den günümüze olan evre ise ekonomik göçtür… Bu nedenle Türkiye’den Kıbrıs’a nüfus hareketini konuşurken, bu aşamaları göz önüne alarak konuştuğumuzun hatırlanılmasında yarar vardır.
Bir kez daha vurgulamakta yarar var, akılda tutmamız gereken şey kolonyalizm, başka insanların toprakları ve mallarının fethedilmesi ve denetlenmesidir. Bu açından bakınca, TC’nin ekonomik paketleri basit bir ekonomik yaptırım, neo-liberalizmin yaygınlaştırılması değildir. Elbette, Türkiye’deki neo-liberal politikaların doğallığında burada da uygulanması olacaktır. Sömürücü ülke, sömürgesine anakaradaki ekonomik uygulamaları taşır.
TC’nin kendi ülkesinde de uyguladığı bu neo-liberal politikalara karşı bu coğrafyada da direnmek elbette çok önemlidir ama mücadele yalnız bu olursa bizi basit bir ekonomik mücadele hattına sürükleyecek, kolonyal ilişkileri bir kez daha örten bir perde görevi yapacaktır.
TC’nin dayattığı sosyo-ekonomik paketleri, nüfus taşımayı kolonyalist, sömürgeci politikalarının parçası olarak gördüğümüzde doğru zeminde mücadele olanağı bulacağız.
Ancak bugünün çağında doğru zemin, ulusalcı bir sömürge karşıtı mücadele değil, insanı merkezine alan, enternasyonalist, anti-kapitalist, anti-emperyalist bir sömürge karşıtı mücadele hattını örmektir.

15 Kasım 2012

Türkleştirme politikası!


Yukardaki başlığı okuyanlar, belki de onlarca kez okudukları türden bir yazı olduğuna inanıp, bu yazıyı okumayacaklar ama uyarayım bu yazı direk Kıbrıs’la ilgili olmayacak. Kıbrıs ile bağlantı kuracağız ama yazının omurgası ada olmasına rağmen Kıbrıs olmayacak…
Yazı, Türkiye’nin kuruluş sürecine dair de olmayacak, çünkü İttihat ve Terakki döneminde de Türkleştirme politikaları vardı ama bu yazının ilgisi ada üzerine…
‘Adalılar, İmroz’dan Gökçeada’ya’ (Güliz Beşe Erginsoy-İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006) kitabında “Türkleştirme politikası sırasında adaya getirilenler”den (syf 160) bahsedilmekte…
“1945 tarihinde Karadeniz Bölgesinden 45 aile İmroz’a gelmişti” (syf 160) diye başlıyor adaya getirilenlerin öyküsü… “1973 tarihinde ikinci toplu göç gerçekleşti. Trabzon’un Çaykara İlçe, Şahinkaya köyünden altmış bir aile (312 kişi) Dereköy yakınlarına yerleştirildi” (syf 165)
“14 Nisan 1964’te gençlik tarafından başlatılan ‘Türk’ten Türk’e’ alışveriş’ ve ‘vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyalarının hedeflerinden biri Rum okullarıydı” (syf 162) denmekte… 1957-58 yılın Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kampanyalarını anlatır gibi anlatıyor. Bu kampanyalar daha önce de İttihat ve Terakki döneminde Anadolu’da uygulanmıştı.
Bu işler 1963 hızlandı; “Kıbrıs olayları, Türkiye İmroz ve Bozcaada’daki Rum azınlıkla ilgili ‘Türkleştirme olarak nitelendirilebilecek ve bugüne kadar devam eden bir süreci de beraberinde getirdi. İmroz’un nüfusunun yüzde doksana yakını Rum idi. Türk nüfusunun tamamına yakını devlet memurlarıydı. 1964’te adada yaşayan toplam Rum nüfusun 7000 civarında olduğu tahmin ediliyor” (syf 165-166) ve bugün ise Rum nüfus yüzlü rakamlara indi!
“İmroz Rumları; Gökçeada Üzerine” (Derleyen Feryal Tansuğ-heyamola yayınları, Ekim 2012) kitabında farklı kesimlerin yazıları ile ada ele alınıyor.
Elif Babül’ün daha önce “New Perspective on Turkey” adlı dergide İngilizce yayınlanan (2006) makalesindeki detay bize hiç yabancı değil;
“İmroz Cumhuriyet dönemi tarihi, genel olarak bir Türkleştirme projesine işaret eder. Bu projenin en temel araçlarından biri Osmanlı’daki uygulamaları takiben hayata geçirilen yeniden yerleştirme politikaları oldu. 1946’da Karadeniz’den getirilen 10 hanenin devlet eliyle adaya yerleştirilmesinden başlayarak ada sistemli bir göç ettirme, yerleştirme, istimlak ve yeniden isimlendirme projesine maruz kaldı. 1973, 1984 ve 2000 yıllarında sırasıyla Trabzon, Isparta, Burdur ve Çanakkale’den köylerini heylan veya baraj yapımı sebebiyle kaybeden göçmenler getirildi adaya. (…) Bugün adadaki dokuz köyden dördü ve bir büyük mahalle, devletin Anadolu’dan gelenleri yerleştirmek için kurduğu iskân köyleri karşımıza çıkıyor.” (syf 235)
Yazar “adanın Türkleştirilmesi yolundaki devlet müdahalesi yalnızca iskân politikaları ile sınırlı değil” diyor. (syf 235)… “Çanakkale’deki (…) taburun yerleştirilmesi”, “Türkçe-Yunanca karma dilde eğitim yapan okullarda Yunancanın yasaklanması”, “tarım açık cezaevi yapılması”, “Devlet Üretme Çiftliği kurulması”, “1970 yılındaki bir kararnameyle İmroz’un adının Gökçeada olarak değiştirilmesi ve adadaki köylere Türkçe ad verilmesi” diye nelerin yapıldığı ile bazı bilgiler veriyor…
Sonucundaki bilgi ise çarpıcı “1923’te 8500 Rum nüfusun yaşadığı adada 2000 yılına gelindiğinde Rumların Türklere oranı 200’e 8000 olarak değişmişti” (syf 236)
İsim değiştirilen yer, köy isimleri ile bağlantısı aklımıza geliyor yazarın şu tespitini okuyunca; “adanın adı her söylendiğinde tartışmalı tarihi tekrar canlanır ve söylenen ad, söyleyenin bu tarih içerisinde kendini nasıl konumlandırdığını belirginleştirir.” (syf 237)
İmrozlu Rumlar anakaraya göç ettiklerinde “yeterince saf” ve “yeterince Yunan” olmadıkları için yaftalanmışlardır. (syf 240)
“İmroz Rumları, kökleri ve adalı kimliklerine vurgu yapmak suretiyle Yunan Diasporası’na ait diğer gruplardan farklı olduklarının altını sürekli olarak çizmektedirler” (syf 241)
Adı geçen yazı içinde olan 1990’lı yıllarda İmroz meselesini AGİT’te dile getirmiş olan Roula’dan bir alıntı yapalım;
“İmroz’da yaşananlar işgaldir. O insanları oraya siz getirdiniz; bize ait topraklar üzerinde iskân köyleri kurdunuz! Topraklarımızı ulusal sebeplerden ötürü devletleştirdiğinizi söylediniz. Bu ulusal sebep nelerdir? Anadolu’dan insan getirmek için köyler kurmak mı? Bunun adı işgaldir.” (syf251)
Anadolu’dan bir adaya insan taşınması, oraya onlara rağmen yatırımlar yapılması, suçluların taşınması, askeri birlikler bulunması, bize tanıdık bir öyküyü hatırlatıyor.
Son alıntıyı ise şu çarpıcı paragraf ile yapalım;
“İmroz’da egemenlik haklarını elinde bulunduran Türk devleti, Rumların adaya sahip olmalarına değil, onu ancak yad etmelerine izin vermektedir. Ulus-devlet tahayyülü içerisinde İmroz, geri dönülecek bir yer olarak değil, yad edilecek bir yer olarak tanımlanmaktadır. Bu otoriter yeniden tanımlama, adanın Rum geçmişini geri döndürülemez bir tarih olarak kilitleyip vitrine kaldırmakta ve bundan sonra sadece yası tutulacak “nostalji” meselesi haline getirmektedir (…) Rum İmroz, siyasi değil kültürel bir mesele olarak müzeleşmiş, tavernaları ve Panayia eğlenceleriyle sadece yad edilebilen ve asla geri getirilemeyecek bir geçmişe hapsedilmiş tarihi kalıntı, nostaljik bir peri masalı haline getirilmiş olmaktadır” (syf 254-255)
Bu yazıyı okurken, bugün başka bir ada geliyorsa aklınıza, demek ki TC devleti en iyi bildiği işi yapıyor diye düşünüp, ‘hainlik’ yapmayın! TC devleti ne de olsa Osmanlı’ya dayanıyor. Fetihler, fethedilen coğrafyaların ‘yurt’ edinilmesi, nüfus taşınmasının kökleri ta Osmanlılara dayanıyor, bugün 21. yüzyılda devam ediyor…

28 Şubat 2009

Şemsiye açacaklarmış!

Yağmur yağdığında korunmak için şemsiye açıldığını bilirdik, bir de deniz kenarını gittiğimizde güneşten korunmak için…
Eğer seçime girecekseniz ve yeteri kadar adayınız yoksa “şemsiye açıyoruz, gelin altına” denmesi ile şemsiyenin kullanım alanlarına bir yenisinin daha eklendiğini geçen gün bir TV programı sırasında öğrenmiş olduk…
Aylarca ekranlarda “seçim giriyoruz”, “seçime girmek için ittifak çalışması yürütüyoruz” diyen bir siyasi oluşum, Kıbrıs Barış Platformu içinde aniden boykotçu kesilip, uzun süre bu tavrını sürdürdükten sonra birden bire ‘şemsiye açıp’ seçime girmeye karar verebiliyor!
Aslında BKP liderliğinin ama özünde Genel Sekreterleri İzzet İzcan’ın kucaklayabileceği kesimlerin geçmişte “çok geniş” olması bu ittifak tartışmasını daha anlaşılır yapabilir… Bu nedenle geçmişten örnekler vererek, hatırlatmalar yaparak bu durumu daha anlaşılır kılmaya çalışalım…
Örneğin, 24 Mayıs 2004 tarihinde kurulan TKP-Birleşik Özgür İttifak (TKP-BÖİ) içinde kimler yoktu ki, Ahmet Kaşif, Ünal Üstel, Hüseyin Angolemli, İzzet İzcan…
Hatırlanacağı gibi TKP-BÖİ içindeki Özgür Düşünce Partisinin başında UBP ve DP arasında gidip gelirken en son hangi partide kaldığını birçok kişinin anımsamakta zorluk çektiği Salih Coşar vardı…
Aslında ÖRP’ye giden süreçte ÖDP bir ilk denemeydi, yarım kalan ÖP-1 projesi de denebilir. Hatırlanacağı gibi yine mecliste denge vardı ve DP’ten biri eski Yeni Doğuşçu Ahmet Kaşif ve diğeri Ünal Üstel olmak üzere iki milletvekili istifa etmiş, başına Çoşar geçmiş, batan Peyak Bankası konusunda tam mahkeme süreci yaşanırken TKP Genel Sekreterliği’nden istifa ederek, direk DP Genel Sekreterliğine geçen Kemal Havalı’nın da içinde olduğu ÖDP kurulmuştu…
Şimdiki ÖP-2 aslında, başında Kıbrıslı Türk siyasetçi olan, eski Yeni Doğuşçu Mustafa Gökmen’in liderlikte olduğu, gene sağ partilerden kopup, “yeni/kirlenmemiş”(!), “sağda birlik” falan lafları eden siyasi oluşumdur… Ama ÖDP açısından konjektür tutmadı, ilerleyemediler… ÖRP’ye ise “şans”(!) (sizi bunu AKP diye da okuyabilirsiniz) yürü ya kulum dedi…
Çoşar, Kaşif ve Üstel’in yine bir sabah ansızın UBP geçişleri ile oluşan son durumu 5 Ekim 2004 tarihinde yaptığı açıklama ile “milletvekillerimiz seçim endişesiyle parti değiştirmiş” diye özetlemişti.
Geriye kalanlar da seçilme garantisi için TKP- BKP Sol Güçler gibi bir şey kurmuşlar, şemsiyemsi bir şeyler açmışlardı gene… 19 Şubat 2005’de çok heyecanlıydılar, “21 Şubat sabahı, çözüm ve barış güçlerinin iktidarında TKP- BKP ittifakı yerini alacaktır” gibi laflar ettiler, ama oy oranları %2.41’de çakılıp kalmıştı…
İzcan’ın 20 Şubat’a kadar süren meclis macerasında başka neler yoktu ki, hatırlatmak gerekirse;
17 Ocak 2004 tarihinde basına yansıyan şekliyle, Meclis başkan yardımcılığı seçimlerinde UBP’li Mehmet Bayram’a “BDH'lı İzzet İzcan'ın “evet” oyu kullanması milletvekilleri arasında espri konusu” olmuştu…
17 Temmuz 2004 tarihinde basına yansıyan şekliyle, güvensizlik oylaması tartışmaları sırasında “oturduğu yerden İzcan’a müdahale eden Akıncı, “Meclis tutanaklarına geçsin diye söylüyorum. Siz bize hükümeti düşürmek için UBP’nin önergesine destek vermenin doğru olduğunu söylediniz” demişti…
19 Temmuz 2004 tarihinde “CTP, BDH ve TKP milletvekilleri “erken seçim önerisine” destek verirken, UBP, DP, Yeni Parti, BKP ve bağımsız milletvekilleri de” reddetmişti…
25 Temmuz 2004 tarihinde Serdar Denktaş’ın teşekkürü yansıdı basına; “bu üç dört gün içinde DP milletvekilleri olarak teşekkür etmemiz gereken özellikle bir arkadaşımız vardır. Son derece dürüst ve ortalığı karıştırmadan bizi dinleyen ve yardımcı olmaya çalışan... O da İzzet İzcan. Kendisine teşekkür ediyoruz” demişti…
2 Aralık 2004 tarihinde İzzet İzcan’’ın da içinde yer aldığı komite tarafından bir karar hazırlandı, karar oybirliği ile meclisten geçti. Kararda; “1960 Ortaklık antlaşmalarına aykırı olan, Kıbrıs Rumlarının yönetimindeki Kıbrıs Cumhuriyeti'nin değil, Kıbrıs Türk halkının da siyasi eşit olarak içinde yer alacağı yeni ortak yapının Türkiye tarafından tanınması olduğunun altını çizmeyi tarihsel bir görev sayar” denmişti. Karar oybirliği ile meclisten geçti.
Karardaki “Kıbrıs Türklerini hiçbir şekilde temsil etmeyen, Kıbrıs Rumlarının yönetimindeki Kıbrıs Cumhuriyeti” cümlesinin ayrıca altı çizilmeli… Bunun yanında kararda kullanılan dil de önemliydi. “Kıbrıs Türk halkı”, “Kıbrıs Rum halkı”, “Kıbrıs Rumları”, “Kıbrıs Türkleri” ifadeleri bugün de sürdürülen ‘iki halk var, halkların self determinasyon hakkı olmalı’ tartışmasındaki argümanların aynisidir. “Kıbrıs Türkleri”, “Kıbrıs Rumları” da Kıbrıslı diye bir şey yok diyen zihniyetin terminolojisidir. Ama kararda bir cümle var ki, bu metnin gerçek yazarını ele verir; “özgürlük ve barış mücadelesi veren halkımız”… Unutanlara yeniden hatırlatalım 20 Temmuz’un resmi ve militarist adı “Özgürlük ve Barış Bayramıdır”… Yani bu, masum bir “tanımama” çağrısı yapılan değil, altında “solcuların” da imzası olan TC asker ve sivil bürokratların isteği ve katkısı ile hazırlanmış bir karardır, dili de buna uygun olarak yazılmıştır veya yazdırılmıştır…
5 Şubat 2006’da BKP’deki iç tartışma sırasında yapılan bir açıklamada İzcan ile ilgili “meclisin Türkiye'ye Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımamasını talep eden kararı hazırlayanlar arasında yer alarak, parti sekretaryasının bunu reddetme kararına rağmen sergilediği tutumla “Birleşik Kıbrıs” mücadelesinden saptığı” belirtilmişti. Yani bu durumdan BKP’liler bile rahatsız olmuştu ama buna rağmen BKPbu kararın altına imzasını koyabilmişti…
Macera bularla kısıtlı değildi…
CTP-DP hükümeti azınlıktı ve bütçe geçirilemiyordu, yeni hükümet arayışları sürmekteydi. Tartışmalara İzcan’ın yaklaşımı, fazlası ile öğreticiydi(!);
16 Temmuz 2004 tarihinde Talat ile ilgili “çözüm yanlısı bir başbakanı görevden alıp, yerine kimi getireceğimizi bilmeden hareket etmem” demişti. Ertesi gün, “ortaya yeni bir hükümet seçeneği konmadan çözüm yanlısı olduğunu düşündüğü bir başbakanın düşürülmesiyle ülkedeki barış ve demokrasi mücadelesine katkı yapılamayacağını belirterek, parlamentodan uyumlu çalışacak bir hükümet çıkması için her türlü katkıyı koyacaklarını” söylemişti. Katkı koymanın buradaki Türkçesi bakanlık koltuğu anlamını taşımasına rağmen İzcan bunu direk söylemek yerine, kelimelerin arasında sıkıştırıp ve “anlayan anlasın” yolunu tercih etmişti…
21 Eylül 2004 tarihinde bir kez daha erken seçim tartışmaları gündeme geldiğinde; “Doğru olanın barış yanlılarının birlikte olacakları ve bir yol çizecekleri yapı olduğunu kaydeden İzcan, “Ancak maalesef bu yapılamadı” diyerek koltuğu alamamanın sitemini ediyordu. Bu defa işareti daha netti; “barış yanlılarının birlikte olması”…
Hatta ayni açıklamada o dönemdeki hükümet ile ayni dili konuşma adına “İzcan, referandumdaki “evet” denmesine rağmen Kıbrıs sorununun ve izolasyonların sürdüğüne dikkat çekti” açıklaması var ki tam evlere şenlik… Günümüzde ‘Birleşik Kıbrıs’ isimli gazetelerindeki bir köşe yazısında; “izolasyonlar ve ambargolar söylemi ile halkı yanıltıyorlar” gibi laf etmeleri ile artık bu görüşte olmadıkları anlaşılıyor ama şemsiyenin altında yarın ne diyeceklerini şimdiden bilemiyoruz, yine değişebilir…
29 Eylül 2004 tarihinde ise bir atak daha yaparak; “İzcan, çözüm yanlılarının içinde olacağı bir hükümete her türlü desteği vermeye hazır olduklarını vurguladı. İzcan çözüm yanlısı partilere, ufak tefek ayrılıkları bir yana bırakarak birlik olmaları ve bir hükümet oluşturarak bütçeyi geçirmeleri ve cumhurbaşkanı seçimlerinde tek aday göstermeleri çağrısında” bulunmuştu. Tabii bunu okurken kimin kiminle hareket ettiğini unutmamak gerek; 19 Temmuz 2004 tarihindeki erken seçim önerisi sağ partilerden istifa eden bağımsız milletvekilleri ile sağcı partiler UBP, DP ve Yeni Parti ile BKP’nin oyları ile reddedilmişti. Ayrıca yukarıdaki cümlenin “çözüm yanlısı partiler, ufak tefek ayrılıkları bir yana bırakarak birlik olmalı” kısmın da altı çizilmelidir. Çünkü İzcan’ın bugün de çok kullandığı “ufak tefek ayrılıklar” tanımlaması, aslında bugünkü şemsiye teorisinde de geçerli ve tecrübeler göstermiştir ki bu “ufak tefek” konusuna her şeyi kapsayabilir ki bunun anlamı da çok çok geniş bir şemsiyedir…
Bunun yanında, geçen gün İzcan ile birlikte katıldığımız TV programında, Kıbrıs Türk parça devleti anayasası hazırlanması konusunda ayrıca bir polemik de yaşamıştık. Bunu da, macera listesine eklenmesi gerek bir olay olması nedeniyle hatırlatalım; 1 Mart 2004 tarihinde “Kıbrıs Türk Kurucu Devletinin Anayasa Taslağı Hazırlama Komitesi” Türkiye'ye” gitmişti, Komitede Soyer, Arabacıoğlu ve İzcan vardı.
TC’den talimat alınması konusu açıldığında sloganlar atabilen İzcan’ın bu Türkiye macerasını adı geçen TV programında hatırlatınca İzcan savunma olarak yalnızca Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Hukuku Profesörü Yavuz Sabuncu ile görüştüklerini, başka kimseyi ile görüşmedikleri açıklamıştı. Ancak meclis’in 6 Mart 2004 tarihli 18’inci Birleşim tutanağını ayni şeyi söylemiyor. Tutanakta İzcan’ın konuşmasında; “Orada Sayın Meclis Başkanı Bülent Arınç Bey ile Anayasa Komisyonu Başkanı ki aynı zamanda Anayasa Profesörüdür, Burhan Kuzu Bey ile ve diğer ilgili yetkililerle yararlı temaslarda bulunduk” dediği belirtilmekte…
Hemen bir not düşelim. Burhan Kuzu’dan yararlı bilgi almak aslında eşyanın tabiatına aykırıdır. Uzun uzun örnekler vermek mümkün ama Ağustos 2006’da DTP’nin seçime bağımsız adaylarla gireceğini açıklamasından sonra Kuzu’nun açıklaması; “seçimlerde bağımsız adaylar için baraj uygulanması formülünün Anayasa açısından sakıncalı olmadığını” söylemiş (…) ve “eğer gerçekleşirse bağımsıza baraj ilk defa olacak. Mantıksız bir şey değil” de demişti. İzcan’ın yararlı temas kurduğu Kuzu’nun diğer maceralarını internet arama yaparak rahatlıkla bulabilirisiniz…
İzcan’ın açıklamasına geri dönersek; zaten bugüne kadar Türkiye gidip talimat alan biri, talimat alıp döndüğünü açıklamamıştır, genellikle söylenen “yetkililerle yararlı temaslar” yapıldığıdır ama herkes gerçekte ne olduğunu bilir. Bu nedenle “yararlı temasın” ne olduğunu bu yazının okuyucusunun hayal gücüne bırakabiliriz… Ama benim dikkatimi çeken bu tutanakta çok daha önemli kısım var ki bu tartışmanın açılma nedenlerinden bir başkasıdır;
Ayni tutanakta Ferdi Sabit Soyer Komite’nin çalışmalarını anlatıyor ve “Bu Anayasayı hazırlarken, taslağı hazırlarken bir kısım ilkeler üzerinde durduk. Bu ilkelerimiz şudur; Kıbrıs Türk Halkının bu topraklarda siyasal varoluşunda kat ettiği bütün aşamaları başlangıç, yani dibacede bu Anayasaya zikredilecektir. Kıbrıs Türk Geçici Yönetimi, 1960 Cumhuriyeti, bundan Geçici Türk Yönetimi, Otonom Türk Yönetimi, Kıbrıs Türk Federe Devleti ve KKTC aşaması ve bu aşama ile birlikte 15 Kasım 1983’de Cumhuriyet ilan edilirken Kuruluş Bildirgesine bağlı olarak bu Cumhuriyeti oluşturan insanların şimdi Avrupa Birliğinde eşit taraf olarak bütün bu tarihsel birikimlerin taşıyıcısı olarak yer alacağını zikreden bir dibacesi olacaktır” diyor…
“Kıbrıs Türk Halkının bu topraklarda siyasal varoluşunda kat ettiği bütün aşamaları” denmesi ve sonrasında “KKTC aşaması”ndan bahsedilmesi dikkat çekici bir unsur…
Dedik ya İzzet İzcan’ın şemsiyesi çok geniş kesimleri kapsıyor hatta “KKTC’yi siyasal varoluş aşaması” sayanları da… Aslında yukarıdaki anlatımdan bu çalışmalara katkı koyan İzcan da olduğu gerçeğinden, İzcan’ın da “KKTC’yi siyasal varoluş aşaması” saydığı rahatlıkla anlaşılabilir. Zaten 2006’daki iç darbe/tartışma sürecinde İzcan’ın “KKTC'yi savunmak suç mudur?” demiş olması da bu görüşümüzü doğrulayan bir olgudur.
Tüm bu eleştirilere İzzet İzcan’ın aslında cevabını biliyoruz, “geçmişe takılıp kalınmasın”…
Siyasal yaşamda 5 yıl ne zamandan beri geçmiş oldu, bilinmez. Ama eğer kendinizi Demirel stili politikacı sayıyorsanız ve ‘dün dündür, bugün de bugün’ diye bir düşünceyi destekliyorsanız buna diyebilecek elbette bir şeyimiz yok…
Ama en son yapılan Hrant Dink anmasında ne denmişti, demiştik; “unutmak kaybetmektir”…
Aslında, yeniden kaybetmemek için, ayni şeyleri yeniden bir kez daha yaşamamak için unutmamamız, unutturmamamız gerekiyor…
Bugünkü kısır döngünden çıkabilmek için, apolitikleşmeye karşı, solun yeniden inandırıcılığını kazanarak gündem yaratabilmesi, yeni sol bir alternatif için unutmadan, hatırlatarak ileriye doğru yürüyüş önümüzdeki tek seçenektir…

Biz bu yoldaki yürüyüşümüzü sürdürüyoruz…

24 Temmuz 2008

Kıbrıs sorunu üzerine aykırı bir deneme


Herkesin bugünlerde Kıbrıs sorunu ne olacak diye tartıştığı koşullarda, İlhan Uzgel’in İmge kitapevinden (1. Baskı, Mayıs 2004) çıkan “Ulusal Çıkar Ve Dış Politika” kitabından da alıntılar yaparak bu yazı ile farklı bir bakış açısı geliştirmeye çalışacağım...
Bu yazılanlar belki farazi şeyler olabilir, belki de doğru tahminler de olabilirler ama birçok şeyin muğlakta olduğu koşullarda tahmin yürüterek yol bulma dışında elimizde başka şans yok…

Annan Planı sonrası, Kıbrıs Türk liderliği ve Türkiye üzerinden baskı bir miktar kalkmış, Papadopulos yönetimine kaymış, görüşmeler tıkanmış, kuzeyde nüfus tartışmaları alıp başını yürümüş ve Annan Planı sürecinde TC’nin rolü çok tartışılmıştı…

Bunlar birçoklarımız/bazılarımız için yeni bir durum ama 17 Ocak 1985 yılında ve sonrasında neler yaşanmıştı bunu tartışırsak aslında yukarıdakilerin hiç de yeni bir durum olmadığını dehşete kapılarak görebileceğiz…

Öncellikle durum tespiti yaparak başlamakta yarar var; “burjuvazinin siyasal iktidarda yansımasını bulan Kıbrıs’a bakış açısındaki çıkar algılamasıyla, devlet aygıtının askeri-bürokratik kanadının konuya ‘ulusal dava’ ve güvenlik perspektifinden bakan çıkar algılayışları” (Uzgel, 312) var ve bu algılar çok kez çelişmektedir.

Bahsedeceğimiz dönem Özal dönemidir ve Özal için Kıbrıs Türkiye’nin sırtında yüktür ve bundan bir şekilde kurtulmalıdır (Uzgel, 312), bunun en büyük gerekçesi de AT üyeliği ve ABD ile ilişkileri geliştirmek istemesidir.

KKTC ilanı konusunda da Özal sürekli olarak yakındığını, şikâyet ettiğini, bir emrivaki ile karşı karşıya bırakıldığını söylediğini de hatırlamak gerekir. (Uzgel, 339)

Ama burada en ilginci Kenan Evren’in açıklamasıdır; anılarında “ABD temsilcisi ile yaptığı görüşmede ‘bir emrivaki ile karşılaştık’ derken, adada yükselen komünizm tehlikesine dikkat çekmişti. (Uzgel, 339)

Uzgel kitabında diyor ki “ABD Başkanı Ronald Reagan, KKTC’nin ilanıyla ortaya çıkan gelişme üzerine özel temsilcisi Rumsfield’ı Kenan Evren ile görüşmeye ve kararın geri alınması için baskıda bulunmaya göndermişti. Evren daha sonra kaleme aldığı anılarında, Rumsfield’a Kıbrıs’ın kuzeyindeki komünistlerin giderek güçlendiğini belirtmiş ve güneydeki komünistlerle birleşmeleri tehlikesinden söz etmiştir. Yani KKTC’nin ilanını bir tür anti-komünist manevra olarak sunmuştur.” (Uzgel, 386)

Yaklaşımları ve yorumları ne olursa olsun KKTC’nin ilanı özellikle Türkiye’ye yeni bir baskı sürecini başlattı. (Uzgel, 341)

Böylesi bir ortamda Denktaş ve Kipriyanu New York’ta Genel Sekreter de Cuellar’ın gözetiminde bir araya gelmişler, Denktaş hazırlanan antlaşmayı imzalayacağını Kipriyanu ise üzerinde çalışılacak bir metin diyerek imzalamayacağını ortaya koymuştu. Özal, Kıbrıs sorunun çözümü konusunda Denktaş’a baskı yaptıklarını açıkça söylemiş, bunu gizleme gereğini bile duymamıştı. Yine ilk kez Kıbrıs konusunda basında çıkan eleştirilere ve muhalefetin bu yöndeki eleştirel tutumuna rağmen hükümet ödün vermişti. Hatta 20 Temmuz’daki (1985) gezisinden Özal son dakikada vazgeçmişti. (Uzgel, 348)

17 Ocak belgesi ile ilgili Mümtaz Soysal belgede Türkiye’nin etkin garantisinden bahsedilmemesini eleştirmiş ve ‘bu oyunu bozmaya çağıran yazılar yazmıştı. (Uzgel, 349)

Belgeyi eleştirenlerden biri de Şener Levent’tir. Kıbrıs Postasındaki yazında hem Eroğlu’nu hem de Özal’ı eleştirerek Ecevit sayesinde devlet olduklarını, Özal sayesinde ise eyalet olacaklarını yazmıştı. (Uzgel, 392)

Uzgel diyor ki “17 Ocak belgesini Rumların imzalamaktan kaçınması, Türkiye ve Kıbrıslı Türkler üzerindeki baskıların bir ölçüde azalmasını sağlamış ve Türk tarafı KKTC’nin ilanıyla ortaya çıkan olumsuz izlenimden en azından bir süre için kurtulabilmiştir.” (Uzgel, 350)

Yine Uzgel diyor ki “Ocak 1985’teki başarısızlığın KKTC’yi güçlendirme yolunda önemli bir aşama olduğu anlaşılabilir.” (Uzgel, 351)

Böylesi bir ortamda 29 Şubat 1988 yılında AKEL’in de desteğinde Vasiliu iktidara geldi. (Uzgel, 363)

Vasiliu ılımlı, görüşmelere açık ve pragmatik bir tavır sergiledikçe Türk tarafı ve özellikle Denktaş üzerindeki baskı artmaya başladı. (Uzgel, 364)

Artan baskılar sonucunda Denktaş ve Vasiliu önce Eylül 1988’de Cenevre’de, daha sonra da Kasım ayında New York’ta buluştular. (Uzgel, 366)

BM Genel Sekreteri 15 Ocak 1990’da iki toplum liderini toplantıya çağırmış, Denktaş’ın itirazlarını nedeni ile 26 Şubat’ta toplantı yapılabilmişti. Bu toplantıda Denktaş’ın halk ‘people’ terimini kullanmak istemesi ve Kıbrıs Türklerinin self determinasyon hakkı bulunduğunun kabul edilmemesi üzerinde toplantı başarısızlıkla sona ermişti. (Uzgel, 367)

Bu arada Denktaş 1989 yılında de Cuellar’a mektup göndererek 29 Mart belgesindeki %29 toprak oranın artık geçersiz olduğunu bildirmişti. (Uzgel, 368)

Uzgel diyor ki “Kıbrıs Rum tarafında iktidara Vasiliu’nun gelmesiyle yaratılan çözüm umutları gerçekleşmemiştir.” (Uzgel, 369)

Bu süreçte Özal’ın cumhurbaşkanı olması ve 1991 erken genel seçimlerinde ANAP’ın yenilgiye uğrayarak hükümeti bırakması sonrası süreçte Türkiye’nin Kıbrıs politikası geleneksel yörüngesine geri dönmeye başladı. (Uzgel, 400)

Bu süreçte hatırlanması gereken diğer unsur da bu dönemde adaya taşınan nüfustur.

Uzgel diyor ki; “ Türkiye yalnızca ekonomik olarak değil siyasal olarak da Kuzey Kıbrıs’ta etkin olma çabalarını sürdürmüştür. Bunun yollarından biri, burada daha çok Türkiye’den göç edenlerin kurduğu ve desteklediği ve zamanın Türkiye Büyükelçisi İnal Batu tarafından kurdurulan Yeni Doğuş Partisi’dir. (…) Türkiye bu parti aracılığı ile buradaki siyasal gelişmeleri bir ölçüde de olsa denetlemeye çalışmıştır. Fakat 1980lerde Özal iktidarı bu partinin desteklenmesinden çok göçmenlerin diğer partilerle kaynaşmasını savunmuştur. Ancak, bu parti KKTC’de daha çok Türkiye Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye Büyükelçiliği ile bağlantılı olmuş ve bu yüzden Özal’ın bilinen politikasının uzağında durmuştur.” (Uzgel, 400)

***

Bu kadar uzun alıntılardan sonra de Cuellar-Annan, Özal-Erdoğan, Kipriyanu- Papadopulos, Vasiliu-Hristofiyas, YDP-ÖP eşleşmeleri aklınıza geldiyse vay halimize…

1981 ile başlayan ve ivmesi giderek artan nüfus taşınması, kendi partilerini kurmaları ve 17 Ocak belgesi sonrası nüfus taşımanın tavan yapması ve 1990 seçim öncesi öbek öbek vatandaş yapılması ile Annan Planı sonrası adaya işçilerin aileleri adı ile taşınan ve bunların bir kısmı ile ilgili vatandaşlık baskısı olduğunun paralelliği de mevcuttur.

Annan Planı sürecinde, Kıbrıs’ın kuzeyi ve Türkiye’deki dengeler bir hayır demenin uzağında olduğuna göre, hayır diyemiyorsan dedirt taktiği mi uygulandı net olarak bilin(e)mez ama Serdar Denktaş’ın Papadopulos ile görüşmesi, kapalı meclis oturumunun AKEL’e ‘sızdırılması’(!) ve daha benzer birçok bilginin(!) güneye aktarılmasının süreçteki etkisi küçümsenemez. Sonuç olarak 85 gibi 2004 yılında da beğenmeyerek evet diye Türk tarafı ile erteleyip görüşmeye devam edelim için hayır diyen Rum tarafı…

AKEL’in Güvenlik Konseyinden uygulama garantisi istemesi de TC dış ilişkilerinin lobisine takıldığı bilinmekte, bunu da hatırlamakta yarar var…

Uzgel, Türk tarafının evet dediği “Ocak 1985’teki başarısızlığın KKTC’yi güçlendirme yolunda önemli bir aşama” olduğu tespitini yapmıştı, 24 Nisan 2004’deki evetin de kuzeydeki yapıyı güçlendirdiği apaçık ortada…

Yani döndük başa.

Rüzgâra takılıp günlük küçük tartışmalar içinde boğulmadan gidilen yolun tehlikesini görerek hareket etmek gerekmektedir.

Uzgel’in kitabındaki “Kıbrıs Rum tarafında iktidara Vasiliu’nun gelmesiyle yaratılan çözüm umutları gerçekleşmemiştir” cümlesinin yeni versiyonunu okumamak için şimdi bize bu döngüyü kıracak yaratıcı bir eylem planı gerek…

21 Mayıs 2008

Birgün'teki yazısı nedeni ile Ozan Ceyhun’a yanıt

Birgün Gazetesine,
Ozan Ceyhun’un 16 Mayıs tarihli gazetenizdeki yazısını okuduk ve derin bir üzüntü duyduk…
Birgün Gazetesi bizi, hem “Neden Bir Günlük Gazete, Nasıl Bir Günlük Gazete?” tartışmalarından beri gazeteyi Kıbrıs’tan takip eden okuyucular olarak, hem de Kıbrıslı bir partinin yöneticileri olarak derin bir hayal kırıklığına uğrattı. Bu hayal kırıklığını Kıbrıs’ın kuzeyindeki ciddi miktarda ilerici demokrat insan da paylaşmaktadır…
Birgün Gazetesi çıkarken: “Akla gelen ilk şey genellikle yeterince iyi değildir. Yazmak bir ikinci kez düşünme sanatıdır” dendi. Ayrıca, “BİRGÜN, yazmak ve dil konusunda son derece titiz olacaktır” da demişti.
Yeni Kıbrıs Partisi, Kıbrıs’ta çözüm, barış, demokrasi, özgürlük, sosyalizm mücadelesini 18 yıldır sürdüren (1989’da kuruldu) ve birçok üyesi, Türkiye’deki birçok ilerici ve demokratlarla 30 yıldan fazladır kimi yerde omuz omuza mücadele vermiş, kimi yerde dayanışmış, ve bugün hala daha hem parti hem de üyelerimiz Türkiye’deki birçok ilerici demokrat örgüt ve bireyle birlikte ortak işler üretmiş ve üretmeye devam eden bir yapıdır. YKP, bu mücadelelerinin bedeli olarak kurşunlanmış, bombalanmış, düşüncelerinden dolayı defalarca tehdit de edilmiş ama direnmeyi ve mücadeleyi hiçbir zaman bırakmamış bir sol partidir.
Böylesi bir partiye Ozan Ceyhun’un köşe yazısında ‘Ergenekoncu’, ‘neo nazi’, ‘Le Pen benzeri’, ‘12 Eylül’den alışık olduğumuz’ şekilde muhbirleyen “ihbarcı vatandaş” demesiyle ‘akla gelen ilk şey genellikle yeterince iyi değildir’ ilkesinin, Birgün Gazetesinde artık geçerliliğinin kalmadığı, bu nedenle artık isteyenin, istediğine, istediği düzeyde hakaret edebileceği bir süreçte olduğumuz anlaşılmaktadır.
“BİRGÜN, bir gazetenin her şeyden önce "haber" vermesi gerektiğine inanan ve vatandaşların “acaba bunu neden yazdılar?” diye sormadan, “yazdıysa doğrudur” diyerek okuyacakları bir gazete olacaktır” da denmişti; yukarda adı geçen yazıyı okuyan ilerici demokrat birçok Kıbrıslı için Birgün’ün yazdıkları maalesef artık ‘acaba?’ sorusunu sormasına neden olacaktır.
Ozan Ceyhun’un bahsettiği nüfus konusu Kıbrıs ve tüm Kıbrıslılar için hassas bir konudur.
Ceyhun yazısında, “Ancak Kıbrıs’ın kuzeyinde kendini ‘solcu’ diye tanımlayan ve de allahtan sadece “bir avuç” olan KKTC vatandaşı şahsın her fırsatta aynı Alman neonazilerinin dergi ve bildirilerinde kullandıkları klasik “klişe sloganlarla” “Türkiyeli düşmanlığı” yapmaları karşısında sessiz kalmayı “demokratlığa” yakıştıramadığımdan bu durumu siz BirGün okurları ile paylaşmak arzusundayım” demişti.
Bu, Denktaş döneminden hatırladığımız ‘gelen Türk giden Türk, ne olmuş 3–5 Kıbrıslı Türk yurtdışına gittiyse, 10 Türk Anadolu’dan gelir, Türk düşmanlığı yapmayın’ diye kelimelendirilen, Denktaş’ın (Ergenekon-Kıbrıs diye okunabilir) başında olduğu Kıbrıs Türk liderliğinin klişesinin değişik bir söyleyiş biçimidir ama günün sonunda suç aynidir “TÜRK, TÜRKİYE düşmanlığı yapmak”.
Ayni şekilde çokluk azlık tartışması yapan Denktaş bize başka şeyler yanında “sinek” de demişti, Ozan Ceyhun da “bir avuç” diyor… Bulunduğu tüm mevkileri kaybetmiş olan Denktaş bizlerin kaç kişi olduğunu kendi deneyimleri ile öğrenmişti, sanırız Ozan Ceyhun için de ayni süreç geçerli olacak…
Nüfus konusu Yeni Kıbrıs Partisi için kurulduğu günden itibaren (1989) hep önemli olmuştur. Çünkü bu konu tek tek buraya getirilen insanlarla ilgili bir konu değil, siyasidir. Bu konu, Kıbrıslı Türklerin iradelerinin, karar alma süreçlerine ne kadar etkin yansıdığı ile ilgilidir. Yani konu Türkiyeli-Kıbrıslı tartışması değil, Türkiye Cumhuriyetinin, Kıbrıslıların iradesini ellerinden almak için yaptığı operasyona tepkidir. (Bu operasyonlar yalnızca nüfus değildir, Kıbrıs’ta Büyükelçilik yapmış olanların anılarını okursanız, bu operasyonlarla ilgili daha detaylı bilgi sahibi de olabilirsiniz.)
YKP, bu konuda tartışmayı sürekli gündemde tutmuş, araştırmacıları ve akademisyenleri bir araya getiren bir paneli de bu ay içinde gerçekleştirmiştir. Bu panelde konuşan YKP Dış İlişkiler Sekreteri Alpay Durduran’ın görüşleri, partinin de görüşleridir. Bu konuyu derinlemesine tartışmak isteyen, metinleri değil, paneli http://www.ykp.org.cy/nufus.htm adresinden bölümler halinde izleyip karar verebilir.
Bunun yanında, son yarım asırdır Kıbrıslı Türklerin nüfusu 100 bin kusur olmuştur. 1974 sonrası kabul edilen rakamlar da bu yönde idi. Bugün de 74 öncesi aile yapısı içinden gelen ve halen Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslı Türklerin nüfusu aşağı yukarı budur. Kıbrıs’ın kuzeyindeki birçok örgüt için 74 sonrası buraya gelen ve getirilenler insani bir bakış açısı ile değerlendirilmiş, Kıbrıslı Türklerle evlenenler, (onlar hala daha kendilerini Türkiye’deki orijinleri (Karadenizli, Konyalı, Adanalı, Kürt vb) ile ifade etmelerine rağmen) Kıbrıslı kabul edilmişlerdir. Yine insani bir bakış açısı ile Kıbrıs sorununun çözümüne giden 2004’deki süreçte 40 bin küsur kişiye de hemen yeni devletin vatandaşlığı verilmesi tüm taraflarca kabul edilmişti. Tüm bu rakamlar alt alta konulduğunda Kıbrıs’ın kuzeyinde yeni devletin vatandaşları 200 bin küsur olacaktı, ancak bugün tartışılan, Kıbrıs’ın kuzeyinde 500 bin kişilik bir nüfusun varlığıdır ve bu kabul edilemez.
Bu kaygıları derinden hisseden YKP; Sayın Talat dahil, birçok politikacının, sendikacının açıklamalarını ve gazete haberlerini alt alta koyarak bir rapor hazırladı ve bu raporda durum değerlendirmesi yaptı.
(http://www.ykp.org.cy/NufusKonusundaKibrisinKuzeyindekiDurumaYonelikYKPDegerlendirmesiVeTalepleri.pdf) Bu raporu da yaygın şekilde herkese dağıtmamıza rağmen karşı görüşte olanlardan herhangi bir ‘gerçek’ tepki almadık, tek söylenen düzeysizce, ‘abarttığımız’(!) oldu. Ancak ellerinde tüm verileri tutan yetkililer bizi yalanlayacak hiçbir veriyi de bugüne kadar açıklamadılar.
Bu konu, birçok demokratik kitle örgütünün de gündemindedir…
Örneğin, Kıbrıs’ın kuzeyindeki tüm öğretmenlerin örgütlü olduğu iki sendika (KTÖS ve KTOEÖS), gümrük çalışanlarının örgütlü olduğu tek sendika (Güç-Sen), doktorların tek sendikası (Tıp-İş), ilerici demokrat 3 parti (YKP, TDP, BKP) ve diğer sendika ve örgütlerle birlikte 11 demokratik kitle örgütünün oluşturduğu Kıbrıs Barış Platformu yaşanan bu süreci AB Konseyi Dönem Başkanı Janez Jansa’ya bir mektupla 22 Nisan 2008 tarihinde bildirmişti. Mektupta; “Kuzey Kıbrıs’ta demografik yapı ciddi şekilde bozulmaktadır. Resmi kayıtlara göre 260,000 olarak gösterilen nüfusun gerçek olduğunu kanıtlayacak bir veri yok, fakat 500,000 olduğu başta Sayın Talat olmak üzere birçok yetkili tarafından ortaya konmaktadır. Kuzey Kıbrıs’taki kayıtlı araba sayısının 223,275 olması, Kuzey Kıbrıs’ta 385,000 civarında cep telefonu abonesi olduğu dikkate alındığında 260,000 rakamının gerçeği yansıtmadığı ve demografik yapının Kıbrıs Türk Toplumu aleyhine ne kadar bozulduğu ortaya çıkmaktadır. Bu yapı içerisinde Kıbrıs Türk Toplumunun gerçek sayısının ortaya çıkması için uluslararası gözetim altında bir genel sayımın yapılmasında ciddi fayda görmekteyiz. Yukarıda belirtilen gerçekler ışığında çalışma izinleri ihtiyaca göre verilmeli ancak Kıbrıs sorunu çözülene kadar yeni vatandaşlık verilmesinin durdurulması Kıbrıs Türkünün iradesine saygının gereğidir. Bu haklı talebimiz için de desteğinizi istiyoruz” denmişti…
Kıbrıs’ta içinde ciddi miktarda Birgün okurunun da bulunduğu, bu kadar geniş ilerici demokrat kesimlerin duyarlı olduğu böylesi bir konuda, Almanya’da yaşayan Türkiyeli bir politikacının bu kadar düzeysiz bir yazısının gazetenizde yayınlanmış olması talihsizliktir…
Ozan Ceyhun’un yazısının ikinci kısmı daha büyük başka bir talihsizliktir.
YKP, ÖDP’nin de üyesi olduğu Avrupa Sol Partisi ailesi içinde kendini tanımlamaktadır. Bu çerçevede Almanya’daki Sol Parti (Die Linke) ile de yakın ilişkisi vardır. Bu ilişki çerçevesinde çeşitli konularda örgütlerin dayanışması, örgütlere yakın yayın organlarının diğer örgüt temsilcisinin görüşlerine özellikle ilgili ülke söz konusu olduğunda, sayfalarında yer verilmesi dayanışmanın ve ayni görüşü paylaşanların bilgi paylaşımının bir gereğidir de…
Ozan Ceyhun’un, “Bunlardan bazılarının hatta biz Türkiye kökenli politikacıları “Kuzey Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler’in eşit haklara sahip olacağı bir çözüme katkı vermeye çalıştığımız için” bazı Alman yayın organlarında “yalan içerikli iddialarla” aynı “12 Eylül’den alışık olduğumuz” şekilde muhbirleyen “ihbarcı vatandaş” olarak da faal olduklarını acaba kaç kişi bilmekte Türkiye’de merak etmekteyim” dediği konu ise tam da bu dayanışmadır, bu dayanışmaya Ozan Ceyhun’un tepkisidir…
22 Nisan tarihinde Almanya’da Sol Parti’ye yakınlığı ile bilinen Junge Welt Gazetesi’ne YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı bir demeç vermiştir. Junge Welt Gazetesi tarafından Ozan Ceyhun’un Avrupa’daki Türk kökenli milletvekillerini Kıbrıs’ın kuzeyine getirip, etkinlik yapmasını YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı olarak nasıl değerlendirdiği soruldu. Kanatlı'nın cevabı ise basitti, “yeni başlayan görüşmelerin ışığında bu gezi tamamen bir provokasyon. Özellikle, Ercan Havaalanı üzerinden giriş-çıkış yapılması çok ciddi ve Kıbrıslı Rumları kızdırmayı amaçlıyor”…
Kıbrıs’ın kuzeyindeki havaalanı uzun süredir tartışma konusudur. YKP insanların özgürce hareketine saygı duyar ama uluslararası kurallar çerçevesinde... Ercan Havaalanı’nı konusu da özellikle 2004 referandumu sonrası AB organlarında alınan kararlar çerçevesinde AB yurttaşları için ‘kullanılmasında sorun olmayan’ bir statü sağlandı ancak Kıbrıslı Rumların bu konudaki hassasiyetleri de sürmektedir. Tam da görüşmelerin yeni başladığı bir dönemde, siz, “‘KKTC’yi tanıtıyoruz”, “KKTC cumhurbaşkanı ve KKTC başbakanı ile AB milletvekilleri görüştüler, bu önemli bir tanınma hamlesidir” derseniz ve diğer tarafın bu konulara aşırı duyarlılığını da bilirseniz elbette bu bir provokasyondur, iki lider arasındaki görüşmeleri sabote etmektir. Bu, Kıbrıslı Rumları masadan kaçırma hareketinin bir parçasıdır. Junge Welt gazetesinde yayınlananlar YKP’nin kendi parti pozisyonudur ve Sol Parti’ye yakın bir yayın organı Kıbrıs’ta yaşananlarla ilgili partinin görüşlerine sayfalarında yer verdi, bu dayanışma kötü mü? Benzer görüşte olan partilerin görüşlerini birbirleri ile paylaşması ne zamandan beri ihbarcılıktır? Sosyalistlerin, ilericilerin kendi aralarında dayanışmasına bazı kesimler, özellikle milliyetçiler, nasyonal sosyalistler dış mihrakların müdahalesi olarak baktılar, ama enternasyonalist olan sol buna rağmen dayanışmasını ve ortak mücadelesini yüzyıllardan beri sürdürdü, sürdürmektedir. Ozan Ceyhun’un beğenmediği, tepki gösterdiği tam da budur…
Ceyhun; bununla da yetinmemiş bu tartışmayı, bu defa da, Almanya’da CDU yetkilileri ile toplantılar yapmasına aracı olduğu, Kıbrıs’ın kuzeyini 30 yıla yakın sömürmüş, Denkaş’ın kurduğu sağcı UBP’nin Nisan ayı içindeki Almanya ziyareti sırasında açmıştı. Almanya’daki basın toplantısında, gazetelerde çıktığı şekli ile aynen yayınlamak gerekirse;
“Ulusal Birlik Partisi (UBP) Genel Başkanı Tahsin Ertuğruloğlu, YKP Yürütme Kurulu Üyesi Murat Kanatlı’nın Almanya’da yayınlanan bir gazeteye, KKTC’yi destekleyen Türkiye kökenli milletvekillerine yönelik eleştiri içeren bir demeç vermesini üzüntüyle karşıladıklarını ve Türk olan hiç kimsenin bu tip bir saldırıyı yapmaması gerektiğini söyledi”… Yani tablo bu kadar açıktır…
(bu konu ile ilgli detaylara girmek isteyen olursa http://www.yenicag.com.cy/ykp.php?subaction=showfull&id=1209068713&archive=&start_from=&ucat=14& adresinde tüm yazıların orijinalleri mevcuttur)
Yalnız, bu konu yeni değildir. Tam bir sene önce Nisan 2007’de, benzer bir ziyaret Kıbrıs’a olmuş, bu defa da Sol Parti Milletvekili Sevim Dağdelen bu ziyarete tepki koymuş, açıklama yapmış ve katılmamıştı. Ozan Ceyhun ise bu açıklama üzerine, “o partiye aday olmasına neden olan politik kökeni ise, ‘Halkın Kurtuluşu’ isimli dogmatik, sol bir kuruluştur... (Dağdelen) Son demecinden sonra Türk seçmenlerin yüzüne nasıl bakacak merak ediyorum” demişti. Ozan Ceyhun ayrıca Dağdelen’in “Doğu Almanya Komünist Partisi'nin devamı niteliğindeki PDS'nin milletvekili” olduğu tanımlamasını da kullanarak tam bir soğuk savaş taktiği ile saldırmıştı. Ozan Ceyhun’un bu saldırısı üzerine YKP, PDS (Sol Parti) ve Rosa Luxemburg Vakfı ile de temasa geçerek dayanışmasını ortaya koymuş ve Dağdelen’in açıklamalarını desteklediğini belirtmişti. Ozan Ceyhun, bu açıklamalardan sonra bizlere de saldırmaya başladı ve bu süreç bugün de sürmekte…
(bu konu ile ilgli detaylara girmek isteyen olursa http://www.yenicag.com.cy/index2.php?subaction=showfull&id=1175784247&archive=&start_from=&ucat=1& adresinde tüm yazıların orijinalleri mevcuttur)
Bu tartışmadan bir yıl sonra YKP benzer konularda benzer tepkiler vererek tutarlı çizgisini sürdürürken, Ozan Ceyhun ifadeleri ile daha da küçülmekte, sağcı UBP ile Almanya’da basın toplantısı düzenleyip YKP Yürütme Kurulu Sekreteri ile ilgili “bir Kıbrıslı Türk’ün “piyon” olarak kullanıldığını”, “muhbir vatandaşlık” yaptığını söyleyecek kadar düzeysizleşebilmektedir.
Tam da böylesi sıcak bir tartışma süreci içinde Birgün Gazetesi konuya taraf oluyor ve Ozan Ceyhun’un, YKP’nin de içinde olduğu birçok ilerici demokrat Kıbrıslı Türk örgütü ‘neo nazi örgütü’ diye niteleyen, YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı’yı da “12 Eylül’den alışık olduğumuz” şekilde muhbirleyen “ihbarcı vatandaş” diyen makaleyi yayınlıyor.
“Bu tiplerin eskiden faşistlerin kollarına girip üniversiteye gelmeyi “solculuk” diye pazarlayan ve bugün “Ergenekoncu” olan birilerinden inanın hiçbir farkı yok!”, “tavrım Le Pen ya da Flams Blok gibisinden Fransız ya da Belçikalı faşistlere karşı alınması gereken tavırdan farklı olamaz!”…
Yani bizleri Le Pen’e, Flams Blok’a benzeten, bizlere, ‘Ergenekonculardan farksızdır’ diyen bir gazete yazarı… Elbette savunmanızı biliyoruz ve ‘her yazı yazarı bağlar’ diyeceksiniz, ancak her yazarın da çizgisinin, gazetenin bütünlüklü çizgisi ile yani “Neden Bir Günlük Gazete, Nasıl Bir Günlük Gazete?” yazısı ile çelişkili olmaması gerekmez mi?...
Kıbrıs konusu hassas bir süreçten geçiyor ve biz dostlarımızdan dayanışma ve duyarlılık beklerken saldırı altında kalmak bizleri düşündürmektedir.
2003 çözüm süreci sırasında sürekli hatırlatılan bir konu vardı, “Antlaşma için, yapılacak referandumda ‘bizlere 2 evet lazım’ derdik… Evet, bize iki ‘evet’ lazım, tüm Kıbrıslıların ve Kıbrıs’ı yurt sayanların ‘evet’i… Bu nedenle birbirimizin duyarlılıklarına dikkat ederek ve uluslararası antlaşmalar ve Kıbrıs’la ilgili BM kararları çerçevesinde bir antlaşma için yola çıktığımızı unutmadan bu yola devam etmeliyiz yoksa, Kıbrıs sonsuza kadar bölünmüş kalır, bölünmüş bir Kıbrıs da sonsuza kadar ertelenmiş ve her an bozulabilecek bir ateşkesi ifade eder…
1974’den beri pamuk ipliğine bağlı ateşkes ile dondurulmuş savaşı bitirme zamanıdır, bu süreci hiç kimsenin baltalamasına izin vermeyeceğiz, vermeyelim…
Ve bu mücadeleyi kazanabiliriz, dostlarımız, yoldaşlarımız bizlere omuz verirse ve dayanışırsak kazanırız. Ve unutmayalım kazanacağımız yalnız Kıbrıs değil, Türkiye ve Yunanistan halklarının da geleceğidir.
Bu mücadeleyi kazanmayı çocuklarımıza, geleceğimize borçluyuz, bu borcu ödeme zamanıdır…
Bu coğrafyalar (Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs) yeteri kadar savaş ve gerginlik gördü, artık barış zamanıdır, bu coğrafyaların bütün barışseverleri el verin, birlikte birleşelim ve sınırsız, silahsız bir Kıbrıs’ı yaratalım, Ege halklarını özgürleştirelim, bütün halkaların kardeş olduğunu sloganlardan yere indirelim ve kardeş olmanın koşullarını bugünden yaratmak için çalışalım.
Yeni Kıbrıs Partisi Yürütme Kurulu adına
Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı
21 Mayıs 2008