15 Nisan 2004

Turnusol


Kıbrıs'ta referandum sürecinde son dönemece girildi…
Heyecan dorukta ancak, maalesef umutsuzluk ve yılgınlık da dorukta…

Her şey birbirine girmiş durumda... Yaşanan süreç maalesef yalnızca milliyetçiliğin yükselmesine yardımcı olmakta, toplumların yeniden birleşmesinin en önemli unsuru olan karşılıklı güveni zedelemektedir.

Son ortaya çıkan AKEL'in tavrına duyulan hayal kırıklığı, milliyetçi, şoven bir düşünce yapısı ile değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç bizi yalnızca ayrımcı politikalara sürükleyecektir…

AKEL'in tavrını politik değerlendirebilmemiz, AKEL'in içinde bulunduğu politik konumu analiz etmemiz gerekmektedir. Yıllardır muhafazakar politikalara pirim veren, popülist yaklaşımlarını yıllardır izlediğimizin AKEL'in bu tavrı aslında sürpriz de sayılmaz. Herşey, üç beş daha fazla oy almaya endekslendiğinde, güneyde yükselen milliyetçi dalganın önüne geçip sol/sosyalist değerlere sahip çıkma, yeniden yakınlaşmayı güçlendirme gibi kavramların ikinci plana itilmesi aslında çok da yeni bir şey değildir, süpriz de sayılmamalıdır.

Etnik ayrımcılığa karşı mücadele ettiğini söyleyip, planda da etnik ayrımcılık yapıldığını söyleyen partiler yalnızca güney coğrafyasına konuşunca, kuzey coğrafyasından yükselen seslerle çelişkiye düşmeleri aslında olanların kararlar alırken ne kadar etnik davrandıklarının ispatıdır. Madem bu plan etnik temele dayanıyor, bunu iddia eden parti, etnik bir tavır alarak yalnızca Kıbrıslı Rumlara değil, tüm Kıbrıslılara seslenerek öyle karar alması gerekirdi ama karar alma sürecinde etnik ayrımcılığın daniskası yapılarak kendi parti binalarında, kendi toplumları, yani ait oldukları etnik kimlikleri ön plana çıkarılarak kararlar verilince ortaya çıkan etnik ayrımcı plan eleştirisi yalnızca gülünç olmaktan öteye gidemiyor, inandırıcılığını yitiriyor…

Tüm Kıbrıslılara seslendiğini söyleyen ve teknik olarak tüm Kıbrıs Cumhuriyeti yurttaşlarının Cumhurbaşkanı olan Tasos Papadopulos'un konuşmasının bırakın Kıbrıslı Türklere üç beş kelime dışında bir şey söylememesini, Türkçe'ye bile doğru dürüst çevrilmemesinden aslında Yunanca konuşan yurttaşlarının cumhurbaşkanı olduğu, Türkçe konuşanları çok da önemsemediği rahatlıkla anlaşılmaktadır.

“Hayırcı” EDEK ve Yeşiller Partisi ise daha da üzgün olması gerekmektedir çünkü Kıbrıslı Türkler, kendilerine bu siyasi yapıları yakın bulmadıklarını aldıkları umursamaz tavırları ile ortaya koydular. EDEK ve Yeşiller bunu durup düşünmelidirler ve girdikleri bu etnik, yalnızca Yunanca konuşanların partisi olma durumundan nasıl kurtulacaklarını düşünmeye başlamalıdırlar çünkü üyesi oldukları AP gruplarında, hem yeşil hem de sosyalist grupta milliyetçiliğe karşı, ırkçılığa karşı ciddi bir mücadele vardır. Bu şe-kilde etnik yapılarını korursalar ileride yalnızca bize değil ayni zamanda Avrupalı yeşillere de, sosyalistlere de dertlerini anlatmakta zorluk çekecekler…

Şimdi ne yapmalıyız?

Yükselen milliyetçiliğe karşı cevap da milliyetçi düzlemde olursa bizi taşıyacağı yer çatışma ortamıdır. Güneyde yükselen milliyetçiliğin karşısında 'Rumlara gösterelim', 'Rumlar cevap vereli' gibi kaba şoven söylemlere çıkmak, yalnızca kuzeydeki milliyetçiliği yükseltir. Milliyetçiliğin tek alternatifi sosyalizmdir, sosyalist değerlerdir. Birileri hata yapıyor, birileri din, dil, ırk, cinsiyet ayrımcılığı yapıyor diye aynı ayrımcılıkları kendimiz de meşru sayıp bizim de bu milliyetçi dalga kapılmamızın bizleri götürebileceği yer pek da aydınlık değildir.

Kıbrıslıların aynı kültürden geldiklerini ve bölünemeyecek kadar küçük olan bu coğrafyada daha iyi yaşamanın koşulları çatışarak sağlayamayacaklarını anlamaları için mücadeleyi yükseltmemiz gerekmektedir.

Evet 24 Nisan'a az bir zaman kalmıştır. Ne tesadüftür ki bundan bir yıl önce Kıbrıslılar, kapılar kısıtlı da olsa ilk açıldığında kendi liderliklerini dinlemeyerek akın akın bir coğrafyadan diğerine akarken, belki de bir yıl sonra yeniden kendi liderliklerini dinlemeyerek anlaşmayı onaylayacaklardır. Ancak sonucun olumsuz olma ihtimalini de unutmamak gerekmektedir.

Böyle bir durumda yapılması gereken, yükselen şoven propagandalara inat, yılmadan,'evet' oylarını en üst seviyeye çıkarmaktır çünkü bu oranlar referandumun tekrar edilmesi halinde tüm Kıbrıslılar için umudun yeni kaynağı olacak. Unutulmamalıdır ki açık farklı bir yenilgide yeniden birleşme hareketi ağır yara alacaktır.

Yeni bir yol ayrımındayız, şimdiki umutsuzluk yalnızca milliyetçiliği yükseltir, şimdiki suskunluk yalnızca şoven sloganlara yer açar…

Durma zamanı değil, her dilde umudun ve barışın şarkılarını daha yüksek söylemeliyiz. Kazanmaya ihtiyacımız var, ama yenilgide bile milliyetçiliğe kaptıramayacağımız bir yarınımız olduğunu da unutmamalıyız…

Sloganımız, ortak vatan için ortak mücadele ise, tüm Kıbrıslıların ortak vatanının yeniden birleştirmek için tüm Kıbrıslılara ihtiyacımız olduğunu unutmayalım…

25 Mart 2004

Şirketleşmeye hayır!


Kıbrıs sorununda sona doğru gidiliyor….
Kimine göre bu son mutlak Mayıs öncesi olması gerek, kimine göre ise Mayıs imkansız ama bu sene sonu mutlak bir anlaşma imzalanacak…

Rejim beslemeleri ise "hayır"lı bir iş yaptıkları sanarak yollara düştüler…

Ancak kötü olan sürecin bir matematik dersine dönüşmesi, sosyal bilgilerdense bütünlemeye bile kalamaması..

Her kafadan bir ses çıkmakta, kimi gruplar aritmetikseverliklerini ortaya koyarak anlaşma isteyenleri alt alta, üstü üste koyup "evet"çi kampanyalar düzenlemeye başladılar bile…

"Hayır"sever rejim beslemeleri ise avantalarını, ganimet düzenini korumak için sıkı sıkıya sarıldılar faşist propagandalara…

Karşılarında olanlar ise matematikseverliklerini ortaya koyuyorlar ve anlaşma olursa toplayıp çıkarıp "tapucuklar ne olacak" sorusuna cevap vermeye çalışıyorlar, toplayıp toplayıp ardı ardına açıklıyorlar AB üyeliği ile alacağımız paracıkları…

Matematiksever anlaşma taraftarlarımız aritmetiğin dört işlemini kullanıp, aslında her şeyin ne kadar güzel olacağını anlatmaya çalışıyorlar..

"Hayır"sever rejim beslemeleri ise ayni şekilde dört işlemli açıklamalarla bu anlaşma olursa elde avuçta hiç birşeyin kalmayacağını ispatlama uğraşındalar…

Bu süreçte iki açıklama aslında tam olarak nelerin döndüğünü açıklıyor. Neşe Yaşın Yenidüzen'deki röportajda "sanki şirket kuruluyor" demişti, Niyazi Kızılyürek ise bir sohbette "keçi pazarlığından" bahsetmişti…

İçinde insan unsuru olamayan, sosyal bilgilerden kırık not almaya aday bir süreçten geçmekteyiz. Herkes "fani" dünya dertlerine düşmüş, evinin, bahçesinin pazarlığını yapmakta, kimin kaç para alacağını tartışmakta…

Unuttuk galiba, Annan Planı süreci biraz ablukayı dağıttı ama bundan 2 sene önceye gidip hatırlamak gerek kaç yüz şirketin battığını, kaç yüz tanesinin de iflasın eşiğinde olduğunu. Hatırlamakta yarar var kaç bin genç her yıl bu ülkeyi iş, güvenli bir gelecek, çağdaş bir barınma olanağı olmadığı için, önüne de 2 yıllık askerlik denen dayatma da konduğundan terk edip çoğu kaçak İngilterelerde, Avustralyalarda yaşamlarına devam ettiğini… Hatırlamakta yarar var demokrasi özürlü bir coğrafyada askere bağlı polisin keyfi güç kullanarak zaman zaman bizler üzerinde baskı kurmasını, eylemlerde zor kullanmasını, seçimlerde yapılan usulsüzlükleri meclis araştırma komisyonun raporlaştırdığını buna rağmen son seçimlerde bile yaşanan rezilliği… Unuttuk galiba 40 bin askerle birlikte ateş kes koşullarında yaşadığımızı, sınırlarda yeni yetme 18-19 yaşında gencecik Kıbrıslıların şoven dolduruşlarla birkaç metre ara ile karşılıklı dolu silahlarla birbirlerine karşı nöbet tutturulmalarını… AİHM'de biriken binlerce davanın Loizidu'ya ödenen milyon euro ile önün açıldığı ve daha nicelerinin arka arkaya geleceği ve Türkiye Cumhuriyetinin teknik olarak bu davalardaki sorumluluğunu kabul ettiğini, bundan sonrasında sorun çıkması halinde Avrupa Konseyinden ihracına kadar gidebilecek bir sürecin önünün açık olacağı…

Yani militarizme boylu boyunca teslim olmuş, demokrasi özürlü, ekonomik olarak çökmüş, topraklarında artık "umut" yetişmeyen, çoğumuzun kendine "yedek" bir yaşanabilir ülke aradığı bir yaşamdan yeni ülkeye…

Umutlarımızın her gün tel örgülere takılmadığı, "ateş kes koşullarından" demokrasi istencimizin kesintiye uğramayacağı, asıl sözü haki rengi üniformalılar söyleyememeği, "ekmeğimizin" parti rozetlerine tabi olmayacağı, geleceğimize TC Elçiliklerinde, TC Yardım Heyetinde karar verilmeyeceği yeni bir ülke…

Ne yapmalı?

Matematik dersine dönüşen kampanyalarla, cevaplarla geleceğimizin tehlikeye atılma ihtimali var çünkü rejim elindeki olanaklarını kullanarak herkesten çok daha iyi hesap kitap çıkarabilir ve günün sonunda herkesi "umudun" ve "düşlerin" tükendiği bu coğrafyada rejimin devamı için “ikna” edebilir.

İhtiyacımız olan GELECEK üzerine mücadeleyi örgütlemektir. İhtiyacımız olan yeni kurulacak olan yapıda Kıbrıs'ı ve Kıbrıslıları birleştirmek için yeni olanakları yaratmaktır ve yeni gelen gün bize bu olanakları taşıyacak.

Ama eğer rejim bir kez daha kazanırsa, evet bazılarımız bir süre daha kuzeydeki evlerinde kalmayı sürdürecek sonrasında ise İngilterelerde, Avustralyalarda buluşacağız ancak birilerini bu coğrafyada bu yağma düzeninin tepesinde saraylarında keyifle oturmayı sürdürecek…

Yapmamız gereken unutulanları Kıbrıslılara hatırlatmak ve askerden arınmış, evrensel hukuk ilkelerine saygılı, ileri bir demokratik ülkenin kurulmakta olduğunu söylemek yani GELECEĞİ olan tel örgüsüz, barikatsız, daha özgür bir yaşam…

Yapmamız gereken, "çözüm hemen şimdi" sloganını yükseltmek, önümüzde olası süreçlerde bunu için mücadele etmektir.

Kara göründü, "Avrupalı yeni Kıbrıs için" az bir gayrete daha ihtiyacımız. O yüzden neşemiz, coşkumuz ve umutlarımızla süreci sahiplenelim, sahiplendirelim, bir kez daha bizi kandırmalarına izin vermeyelim yani "MÜCADELE HEMEN ŞİMDİ!"

5 Mart 2004

Bitmeyen senfoni: BİRLİK SORUNU


14 Aralık sürecine gidilmekteydi. Önce ağır saldırılar KSP'den geldi. Her ne olursa olsun bu süreç bir anlamı ile referandumdu, o yüzden birlik olunmalıydı. Arkasından kendi yayın organlarında onlarca yazı, eleştiri…
Günün sonunda CTP, direk veya dolaylı etkilediği örgüt ve çevrelerle 'birlik' olup, CTP-BG adı ile propaganda sürecine katıldı. Dışında kalanlar ise BDH çatısı alında toparlandı. Onlarla uyuşamayanlar ise UBP ve DP'deki çözülmelere gönül bağlayarak ÇABP adı altında girdi 'seçimler'e…

Seçim süreci üzerine onlarca şey yazdık. Anlaşma isteyenlerin ne garip açıklamalar yaptıklarını, TC/KKTC bayrakları ile sağcıları bile hayrete düşüren gösteriler yapmalarını eleştirdik ama kimseye kendimizi dinletemedik. Şimdi birlik zamanıdır deyip durdular…

Sanırım şu anda CTP'yi tartışmaya en azından bu yazı içinde pek gerek yoktur. CTP'nin yaptığı açıklamaları okunarak yada Denktaş'ın kendilerine düzdüğü methiyelere, övgülere bakarak geldikleri noktayı anlamak çok kolaydır.

Ancak en ilginç "birlik" süreci BDH'da yaşanmaktadır. BDH'nın kuruluşundan beri bize en sert eleştirileri yönelten KSP, ilginçtir BDH'dan ayrılan ilk parti oldu. Aslında gerekçeleri daha ilginçtir; 'BDH Akıncının partisi oldu'. Bu noktada KSP Gençlik'teki arkadaşlara hatırlatmak isteriz, propaganda süreci tamamıyla Akıncı'ya dayandırılmamışmıydı? Sizler sabahın köründe kocaman Akıncı'nın fotoğraflarının bulunduğu pankartlar ile yol kenarlarında durmamışmıydınız? Her şey unutulur.

Hade hatırlatalım, 17 Ağustos’da bir yazı yazarak sizi eleştirmiştik: “Bunun yanında, farklı olma, farklı bir duruş sergileme iddiası ile ortaya çıkanların propaganda methodları da akıllara durgunluk vermektedir. Bizler tek adam diktasından kurtulmak ve gençliğin geleceğine sahip çıkması amacıyla tavır geliştermesi için çağrılar yaparken, sabah Lefkoşa sokaklarında BDH gençlik üyesi arkadaşlar Akıncı’nın fotoğraflarının olduğu pankartlar tutmaktadırlar. Tek adam diktasına karşı cevap tek adam diktası mıdır?”(1), tabi bunlar unutuldu, kaç ay oldu yazılalı değil mi?

Zaten kuzeyde yaşam kum üzerine yazıldığı için, bir gün gelen dalga tümünü siler ve bir kez daha yaşanmamış olur. BDH, Akıncı'ya özel kurulmuş bir partiydi, Akıncı'nın yeniden meclise girebilmesine olanak sağlayacak bir oluşuma ihtiyaç vardı çünkü gene kum üzerine yazılan ve unutulan anılardan hatırlayalım, UBP-TKP hükümeti döneminde yıkım paketleri hazırlayıp bunlar için sendikalarla, partilerle kavga eden, PEYAK'ın batırılmasından sorumlu olan ve oy ve prestij kaybettiği için TKP başkanlığını bırakmak zorunda olan Akıncı'nın, TKP ile yeniden meclise girmesi olanak- sızlaşmıştı, yeni bir aracı kuruma ihtiyaç vardı. Bu yüzden büyük ve süslü laflarla yeni parti oluşturuldu ve sanki de yeni bir şeymiş gibi de Akıncı bir kez daha öne çıkarıldı. KSP'li dostlara bunu onlarca kez anlatmaya çalışmamıza rağmen, ‘onlar birlik ama ne olursa olsun birlik’ deyip durdular, bizi de burjuvaziye yardım etmekle suçlamışlardı.

Ancak bu süreç, en çok (eski) TKP'lileri etkiledi. (eski) TKP'liler bir anda kendilerini iki partili buldular. Bu partiler arasında seçim yapmak zorundaydılar; bu yazı yazılırken hala daha kararsızlık halleri sürüyordu. Yazı yazılırken, BDH içindeki üçüncü parti olan BKP ise hem içerde hem dışarıda olma pozisyonu koruyordu. BDH'ya destek veren diğer sendikalar ise çekildiklerini açıklamışlardı. Yani çatı partisi, meclis koltukları paylaşılınca çökmüştü...

Yani, bir 'birlik' projesi daha sona er(diril)mişti. 3 partinin güçlerini birleştirerek, 'başarı' projeleri üretenlerin tek somut başarısı, 4. bir partinin ortaya çıkmasına yani bölünmüşlüğün daha fazla artmasına neden olmaları...

Yaşananlar yeni değil ama görmek isteyenler için önemli verileri içinde barındırmaktadır. Bu noktada, sanırım herkes güç birliğinden ne anladığını, güç birliğinin ne demek olduğu bir kez daha gözden geçirmesi gerekmektedir. Umarım bu kez doğru sonuçlara varabiliriz...

(1) bir kez daha seçimler üzerine - Murat Kanatlı http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knt/knt7_17_2003.html

bu yazı ayni zamanda YBH Gençlik yayın organı Karşı'nın 14 sayısında yayınlandı

15 Şubat 2004

Umutlu olmak mı zor, umutsuz olmak mı? Sahi umutsuz muyuz?


Bu yazı yazılırken herkes yaşananlardan gayet mutluydu; Denktaş, görüşmeler başlamasına onay vermiş ve nasıl olsa artık ekipte bir de muhalif var daha ne isterik ki…
Önce pazar günümüzü zehretmeye aday Denktaş’ın açıklamalarını dinledik İstanbul havaalanında:
“Önümüzde iki kontrol supabı var. Bunlardan birincisi, varılacak uzlaşmanın halkoyuna sunulmasıdır. Halkımız eğer ortaya çıkan neticeyi beğenmiyorsa, referandumda kabul etmediğini söylemek hakkına sahiptir.… 'Bunun tadil edilmesi gerektiğini açıkladık. Devamlı surette, tadil edilmesi çerçeve içerisinde olur şeklinde katı bir yaklaşımla karşılaştık. 1 Mayıs tarihi yaklaştıkça sıkışan taraflar, özellikle Türk tarafının '1 Mayıs geliyor' diyerek her şeyi bir tarafa iteceğini hesaplayanlar, savunmamızda ısrar ettiğimizi gördükten sonra tadilat konusunda daha esnek davranabileceklerini duyurdular … 'O zaman (Lahey’de) benden istenen, Annan Planı'nı olduğu gibi, çok küçük değişiklikler hariç, iki taraf arasında mutabakata varılmaksızın falan tarihte referanduma sunmaktı. Bunu ben kabul edemezdim. Şimdi değişiklik konusunda bir kapı açılıyor. Bakacağız. Bunları inşallah yapabiliriz. İnşallah, Rumlar da artık dikine gitmekten, Kıbrıs'ın sahibi gibi davranmaktan, bizi azınlık olarak görmekten vazgeçerler. … ''Dünya, Annan Planı diyerek, karşımızda durmuştur, diretmiştir. Biz Annan Planı'nda gereken değişiklikleri yapmak suretiyle ve mümkün olduğu kadar lehimize yumuşatmak, tadilat hakkını elde tutmak kaydıyla deneyeceğiz. Halkımıza sunacağız. Elde ettiğimiz neticeyi halkımıza, (Biz bu planda şunları istedik, aldık. Bu büyük şeyleri istedik alamadık) diye tekamül etmiş anlaşmayı sunacağız. İnşallah tekamül etmiş anlaşma her iki tarafın da kabul edebileceği bir anlaşma olur. İyi sonuç, iki eski ortağın bu kez yeni bir ortaklık kurmasıdır. Eşit şartlarda... … ''Muhakkak Türk diplomasisi büyük girişimlerde bulundu. Ancak, gördüğünüz gibi dayatma karşısında, Milli Güvenlik Kurulu'nda alınmış olan bazı kelimeler veya prensipler, yumuşatılmak mecburiyetinde kalındı. (Annan Planı temel olarak alınamaz, referans olarak alınır) denmişti. Ama yapılan açıklamada, (Temel olarak kabul edildi) denmektedir. Temel olarak kabul edildi, ama bu temelin içine tadilatımız da girecek. Demek ki, temel değişebilecek. … Rumların oldukça buruk ayrıldıklarını gördük. İnşallah onlar da otururlar, bizim bu söylediklerimizi değerlendirirler ve Kıbrıs'ı alıp kaçamayacaklarını anlarlar” dedi.
Bu arada CTP Başkanı Mehmet Ali Talat da: “Biz Türk heyeti olarak bir bütün olduk. Ayrı ayrı davranmadık, ayrı davranışlar sergilemedik. Kendi aramızda değerlendirdik, tartıştık. Değişik görüşlere sahiptik, ancak görüşlerimizi bütünleştirdik ve bir görüş olarak çıktık. Geçmişi bir tarafa bırakıyoruz, geleceğe bakıyoruz. Bu mücadelenin sonucunda güzel bir anlaşma, Kıbrıs Türkünün haklarını koruyan bir anlaşma gerçekleştirmekten temel hedefimizdir” dedi.
(http://www.brt.gov.nc.tr/haberler/SUBAT2004/15022004/1500/CBDEGER.htm)
Denktaş’ın söylediklerinden başlayalım, neler yok ki için de; görüşme masasına iyi niyetli oturduğunu söyleyip hala daha karşı tarafa saldırmakta, ‘inşallah’, ‘maşallah’ deyip Kıbrıslı Rum görüşmeci heyetine, Yunanistan’a yaramaz çocuklar gibi sataşmaktadır. Bunlarla birlikte ‘Annan Planındaki zemin değişebilir’, ‘temel değişebilir’ demekte ve konuşmanın bütününe sızan tek bir olumlu söz de söylemiyor. Hatta açıkça MGK kararlarını savunduklarından bahsediyor. Daha önce New York’ta yaptığı açıklamalarda masaya sunduğu önerinin Türkiye Hükümeti tarafından hazırladığından da bahsetmişti. Bu kadar saldırgan ve yapıcı olmayan açıklamalardan sonra, Lefkoşa’da başlayacak görüşmelerde, tek umudumuz büyük görüşmecimizin başına bir şeylerin düşmesi ve pozitif bir tutumla görüşmeleri yürütmesidir çünkü Lahey sonrası BM dökümanı haline de gelen BM Genel Sekreterinin raporunda (http://www.un.int/cyprus/s398.htm) açıkça ifade edilen bir görüş bu noktada çok önemlidir. Annan bu raporda Denktaş’a ithaf “Despite my best efforts, I was never able to convince Mr. Denktash that the “realities” of the Cyprus problem were not only the realities on the ground but the realities of international law and international politics” diye yazıyor yani Annan diyor ki bütün uğraşlarıma rağmen Denktaş’ı ikna edemedim ki, Kıbrıs sorununun gerçekleri ayni zamanda uluslararası hukuk ve uluslararası politika gerçeğidir de. Yani bir hukukçu olan Denktaş, uluslararası hukuğa aykırı talepleri masaya ısrarla koymakta ve bunların onaylanmasını talep etmektedir. Peki Denktaş New York’da transformasyon geçirip uluslararası hukuğa saygılı bir görüşmecilik izleyeceğinin işaretlerini mi verdi? Ben göremedim, gören ya da duyan varsa beni uyarsın çünkü yukarıdaki açıklamasıyla bile uluslararası hukuğu çiğniyor, Annan’ın, planın zemin olduğu ile ilgili en son açıklamasına rağmen temeli değiştirmekten bahsediyor.
Türkiye Cumhuriyetinde havalar nasıl? Onlar bu sorunu çözmeye mi karar verdi? Bu konuda da herhangi bir belge yok. Sözel olarak Erdoğan’ın, Gül’ün gazete açıklamalarına bakarak siyaset üretenler, sevinç naraları atıyorlar ama Erdoğan’ın Lahey sonrası da açıklamalarını da hatırlarlarsak iyi olacak; “BM Genel Sekreteri’nin sözünü tutmadığını belirten Erdoğan, planın Annan’ın geçen ay Ankara’daki görüşmede verdiği vaadleri içermediğini açıklayarak, “planı bu haliyle kabul etmem imkansız görünüyor” dedi. Muhtemelen bu hafta içinde yeni Başbakan olacak Erdoğan, şimdiye kadar Kıbrıs sorununun BM önerisi temelinde çözümünün önde gelen destekçisi olarak görülüyordu” diye yazmıştı Die Welt gazetesi 11 Mart tarihli sayısında, (http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/bultenler/lahey/lahey.htm) ki benzer kandırıldım açıklamalarını laf aralarına sıkıştırıp ‘biz Bush’la böyle mi konuşmuştuk’ demedi miydi Erdoğan?
Hade Kırmızı Kitapla ilgili bilgilerimizi de tazeleyelim: “Türkiye'de askerin 'kırmızı kitap' diye bilinen bir gizli anayasası var. Bu, anayasa büyüklüğünde kabı kırmızı olan 'Milli Siyaset Belgesi'dir. Bu kitabı devlete ancak müsteşar olduktan sonra görürsünüz. Kırmızı kitap bakanlara verilmez, müsteşarlara verilir. Çünkü devletin asıl sahibi bürokrasidir, bakanlar değildir. Bakanlar, idare edilmesi gereken çocuklardır. Ben bakan olup da kırmızı kitaptan haberdar olana pek rastlamadım. Bu kitap MGK'da son haline getirilir. Başbakanlık müsteşarı olduktan sonra bir MİT mensubu geldi bana. Evvela arkadaki odaya kozmik evrakı saklamam için koca bir kasa koydular. Sonra da ilk kozmik evrak olarak kırmızı kitabı getirdiler.
Parlamento kırmızı kitaba aykırı yasa çıkaramıyor mu?
Bu kitap gerektiğinde 'gizli anayasa' gibi kullanılıyor ve engelleyici oluyor. 'Milli Siyaset Belgesi'nin falanca maddesine uymuyor' denildiğinde, o kanun veya kararname çıkarılamıyor. Yani ikinci bir anayasa olarak Demokles'in kılıcı gibi üzerinizde sallanıyor. Mesela MGK ve MGK Genel Sekreterliği de öyleydi. Her konu milli güvenlik kavramına sokulabiliyordu. Öyle yetkiler verilmişti ki, tarım ve enerji işlerine de, YSE müdürüne de karışabilirdi.” (Hasan Celal Güzel’le röportaj, Neşe Düzel/Radikal/22-09-2003). Bu arada 30 Temmuz 2003 tarihli Frankfurter Rundschau gazetesinde şunlar yazıyordu: “Kurallar kitabının (kırmızı kitapdan bahsediyor yn) Kıbrıs bölümünün de revize edilmesi gerekiyor. Bu doküman şimdiye dek bölünmüş ada için bir "konfederasyon"da ısrar ediyordu” (http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/DISBASIN/2003/07/31x07x03.HTM#%201) acaba kırmızı kitabın değiştirildiğini duyan yada bilen var mı?
Denktaş değişmedi, TC yönetme şekli değişmedi, TC iktidarı değişmedi belki hükümetçilik oynayanlar yumuşadı ama bu konuda yeniden Neşe Düzel’in Radikal’deki röportajına geri dönmek gerek; “Ama yasalara bakılırsa hükümet, devlet aygıtının en tepesinde olan, onu yöneten örgüt. Hükümetler, devleti yönetemiyor mu bizde?
Turgut beyin zamanında Ekrem Pakdemirli'yle başlayan bir uçak kullanma modası çıkmıştı. Bana pilot arkadaşım anlattı. Suudi Arabistan'dan geliyorlarmış. Pakdemirli, uçağı ben kullanacağım diye tutturmuş. Peki, demiş arkadaşım. Ama birkaç dakika sonra hostes kulağına fısıldamış:
'Efendim yolcular perişan.' Arkadaşım, Pakdemirli'ye çaktırmadan uçağı otomatik pilota almış. Pakdemirli iki saat boyunca pilot koltuğunda oynamış durmuş. Tam Esenboğa'nın üzerinde geldiklerinde, arkadaşım uçağı otomatik pilottan çıkarmış. Pakdemirli 'Yaktın beni Necdet' demiş, 'Sakın kimseye söyleme!' Necdet Diyarbakırlıoğlu maalesef bana söyledi. Türkiye'nin yönetimi de böyledir işte. Ülkeyi bazen otomatik pilota takarlar, siz ise kendinizi ülkeyi yönetiyor zannedersiniz” yani acaba TC yönetimi otomatik pilotta mı yoksa pilot koltuğunda Erdoğan mı oturuyor?
Peki ya statüko karşıtı olduğunu söyleyen Talat ne yapıyor? “Biz Türk heyeti olarak bir bütün olduk” demiş ne diyelim Allah devamı getirsin inşallah da CTP kurmaylarından Hasan Erçakıca’nın Yenidüzen Gazetesindeki Pazar günkü yazısı yalnızca bütün olmaktan ileri gidildiğini yazmakta; “Başbakan Mehmet Ali Talat ile Başbakan Yardımcısı Serdar Denktaş’ın görüşme sürecine doğrudan katılımı ve bu süreçte oynadıkları rol, Cumhurbaşkanı Denktaş’ın eski alışkanlıklarının kontrol altına alınmasına olanak tanımıştır. Bu noktada, özellikle Serdar Denktaş’ın katkılarını önemle anmak gerekir. Basına yansıdığına göre Cumhurbaşkanı Denktaş, görüşme süreci içinde referandum tarihlerinin 1 Mayıs 2004 sonrasına atılması için Papadopulos ile anlaşmak üzereyken, Talat ve Serdar Denktaş Türkiye yetkililerinin de katkısı ile durumu düzeltmişler ve Türk politikasının değişmesini veya zarar görmesini önlemişlerdir” (http://www.yeniduzengazetesi.com/?action=journalist&aid=656) yani Talat uyum içinde Türk Delegasyonun parçası değil ayni zamanda Türk politikasının zarar görmesini de engelleyen bir faktör. Bunu yazan tek Yenidüzen Gazetesi yazarı olsa, rejime yaranmak için yazılar yazıyorlar diyeceğiz ama geçmişte solculara işkence yapıp öldürmekten bahseden yazılar yazan, Derinya’daki olaylardan sorumlu tutulan faşist Erhan Arıklı, Pazar günkü yazında “Talat o sandalyeyi çekerek dünyaya ve komplo teorisi üretenlere Türk heyetinin orda tek vücut olduğunun mesajını verdi… … Ama ben New York’taki Talat’ı sevdim … bu vazgeçilmezlerimiz konusunda sol cenahla mutabakat arayalım” diye yazmıştı. Nerden nereye geldik; ‘Denktaş bizi temsil etmiyor’, ‘Denktaş görüşmeci olursa çözüm olmaz’ noktasından, faşistlerin bile övgüsünü alabilecek Türk tezlerinin yılmaz savunucusu Denktaş’ın görüşmeci ekibinin uyumlu üyeliğine…
Bu arada ‘Türk heyeti’, ‘Türk tezleri’ gibi tanımlamalar öylesine ortaya konmamıştır. Masada Türk heyeti, bizimkiler ve TC temsilcileri, bürokratlarıydı ve asıl söz bizimkilerin değil ‘anavatan’ temsilcilerinindi, bizimkiler elçiydi, 8 Ocak’ta Kıbrıslısız Kıbrıs Zirvesi ve ardından MGK’de alınan kararların yılmaz savunucusuydular…
Tüm bunları alt alta koyduğumuzda hangisi daha zor bilinmez. Perşembe günü başlayacak görüşmeler için umutlu mu olmak gerek yoksa umutsuz mu?
Aslında cevap basittir. Takvim sıkışmış şu veya bu şekilde herkes sürüklenmektedir. Yolun sonu hızla görünmekte ve kimse bu sürecin dışına çıkabilecek kadar güçlü değil. Yalnızca onlar, biraz daha süreci yavaşlatmaya çalışacaklar ama bir gerçek var ki sürecinin hızını asıl Kıbrıslılar belirleyecek. Bu süreçte evde oturarak birilerinin kendilerine çözümü altın tepsi içinde sunacağını düşünenler varsa yanılmaktadır…
Ve, Kıbrıs falında üç vakte kadar çözüm gözüktü, Mayıs, olmazsa Haziran, olmazsa Sonbahar, o da olmazsa Aralık…
Süreci belirlemek bir kez daha Kıbrıslıların bizzat kendilerinde…
Evet, hangi takvimi seçmek istersen ona göre umudunu ayarla, hemense, gereğini yapmak için neçin hala daha oyalanmaktayız?

12 Şubat 2004

Bugüne ve barışa dair

Kritik süreçten geçmekteyiz…
‘Kritik’, sürecin sihirli kelimelerinden biri. Annan masaya planını koydu koyalı bir sürü kritik süreçlerden geçtik, hep öldük, bittik yok olduk yakarmaları içinde yürüdük kritik takvimlere ve kritik süreçlerden geçerken birlikçi kesildik hep beraber…
Solcusu, sağcısı, statükocusu, statüko karşıtları hep, birlik beraberlik, 'aman tartışmayalım bu kritik süreçlerde' telkinleri arasında geçti günlerimiz, seçimler kimilerimizin mevkilerinde değişiklikler sağladı ama ne gam, onlar meydanlarda doğduk diyerek oralara geldiler, sağ sol cepheleşmeden, birbirleriyle elleşmeden kuruldular yeni mevkilerine…
Ankara'nın emir komuta ilişkisine karşı olduklarını kürsülerinden söylediler. İlk falso 8 Ocak'ta Kıbrıslısız Kıbrıs Zirvesi ardından görüşürmüş gibi yapmak için sorgusuz sualsiz Ankara’ya gidişleriydi. İkincisi, tüm propaganda süresince seviyesiz argümanlarla çözüm isteyenlere saldıran adı ile yaşamı taban tabana zıt hanedanlık partisi ile koalisyon oluşturulmasıydı. Unutan varsa hatırlatalım, Hollywood tarzı propaganda filminde Annan'a, De Soto'ya saldırılarak Kıbrıs konusunda hazırlanan 'ölüm planının' başrolü bu kişilere verilmişti, 3 statüko karşıtı olduğunu söyleyen parti liderleri de figüran olarak takdim ediliyordu ve bu filmin sonunda junior saltanat bekçisi "biz bu filmi çok gördük, ama artık oynatmayacağız" demişti. Şimdi kendisi başrolde, acaba rolü ne, oynatmıyor mu acaba? Ve üçüncü falso, 'onurlu' sesimiz işgal altındaki bu ülkede 'koltuk bölüşümünde adil olunursa demokrasi gelişecek' diyerek, bu ülkedeki talanın partisinin Meclis başkan yardımcılığı için gösterdiği adaya oy verilmesini buyuruyor, sonra da ortak protokoller imzaladığı partinin kurduğu hükümete güvenoyu vermek konusunda kararsızlığın ağırlığı altında 'çekimser' diyebiliyor. Talanın partisinin adayına evet diyebilenlerin, renktaş ilan ettiğine olumlu oy verememesini anlatabilecek kelimeler elbette vardır, ama neye yarar, demokrasi gelişsin, güzelleşsin daha ne isterik. Ve son falso gene 'onurlu' sesin partisinden, seçim bitti biteli iki ay oluyor, tek yaptıkları 4 partiye devlet yardımı kararı çıkarmak olan meclisin kilitlenmelerine karşı çilingir rolünü üslendiklerinin ilanıydı.
Bunca yanlış giden işin içinde, son olarak bizim deneyimlerimiz de yaşamlarımızın bunca yanlıştan ayrı tutulamayacağını ortaya koydu.
7 Kıbrıslı Rum ve Türk gençlik örgütünün Trodos'daki etkinlikle ilgili ortak bir metin hazırlamak için oturulan masaya sinen 'onlar ve bizler' söylemi ilk göze çarpandı. Üçüncü tekil şahıs 'Rumlar'a karşı bizlerin birlikte, tek ses bir şey yapmamızın gerekliliği üzerine kurulan cümlelerden anladığımız, herkesin barışı farklı anladığıydı. 'Rum'lar genel, tek, bir kafadan konuşan 'düşmanlar' topluluğu olduğuna göre, onların karşına aynı şekilde tek, bir kafadan konuşan 'cengaverler' olarak çıkmak fikri sürekli masada söylenip durdu. TKP ve CTP gençlik örgütleri ile yıllardır çalıştığımız için onların tutumları biraz da alışkanlık yapmıştı bizlerde. Ama ilk kez aynı platformda çalıştığımız ÇABP'ın gençlik örgütü temsilcilerinin tavırları karşısında zaman zaman şoklar geçirdiğimiz bir gerçek. Adında çözüm olan, AB olan bir partinin düşünceleri böyle mi olmalı diye onlarca kez kendimize sormadık değil. Hele 'KKTC' konusundaki tutumları tam incelenmelik.
Sapla samanın birbirine girdiği bugünlerde barışla ilgili biz mi ne anlıyoruz? Ülkenin ortasından geçen yırtılmanın artık bir idari sınır olduğu, haki üniformalıların eli dolu silahlarla buralarda beklemediği, insanların dini, dili, rengi ile değil düşleri ve düşünceleri ile ayrıma uğradığı, "bizler ve onların", sömürenlerle direnenler olarak algılandığı, bütün 'onların' düşman, kötü, ayni kafada olduğunu düşünmenin ayıp sayıldığı, ırkçılık olduğu, demokrasinin, özgürlüğün, eşitliğin değerli sayılmaya başladığı günlerde barışa yakın olacağız..
Bugünlerdeyse bize düşen, barışa doğru giderken, dini, dili, ırkı, cinsiyeti ne olursa olsun düşleri ve düşünceleri ile dost olanlarla, barış yolunun yoldaşlarıyla kol kola birlikte yürümek olacak…