24 Temmuz 2006

Devam

Kıbrıs’ın kuzeyindeki yerel alt yönetimin yürütme organı ya da kendi deyişleri ile hükümet konusunda bir süredir süren muğlâklık sona erdi. Taraflar ‘devam’ kararı aldı. Tersi olur muydu bilmem ama yalan söylemenin bir erdem haline gelmesi sürecinin aşılarak başka daha ‘çürümüş’ yeni bir aşamaya girdiğimiz belli oluyor.
CTP’nin seçim propagandasını hatırlayanlar ya da hatırlayabilenler şu cümlenin hayata geçmesini bekliyorlardı herhalde: “ikisi bir arada tam güçle iktidara”, şimdi ne oldu?
CTP kurmayları iki milletvekilini almaları halinde bile yalnızca 25 sayısına ulaşacaklarını, hükümet kurmak için bunun çoğunluk olmadığını, BDH, DP ve UBP’den birine muhtaç olarak seçim sonrası devam edilmesi gerektiğini hesaplayamadı mıydı, yoksa bunun altında başka bir şey mi var?
Birileri gidip CTP’ye “ikisi bir arada” deyip, tam güçle iktidar olmaları için oy vermiş olabilir, bunlara CTP’nin bir özür borcu yok mu?
CTP son üç seçimdir bütün halka ilişkiler tekniklerini uygulayarak ‘fake’ reklamlar yaparak, yanlış/yanıltıcı imajlar yaratıp seçim sonrası adeta bunları örtüyor, hatırlanmaması için elinden geleni yapıyor. Böyle bir kampanyayı herhangi bir firma herhangi bir ürünü için yapsa tüketici örgütleri hareket geçip haklarını aramak için yollara dökülecek ama iş siyasete gelince, işin suyu çıktığı için kimse bir şey beklemiyor…
CTP, lojistik destek kuvvetlerini de kapısına yığarak, ‘toplum DP’li koalisyon istemiyor’ imajını yükseltirken, CTP için bu taşeronluğu yapan Bu Memleket Bizim Platformu eğer önerilerinin urubunda samimiyse bu devam kararı sonrası yollara dökülecek mi?
CTP bu şekilde Kıbrıs’ın kuzeyindeki ‘barış yanlılarını’ (!) kandırırken ya ortağı? DP’nin, buba Denktaş’ı seçimin son birkaç günü sahneye sürüp, hem hükümete, hem de hükümetin Kıbrıs icraatlarına yönelik şahin açıklamaları sonrası gidip bu partiye oy verenler kandırılmamışlar mıdır? Şahin numarası yapan bülbülcükler seçimin ardından bir süre daha ortalığa caka sattıktan sonra bülbüller gibi şakıyarak hükümetin devam etmesi gerektiği ile ilgili gerekçelerine kim inanacak?
Herkes sivilleşmeden söz ediyor ve hükümetin devam kararı verildiği toplantıda hükümet programına bağlılıktan bahsediliyor. Peki, birkaç hafta önce her iki Denktaş’ın ‘savaş koşullarının devam ettiği’ ile ilgili açıklamaları? Ya savaş koşulları devam ediyor ya da sivilleşme hükümet programında olduğu gibi devam ediyor, kim yalan söylüyor?
Hade hepsini unuttuk, DP Gençlik Kollarının ki torun Denktaşlar başındadır, onların açıklaması, Soyerle ilgili benzetmeleri?
Yalan söylemenin erdem haline getirildiği koşullarda, kurulacak olası birliklerin siyaseti temizlemelerini ana gündemlerine almalarını beklemek kadar doğal ne olabilir?
Ancak bu kadar kaosun içinde BDH kurmayları CTP’yi açıkça destekleyeceklerini kendileri için programın önemli olduğunu söylüyorlar. Peki program? Seçimlerden sonra bunca gün geçti, BDH hükümeti somut olarak ne konularda destekleyeceğini açıklamadı ya da açıklarmış gibi yapıp kamuoyunu yanıltmaya çalıştı. Siyasetin temizlenmesini talep etmesi muhtemel BDH’nın bu tavrı ne kadar etiktir bu da ayrı bir tartışma konusudur. BDH 4 yıllık büyük bir sorumluluk alma eğilimi gösterdiğini ortaya koyarken bile net tavır ortaya koymayarak ne kadar kaypak zeminde mücadele ettiğini net olarak ortaya koymaktadır ancak bunu çok kişi net olarak anlamış değildir. BDH’nın bu ‘ilke, milke hikaye siz bize avanta vereceksiniz, biz size destek’ mesajını CTP’nin red etmesi kadar doğal bir şey olamazdı ama bunu sanki de vatana ihanet sayıp, CTP-BDH hükümeti ile gerçekten iktidarın ele geçirilebileceğine inan herhangi bir saf var mı bilmem ama bu yönde yazıların yayınlandığı da bir gerçek, o zaman bu kesimin gerçek amacı ne?
Bunca karmaşa içinde UBP de bir ilginç, ta CTP ile flörtleri bitene kadar kendi milletvekillerinin bile açıklamalarının kendilerini bağlamadığını söyleyecek kadar alçalabildiler, ancak hükümet olasılığı ortadan kalktığı andan itibaren en büyük vatan kurtaran kendileri pozisyonlarına geri döndüler bile…
Siyasetin kirlendiği, yalan söyleminin, tutmayacakları sözler söyleminin aşılıp, bunlar ötesinde ‘halka ilişkiler’ projeleri ile sanal dünyalar yaratılıp insanlara sahte yaşamlar kurgulayanların ve seçilmeleri halinde bunun devam edeceğinin yalanını söyleyenlerin hesabını kim nasıl soracak?
YKP’nin on yıl önce söylediği slogana o zamana gergi dönmekte yarar var ‘aç gözünü, tanı bunları’ ve 1989 yılından beri onca fiziki ve psikolojik saldırıya rağmen solda bir seçenek arayanlar için, 17 yıldır var olan seçenek hala daha duruyor, anlayana…

17 Temmuz 2006

Solda birlik ne değildir

Kıbrıs’ın kuzeyinde anlamlar gerçekten birbiri içine girdi. Solda birliği tartışıyoruz sol kavramını kullanmadan…
Geçen haftaki “Eskiyemeyecek ‘birlik tartışması’ üzerine” başlıklı yazıda birlik süreci üzerine değerlendirme yapmıştık ancak taraflar konunun ‘solda birlik’ olduğunda ısrarlı, o zaman sol ne demek?
Sol değerleri tartışmayalı unutmaya başladık, insan hak ve özgürlüklerini de öyle, o zaman bunlarda mutabakat arayarak mı işe başlayacağız?
İnsan haklarını tartışacaksak hangi insanların haklarını tartışacağız, Kıbrıslı Rumların haklarını tartışmadan yalnızca Kıbrıslı Türklerin hakları ile bu sorunu çözebilir miyiz?
Soru sorarak tartışmayı açabiliriz ama geçen haftanın devamı niteliğinde solda birlik ya da tek başına birlik sorunu ele alalım…
Kıbrıs sorunu ile ilgili herkes pozisyonunu netleştirmeli, YKP için ‘bu memleket bizim’ demek tüm Kıbrıs demektir, Kıbrıslıların haklarını savunmak demek farklı din, dil, ırktan gelen tüm Kıbrıslıların haklarından bahsediyoruz. Bu noktadan YKP açısından Kıbrıslıları kuzeydekiler ve güneydekiler veya Türkçe ve Rumca konuşanlar ya da Türkler ve Rumlar diye ayırmak ve ona göre ‘insan haklarını’ savunmak düşüncesi yoktur. Bu nedenle özelde tüm Kıbrıslıların genelde tüm bireylerin insan hak ve özgürlüklerini savunmak ve bunun için mücadele etmek YKP açısından önemlidir. Başka türlüsü şu veya bu şekilde ya zaten şoven bir taleptir ya da şoven bir talebin ya da mücadele hattının önünü açacak olgudur. Elbette birçok kişinin aklı karışık olduğu için ‘ama’ kelimeleriyle süslenmiş bir sürü iddia ile ortaya çıkılabilir ama bunların yanlış algılar üzerine kurulmuş, ön yargılardan kaynaklanan ‘âmâ’lı cümleler olduğu yapılacak temel tartışmalardan sonra bile ortaya çıkacak basitlikte kurgular olduğunda iddialıyız. Kıbrıs Rum liderliğinin tavrı ile Kıbrıslı Rumların tavırlarını ayırımını yapamayan bir siyasi oluşumun şovenizmden de kurtulması zaten beklenemez…
Solun şoven ve milliyetçi dalgalanmaya karşı kırılgan olmayan, net bir tavrı olmalıdır. Özellikle birliğin bu konuda duyarlı olması yalnızca Türkçe konuşan Kıbrıslıların değil tüm Kıbrıslıların hak ve özgürlüklerini savunması yalnız bugünün değil yarının da sorunudur. Güven ancak tarafların birbirlerinin haklarını savunduğu oranda gelişecektir…
Sol değerler konusunda ise çok uzun zamandır tartışmadığımız için birbirimizi anlayabileceğimizden kuşkuluyum. Bunlar birçok kez olduğu gibi yine kâğıt üzerinde kalacak ilkeler olacak…
Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF’nın bugün itibarı ile dayattığı neo liberal politikaları algılamadan solun birliği üzerine tartışmak ciddi bir açmazı doğuracaktır. Bugün DTÖ, WB ve IMF yoğun olarak kamusal hizmetlerin özelleştirilmesini ya da metalaştırılmasını dayatmaktadır. Bunun temel argümanlarını da son 15–20 yıl içinde yaratmış durumdadırlar. Parası olan daha iyi sağlık hizmeti alacak, parası olana daha iyi eğitim alacak çünkü kaynaklar kıttır gibi mantık ile hiçbir sorun çözülmez. Dünyadaki en yoksul yüzde on ile en zengin yüzde on arasında fark hızla açılmaktadır. En yukarıdaki zenginlerin tüm ülke ekonomisindeki paylarının arttığı da bir gerçektir. Bunun anlamı yoksulluğun genişlemekte olduğudur. Yoksulluğun gelişmesi her ülke için farklı anlamlara gittiği de anlaşılması gereken bir konudur. Afrika’da yoksulluklu gıda bulamamaktır, Asya’da yeterli beslenememek, Avrupa’da kaliteli beslenememek… Ama tümüde ortak nokta ülkenin ekonomisinin büyük kısmını kontrol eden ve çoğu kez Çok Uluslu Şirketlerle de işbirliği olanların her geçen gün zenginliklerini artırmasıdır…
Solun çağdaş görevleri arasında yoksulluğa karşı mücadele vardır. Kaliteli eğitim ve sağlık için de eşit haklar ve kaynaklara eşit erişim bu noktada önemlidir. Diğer kamusal hizmetlerden herkesin yararlanması da diğer önemli konu başlığıdır. Sol, kamusal hizmetlerin geliştirilmesi ve tüm yurttaşların bundan eşit olarak yararlanabilmesi için mücadele etmelidir. Bunu kâğıt üzerinde onaylayabiliriz ama ya pratik?
Tam bu noktada ana sloganı asla gözden kaçırmamak gerek, neo liberal politikalara karşı mücadele artık yalnız solcuların değil ayni zaman ulus devleti savunanların da gündemindedir, bu nedenle küresel saldırıya karşı küresel direnişi unutan, enternasyonalist bir hattan uzaklaşanlar hızla ulus devletçilerle ayni hattı paylaşacaklardır. Çok uluslu şirketlere karşı, neo liberal politikalara karşı mücadele ulus devleti savunmak değil emeğin özgürleşmesi için olmalıdır. Bu hassas konuyu göz ardı ederek de sağlıklı bir birlik oluşturmanın imkanı yoktur.
Solda birliğin gündeminde ayrıca diğer insan hak ve özgürlüklerini geliştirmek de olmalıdır. Mülteci ve göçmenlerin hakları bu noktada önemli olgudur. Cinsiyet ayrımcılığına karşı yalnız kadınların değil, homoseksüellerin de haklarını savunmak ve ayrımcılığı ortadan kaldırmak için mücadele önemlidir. Ana dilde eğitim bir diğer önemli haktır. Bu listeyi genişletmek mümkündür çünkü Kıbrıs ayrımcılığın her türlüsünü anlamak için maalesef iyi bir çalışma alanı sunmaktadır!!!...
Bu tartışmayı genişletmek ve tartışmayı sürdürmek mümkündür.
Taraflar açık şekilde amaçlarını ve niyetlerini ortaya koymalıdır. Ortaya konanlar turnusol kağıdı üzerine konduğunda yani yaşamda pozitif sonuç alınırsa mücadele için sağlam zemin var demektir, diğer türlü yeni bir DMP, BDH benzeri süreçle karşı karşıyayız demektir ki YKP’nin böylesi süreçlere dahil olmamak ile ilgili ortaya koyduğu tüm gerekçeleri hala daha geçerliliğini korumaktadır. Böylesi süreçlerde YKP olmadı, yenisinde de olmayacaktır.
Ve gözden kaçmaması gereken diğer bir detay da tüm bu süreçlerin başında YKP hep suçlanan taraf olmuştu ama zaman her sürecin sonunda YKP’yi doğrulamıştır. Bu nedenle, süreçler de YKP’yi doğruladığına göre kimse YKP’den hata yapmasını bekleyemez…

6 Temmuz 2006

Eskiyemeyecek ‘birlik tartışması’ üzerine

Siz bu yazıyı okurken, belki Kıbrıs’ın kuzeyindeki yerel alt yönetimin yürütmeden sorumlu olduğu iddia edilen ‘hükümeti’nde bazı değişiklikler olmuş ya da koalisyon partnerleri değişmiş olabilir. Gerçi çok ‘mantıklı’ bulunmasa da BDH hükümete girmiş ya da hükümeti dışardan destekliyor da olabilir ama bunlar mevcut durumu değiştirmez, yazının bütünlüğü de bozmaz...
Seçimlerde TKP’nin ve BDH’nın aldığı oylar (siz bozgun da diyebilirsiniz) ve sonrasında Akıncı’nın parti başkanlığını bırakacağını açıklaması ile yeniden birlik sorunu gündeme geldi. BKP de seçim sonuçlardan kendinin haklı(!) çıktığını ilan ederek birlik çağrısı yaptı...
Şimdi herkes birlik sorununu tartışıyor, hatta aniden Venüezella, İtalya ve Almanya örnekleri de hatırlandı (BKP’nin bunları hatırlatması ile bunları ne kadar incelediği ciddi bir tartışma konusudur, çünkü elmalarla armutları birbirine karıştırarak sorunu çözemezsiniz özellikle İtalya ile Almanya’daki sol birlik/ittifak arasında hiçbir benzerlik yoktur)...
Birlik için önce temizlik şarttır, kirlenen siyasetin temizliği...
BKP, TKP ve BDH’nın da desteklediği icazetle meclisten oy birliği ile geçen ‘Türkiye Kıbrıs Cumhuriyetini tanımasın’ kararı altındaki imzalar temizlenmeli önce...
Önce ‘barışçı bir başbakanı devirmem’ söylemleri temizlenmeli, acentalık işleri de ‘özeleştiri’ ile net olarak masaya yatırılmalı (Hükümet ortaklıkları, KT parça devleti anayasası hazırlanma süreci vb) ve diğerleri...
Ve birlik görüşmeleri doğru bir zeminde yapılmalı, kaygan zeminden ne kadar kaçılırsa ömrü o kadar uzun olacaktır bunun için birliği ‘sağlam zemine’ oturtmak önemlidir;
Savaş koşulları ortadan kaldırılması için mücadele
Yerel seçimlerin ardından ortaya çıkan tartışmalarda Demokrat Parti yine ‘ateşkes koşulları’na atıfta bulunmakta, savaş halinin sürdüğünü belirtmektedir. Bunun pratikteki uygulamaları CTP kanadından gelmektedir.
Savaş halinin ortadan kaldırılmamış olması, sivilleşme ile ilgili uygulamalara engel oluştururken ayni zamanda yaşam alanları içindeki askeri birliklere de gerekçe yaratmaktadır. Şehirlerde, köylerde önemli alanları tutan, kuzey sahil şeridinde önemli noktalara konuşlanmış askeri birliklerle ne turizm gelişir, ne trafik sorunu çözülür, ne de şehirler çağdaş şekilde planlanabilir. Askeri birliklerin sınırdaki pozisyonları da Kıbrıs’taki çözüm sürecinin ilerlemesi için ihtiyaç duyulan gerginliğin azaltılmasına, güven ortamın yaratılmasına olanak sağlayacak imkânları sunmamaktadır.
Amaç sivilleşmeyi yalnızca polisin sivil otoriteye bağlanması sığlığına çekmek değilse, savaş koşullarının ortadan kalktığını ilan etmek, sınırdaki askeri birliklerin uzaklaştırılması, şehirlerin askersizleştirilmesi, GKK’nın ve RMMO’nun dağıtılması için uygun koşulların yaratılması ve yabancı askerlerin adadan en kısa sürede çekilmesi için mücadele, birliğin pratikteki ilkeleri olmalıdır.
Acenta düzenine karşı mücadele
Türkiye’deki sivil ve askeri bürokratlar ve yönetenler buradaki yönetimleri acentalık görevlerini yerine getiren kurumlar olarak tanımlamakta, bunun böyle olması için gereken önlemleri almaktadırlar. Her seçime ayni veya farklı metotlarla müdahale etmekte, acentalarını belirli aralıklarla ihtiyaca göre düzenlemektedirler.
Acentalık ilişkilerine karşı mücadele net olmalıdır. TC Yardım Heyetinin kapatılması, TC Elçiliğinin yetkilerinin ‘normalleştirilmesi’, Sivil Savunma Teşkilatının ‘sivilleştirilerek’ şeffaflaştırılması, Merkez Bankası ve benzeri kurumların başındaki TC’li bürokratlarının (asker veya sivil) görevlerinden alınması için mücadele edileceğinin açıklanması da birliğin ana ilkeleri arasında olmalıdır...
TC’nin yetkililerinin ısrarla yaptığı ‘yavru vatana yardım’ açıklamalarının da deşifre edilmesi önemlidir. Çok uzun süredir TC’den gelen paralar kredi adı altında karakaplı deftere yazılmakta ve bunlar Kıbrıs’ın kuzeyinin dış borcu olarak gözükmektedir. Çözüm halinde TC bu paraların tamamını veya bir kısmını faizleri ile yeni kurulacak Kıbrıs Devletinden alacak ya onlara borç olarak yazacak ya da belli tavizlere karşı koz olarak kullanacaktır. Bu nedenle bir süredir özellikle AB’den gelecek kredi veya yardımların önünün kesilmesi için çeşitli manevralar yapılmaktadır. Ayni şekilde TC’ye olan bağlılığı sürdürmek için ithalat kanalları çeşitli ayak oyunları ile kapatılmaktadır, Türkiye üzerinden yapılmaya mecbur edilmektedir. Tüm bunlar TC’nin buradaki acenta düzenin sürmesi için yerel işbirlikçilerle birlikte yapılan organizasyonlardır.
Tüm nedenlerle her türlü acentalık ilişkilerine karşı, talimatla yönetilmeye karşı mücadele açık ve net olmalıdır...
Nüfus yapısının ortaya çıkarılması
Kimin seçmen olduğunun bilinmediği, nüfusun hala daha gizli bilgi sayıldığı koşullarda ‘seçimler yolu ile’ mücadele kolay değildir, hele de böylesi seçim sonuçlarının şaibesiz sayılması çok fazla saflık olur...
Bu koşullar altında uluslararası gözlemciler ve şeffaf metotlarla, Kıbrıs Cumhuriyeti kayıtları da kullanılarak tam şekli ile nüfus yapısı ortaya çıkarılmalı, uluslararası anlaşmalar göz önüne alınarak seçmenler belirlenmelidir. Bunun belirlenmesi, seçime seçim deyebileceğimiz koşulların yaratılması için mutlak olması gerekenlerdendir...
Olası birlik bunun için de mücadele edeceğini, kimin seçmen, kimin vatandaş olduğunun ortaya çıkarılması için çalışmalar yapacağını açıklamalıdır.
Devletin propaganda yapması engellenmelidir
Bugün Kıbrıs’ın kuzeyindeki rejim propaganda amaçlı, çeşitli kurumların siparişi üzerine ‘paket haber’ler ürettirmekte ve basın yayın organları da bunları dağıtmaktadır. Tek elden çıktığı belli olan bu paket haberler ya çeviri yapılarak ‘ayarlanmakta’ ya da açıklamalara ‘yorum’ eklenerek ve ‘gereksiz’ kısımları eksiltilerek hazırlanmaktadır…
Devletlerin propaganda yaparak toplumlara görüş dayatması yalnızca despotik rejimlerde mümkündür ki Kıbrıs’ın her iki yandaki rejimler de böylesi yapılardır. Her haberi, her durumu kendince yorumlayarak paket haber yapanlar, bu haberler aracılığı ile hayali koşullar yaratmakta, yurttaşları da bu hayali senaryolarla oyalayarak, yönetmektedirler. Böylesi propagandaların önüne geçilmeli, milyon dolarlar harcanarak yapılan paket haberciliğin, devlet eliyle kamuoyu yaratma sürecinin durdurulmasına yönelik mücadele de seçime seçim deyebilmenin diğer önemli konusudur. Olası birlik, devlet eliyle propagandanın engellenmesi için mücadele çağrısı yapmalı, bu sürecin durdurulması, deşifre edilmesi için mücadelenin ilkeleri arasında olduğunu açıklamalıdır.
***
Bunun dışında neo-liberal uygulamalara, şovenizm ve milliyetçiliğe, siyasal kirliliğe karşı, kamu reformu, kamu yararı olan hizmetlerin geliştirilmesi için mücadele de birliğin ana ilkeleri arasında yer almalıdır. ‘Kim olursan gel’ felsefesi ile dar boyutlu, Kıbrıs sorunu üzerinden birlik sürecinin yaşaması zordur. Bunun için daha sığ, kısa süreli birliktelikler aranabilir ama olası uzun erimli birliğin net şekilde sol karakterine vurgu yapıcı ilkeler ön plana çıkarılmalıdır.
Tüm bunları yapabilecek siyasi irade var mı, yoksa amaç yeniden meclise dönmek için mücadele mi bunu zaman gösterecektir ama bu ilkelerin tümünün samimi olarak yer alacağı birliktelikte niçin olmayalım?

2 Temmuz 2006

Geçmiş kalmış bir merhaba


  “Yeniden bulduk tapınağımızı. Başlıyoruz” [1]
Geçmiş kalmış bir merhabadır bu...
Aralık 2004’de uzun bir yolcululuğa giderken kapı aralığından son kez seslenir gibi “görüşmek üzre” dediğimizden buyana, buradan, yeniden ilk taze ‘merhaba’dır bu [2]...
Geç kalmıştır çünkü Aralık 2005’den beri yazılmayı bekleyenlerdendir bu dönüş yazısı ama hızına karşı gelinemeyen dönemlerden geçmekteyiz ve şairin dediği gibi;
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe”[3]
Bu yüzden bugüne kadar ertelenmiştir bu yazı...
Haki rengi yaşamlara batmış bir yıllık yaşanmamışlığımızın yazıl(A)ma(MA)sı ile yüz yüzeyiz ama söylenecek çok fazla bir şey yok o günlere dair...
Bizim hiçbir zaman ‘askerlik’ anılarımız olmayacak.. o günlere dair yaşanmış güzel ‘anlatılası’ bir anın ve/veya anının mümkünsüzlüğü durmaktadır çünkü önümüzde... ve en önemlisi, hala daha ‘savaşın insan kaynağının kurutulması’ fikrine sadakatimizden hiç birşey kaybetmedik.. Sayılırsa iyi bir şeyden bilmem ama öğrenebildiğimiz şey ‘militarizmin tapınağı’ askerlik kurumunun güç üzerine kurulmuş güçsüzlüğünü örtücü ilişkilerini gördük. Gösteri topluluğu ötesine geçemeyen ilişkilerini gördük. Sırf güçlüymüş gibi düzenlenen ‘sirkleri’, ‘tiyatroları’ gördük. Ayni anda el kaldırıp, el indiren, adım attırılan penguen topluluklarının parçası olduk, penguenler kadar özgür olamadık ve en yakınımızdaki arkadaşımızı bile haki rengine batırılmış ve bastırılmış halleriyle tanıyamadığımız anlarımız oldu...
Herkese giydirilen haki rengi kıyafetler yalnız disiplin değildi, bir kişiliksizleştirme operasyonuydu da... Her yanında sana benzermiş gibi olan, tek fabrika çıkışlı bireyler topluluğu, sen olmanın ısrarla yasaklandığı...
Orda suçların en büyüğü, affı olmayan emre itaatsizliğin önemini gördük, herhangi bir komutla irkilen yaşamları gördük ve bugüne taşınan günlük militarizmin köklerine ulaştık...
Günlük yaşamda da hasatı şimdilerde toplanan emre itaatin ‘zorla’ dayatılmasını 18 yaşındaki çocuklar nasıl anlayabilir? Ama emredici ses tonuna duyarlılık sonraki yaşlarda da sürüyorsa kökü önemli...
Okulda öğretmen, işte patron, partide başkan, ülkede başbakan, evde koca emreder gibi komut veriyor ‘bu şimdi olmasa gereken durumdur’, yurttaşlara düşen, öğretilmiş duygu ile hazır ola geçmektir, bu ilişki birinden diğerine zora dayalı ilişkilerle yeni kuşaklara taşınıyor ta ilkokuldan başlayarak. En demokratik gibi duran süreçlerin bile emredenler tarafından özenle hazırlanmış seçenekler arasından birinin seçilmesinden başka birşey değil, çoktan seçmeli sınavlara benziyor demokrasilerimiz çünkü “hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse” [4]...
Ama şair soruyor en ağır soruyu
Baylar! Umutsuz, düzensiz ve biletsiz böyle nereye?” [5]
Evet kadınlar, erkekler ve diğerleri, umutsuz, düzensiz ve biletsiz böyle nereye? Pusulasını Antarktikte kaybetmiş yolunu anlatamayan kaptan gibi nere? Sağın, solun, önün arkan bembeyaz, nerde misin? Düşlerini kullan ve yüzünü gökyüzüne kaldır; martılar ve yıldızlarla konuş sana yolu anlatacaklardır, sana özgürlüğün adresini anlatacaklardır ama önce umut treninden düşler ülkesi için bir bilet almalısın ve haki rengi yaşamlardan -sivilmiş gibi olanlardan dahi- kurtulmalısın...
Şimdi söyleyecek çok şey var, yeniden başlıyoruz...
Evet, uzak bir yerden gelen yolcunun kapı aralığından sesleniş hali ile “merhaba, döndük... nerde kalmıştık?!...”

--------------------------------------------------------------------------------
[1] Elmas yüklü bir gemi - Edip Cansever*
[2] 20 Aralık 2004- 20 Aralık 2005 tarihleri arasında kendi ismim ile bu köşede yayınlayamadığım 5 yazı (Siyaset Çözülürken - Almanya seçimleri, sonuçları ve bize dairTehlikeli kanıksamalarÖncesi trajik şimdiki traji komikAnkara’dan değil, sokaktan iktidar içinSeçim, demokrasi ve 'goşistlik' üzerineHamamböcüleri ve Yeniçağ Gazetesinde Taylan Özgür ismi ile yayınlanmıştı... 23 Aralık 2005'ten beri düzenli sayılabilecek aralıklarla Yeniçağ Gazetesinde ‘Karakalem’ başlıklı köşede yazılarım da yayınlanmaktadır. Bunlar ayni zamanda Hamamböcülerinde ‘Yeniçağ Gazetesindeki yazıları’ başlığı altında da yayınlandı
[3] Mendilimde kan sesleri – Edip Cansever*
[4] Mendilimde kan sesleri – Edip Cansever*
[5] Cadı Ağacı – Edip Cansever *
Sonrası Kalır - Bütün Şiirleri 1 - Edip Cansever - YKY, 1. Bask, Nisan 2005

22 Haziran 2006

Bu "seçim" de hayırlı olsun

Bazı yazarlara göre çok uzun bir propaganda süreci geçirmişik...
Şimdi bu propagandalara bakarak da Pazar günü sandığa gidilecek ve seçenekler arasında seçim yapılacak. Kısa bir durum değerlendirmesi yapmak gerekirse:
1. Geçmiş yıllarda olduğu gibi Ankara ziyaretleri yapıldı. Ferdi Sabit Soyer, Hüseyin Özgürgün ve Serdar Denktaş, UBP, DP ve CTP adına Ankara’da asker ve sivil bürokratlarla görüşerek acentalık için uygunluk oluru aldılar. Soyer ve Denktaş bu durumu yerel alt yönetimin çıkar ilişkileri ile konuyu ilişkilendirerek artı puan almaya çalıştılar. Üç partinin Ankara ziyareti ile acenta seçimi kavramı bir kez daha doğrulanmış oldu. Soyer ziyaretle hala Ankara’nın en büyük favorisi olduğunu, Denktaş kendisinin de hala unutulmadığını/ihtiyaç duyulduğunu, Özgürgün de kendisinin de Ankara tarafından desteklediğini söyleyerek icazet yarışına ‘kıran kırana’ devam ettiler...
2. TKP, BDH ve BKP seçim sürecinde yaptıkları açıklamalarla Kıbrıs Cumhuriyetini, AB’yi, uluslararası hukuğu hatırladılar. Ancak bir önceki dönemde meclisten geçen ve oy birliği ile alınan “Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs Cumhuriyetini tanımasın” kararı altında o dönem milletvekili olan TKP Başkanı Hüseyin Angolemli, BDH Başkanı Mustafa Akıncı ve BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan’ın da imzaları vardı. Bugünkü ‘muhalefet olsun da nasıl olursa olsun’ tavrı ile yapılan propagandada hedeflenen radikal kesimlerin oylarını paylaşmaktır. Ancak TKP (BDH) kadrolarının 1998 hükümet dönemindeki acentalık hizmetlerine karşılık verdikleri hiçbir özeleştiri yoktur. BKP tarafından da, TC asker ve sivil bürokratlarının talepleri ile Kıbrıs’ın kuzeyindeki meclisten geçirilen tanınmama kararına onayları dışında, Kıbrıs Türk Devleti Anayasası için Türkiye’ye giderek icazet alan ekibin içinde de olan İzzet İzcan’ın meclisteyken “barışçı başbakanı devirmem” açıklaması konusunda da herhangi bir özeleştiri yapılmadı. İzcan, mecliste olduğu süreçte meclis başkanlığı seçimi sırasında da UBP’lilerle iyi ilişki içine girmişti. Böylesi ilişkiler içinden geçip direk veya dolaylı acentalık ilişkileri içine giren TKP, BDH veya BKP’nin bugünkü söylemlerine inanmak bu nedenlerle fazlası ile saflık olur...
3. DP ve başkanı Serdar Denktaş, hükümetin yaramaz çocuğunu oynamaya, gelen Avrupalı Parlamentere yumurtalı saldırılar organize ederek, ayrılıkçı teoriler ortaya atarak radikal sağın oylarına talip olduğunu ortaya koymaktadır. Söylem yarışında CTP solu, DP sağ ve aşırı sağı tatmin edici açıklamalar yaparak herkesin hükümeti olunduğu izlenimi yaratılmaya çalışılıyor. Bu iki radikal ucun(!) ise kendi içlerinde çok uyumlu bir hükümet olduklarını söylemeleri, yaptıklarının aslında görüntüden ibaret, söylemlerinin samimi olmadığının, yalnızca oy toplamaya yönelik bir halka ilişkiler projesi olduğunun itirafıdır.
4. Barışçı parti olduğu iddiasındaki CTP, savaş gemilerinde, tatbikat alanlarında askeri elbiselerle açıklamalar yaparak gövde gösteri yapmayı sürdürdü. Limndiye kapı açılmasındaki tavrı ve Ledra kapısının durumu ile CTP’nin iki toplumlu ilişkilerdeki gerginliği arttırıcı tavrı devam etti. CTP’nin sürekli karşı tarafı suçlayıcı ve gerginliği artıcı tavrı BM’nin yayınladığı belgelere girdi. Artık BM’nin raporlarında iki taraf da yapıcı olmaya ve iyi niyetle davranmaya çağrılmaktadır. Referandumdaki evet ve hayırlar hükmünü kaybetti. Bu noktaya gelmede CTP’nin katkısı büyüktür.
5. Neo liberal politikaların uygulanmasında önemli görevler üstlenen CTP, tek sosyal güvenlik yasa tasarısı ile dünyada süren kamunun sağladığı sağlık hizmetlerine saldırıya Kıbrıs’ta da açık cephe açtı. Bir süredir hastane ve sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi noktasında önemli adım atılmasına olanaklar sağlayan CTP’nin içinde bulunduğu hükümet bu yasa ile saldırıyı yapısal hale getiriyor. Bunun yanında diğer kamusal hizmetlerin de özelleştirilmesi konusunda CTP’nin büyük ortağı olduğu hükümet çalışmalarını kesintisiz sürdürüyor. Özellikle eğitim sektöründeki özelleştirme ile binlerce öğrenci eğitim sistemi dışına çıkarılarak, eğitim hizmeti özelleştirildi, özelleştirilmeyen yalnızca okullar kaldı. Laboratuar hizmetleri resmi olarak özelleştirildi, tapu hizmetleri de son olarak özelleştirilerek kamudaki hizmetleri özel sektöre devri için çalışmalar devam etti. Dünya Ticaret Örgütünün bir süredir başlattığı kamusal hizmetlerin özelleştirilmesine yönelik politikalarına/teşviklerine, bir çok ülkedeki direnişlerden ötürü ciddi yavaşlamalar/sapmalar yaşanırken, neo liberalizmin sadık takipçisi CTP hükümeti tüm kamusal yararı olan hizmetleri satmakta, serbest piyasanın rekabetçi alanına çekmekte kararlı gözükmektedir...
6. CTP’nin içinde bulunduğu hükümet döneminde Ercan’da eylem yapan çoğunluğu kadın eylemciler özel tim tarafından coplanmış, tartaklanmıştı. DAÜ-SEN grevi sırasında ‘grevi bitirsinler görüşürüm diyen’ CTP, KTOEÖS grevini de yasaklamıştı. CTP yönetiminin sendikacılara karşı yürüttüğü çirkin saldırılarla eylemcilerle halk zaman zaman karşı karşıya getirilmiş, grev kırıcılık dahil CTP birçok uygulamaya gitmişti. CTP hükümeti döneminde sendikacılık ciddi zararlar görmüş, yeni hazırlanan yasalarla bu kalıcı hale getirilmeye çalışılmaktadır.
7. AB ile ilişkiler yönünde tehditler üzerinden politikalar üretilmektedir. Narenciyenin Mağusa mı, Limasol limanı mı konusunda açıklamaları ile hükümetin AB ile ilgili temel bilgileri bile bilmediğini, ulus devlet üzerinden siyaset ürettikleri net şekilde ortaya çıktı. Mali Tüzük konusunda kamuoyu yanlış bilgilendirilerek bir kez daha gerilim siyaseti üretilmiş, gerekli olan yapısal düzenleme yapılmadığı için Mali Tüzük hayata geçememiştir. CTP eski başkanı da olan ve şimdi ‘cumhurbaşkanı’ ünvanını kullanan Talat, kendisini ziyaret eden AP’li milletvekilleri ile KKTC ve TC bayrağı olmaksızın fotoğraf çektirmeme ısrarı ile gazetelere görüntü yansımamıştı. Talat bu tavrı yalnızca ne kadar ulusalcı olduğunu değil, ayni zamanda kendisi ile görüşmeye gelen AP’li milletvekillerini de zor durumda bırakarak, AP ile ilişkileri zedelemiştir. Bu durumda bir önceki ziyarette kendilerini yumurtalayan ‘dış ilişkiler bakanı’ ünvanlı Serdar Denktaş ile uslup dışında özde hareket birliği vardır.
8. CTP’nin tüm bunlar değerlendirildiğinde militarizm düşkünü, emek düşmanı, çözüm karşıtı pozisyonu ortaya çıkar. Buna rağmen CTP medya aygıtlarını da kullanarak ‘sol parti illüzyonu’ yaratmaya, sol sloganları kullanarak, sloganların altlarını boşaltarak kendini dayatmaya çalışmaktadır.
9. DP halktan kopuk, yönetimde olmanın çıkarlarını dağıtarak siyaset üretmesini, ‘halkın adayları’ diye medyatik propaganda yaparak kendince bir illüzyon yaratmaya çalışmaktadır. DP de özünde sol ile benzerlik gösteren sloganlara sığınarak, solun sloganların medet ummaktadır. Ancak özü itibari ile özellikle geçmişte Ülkü Ocakları ve benzeri paramiliter örgütün yöneticileri bugün DP’nin saflarındadır. DP ayrıca yapısal olarak UBP’nin diğer yarısıdır. DP hala daha UBP’den kadro devşirmektedir. Hasipoğlu, Doratlı gibi isimler bu devşirmenin devam ettiğini gösteren örneklerdir. ‘UBP ile asla diyen’ CTP kadroları, UBP’nin kötü kopyası ile işbirliğini sürdürürken aslında UBP kadroları ile işbirliği sürdürmektedir. Bu hali DP’nin ‘halkçı’ söylemi, ile CTP’nin ‘UBP’li döneme geri dönmemek’ söylemi illüzyondan başka birşey değildir.
10. BDH, öne çıkardığı eski Liberal Parti başkanı ile sosyal demokrat kimliği ile çelişkili bir durum ortaya çıkarmış, DP ve CTP görüntüde de olsa sol sloganlara sığınırken, BDH söylemleri ile sağa yakın sloganlar kullanmaktadır.
11. TKP küçüldükçe radikalleşen bir söylem hattı izlerken, mülk konusundaki tavrı ile hala sağ unsurları içinde barındırdığının ipuçlarını vermektedir.
12. Bazı bağımsızlar ise hiç bir yetkileri olamayacak, seçilseler de, karar alma yerleri olan Belediye Meclislerinden nasıl kararlar geçireceklerini açıklamadan propagandalarını sürdürmektedirler. Bu propagandalardan demokrasi çıkacağını umut eden bazıları da (medya vb) onlara olduklarından çok daha fazla anlamlar yükleyerek kavram kargaşasına yardımcı olmaktadırlar. Başka bağımsız adaylar da daha önceki seçimlere katılmışlar, örgütlü bir siyasal gücün desteğini almadıkları için tepkileri/etkileri sabun köpüğünün ötesine gidememiştir. Bu yüzden bağımsızların bugün alacakları oylarla da sabun köpüğünü geçmeyen etki yapacaklar, yalnızca seçime katılımı yükseltecek, karşı propagandayı yükseltecektir.
13. Tüm bu kargaşa sürerken eskiden alışılan, yönetim organlarının tüm olanaklarının kullanılması da bu dönemde devam etmektedir. CTP içinde hiç bir parti organında yer almamalarına rağmen, bakan yada bakanlıklarda önemli pozisyonlarda yer alanlar özellikle propaganda amaçlı resimlerde ön plana çıkarılmaktadırlar. CTP propagandalarında hükümet olma konusu direk olarak da kullanılmakta ve kendi adaylarının seçilmeleri halinde hükümetle uyumlu olacağı belirterek diğer adayların seçilmeleri halinde desteklenmeyeceği mesajı verilmektedir. Ayrıca CTP propagandalarında Denktaş’ın geri dönmemek terminolojisini de kullanarak hem 74 öncesi hem de UBP dönemi şekilde anlamlandırılarak korku üzerinden siyaset üretilmeye çalışılmaktadır. CTP’nin ana sloganı alan GÜÇ kavramı da aşırı sağın kullanımında olan bir terminolojidir. Ataerkil, erkek egemen bir sloganın kullanılması ile CTP hem AB’yi bir anlamı ile tehdit etmekte, hem de bu kavramla kendisinin ne kadar güçlü olduğuna atıfta bulunarak korku üzerinden topluma kendi ile işbirliğini dayatmaktadır.
Tüm bu propagandaların dayatıldığı ortamda, TC sivil ve asker bürokratlarının günlük müdahaleleri sürmekte, askerin sivil yaşam üzerindeki silaha dayalı korku egemenliği her şeyi ile kendini dayatmaktadır. Seçimlere çok az kala yapılan askeri tatbikat ile ve bu tatbikatta ‘güçlü’ parti yetkililerinin birlikte fotoğrafları ile müdahale bir anlamı ile somutlaşmıştır.
Seçmen sayısı, 200 bin olduğu var sayılan nüfusumuzla karşılaştırıldığında yüzde yetmişinin 18 yaş üstü olduğu bir durumun çıktığı, hala daha kimin, ne kadar seçmen olduğunun çok net olmadığı bir süreçte “seçim”e gidiyoruz.
Yani seçime seçim demek için koşulların olmadığı, alternatiflerin alternatif olmaktan uzak birer imaj yığınından başka bir şey olmadığı koşullarda seçimlerden hayırlı bir sonuç çıkabilir mi?
Sandığa gitmek ve boş atmak ya da oyunu yakmak ya da bağımsızları desteklemek de hayırlı bir sonuç üretmesi imkansızdır çünkü katılım oranın yükseldiği koşullarda bunun genelin içinden ayrıştırılması gerçekten zordur.
Bu karamsar tablonun hayırlı bir sonuç üretmesinin bu kadar imkansız olduğu bu seçimlerde, tepkinin net şekilde ortaya çıkabilmesi için en uygunu HAYIRlı seçim olacak...
Bu nedenle, bunca güç ve zor kullanma karşısında, reddetmek ve sandığa gitmemek tek örgütlü tavır olarak önümüzde durmaktadır...