22 Aralık 2006

Öylesine bir rejim

Arka arkaya yaşadıklarım beni şaşırtmaya devam ediyor…
Bir süredir insan hakları, ayrımcılık gibi konularla ilgileniyorum, hem güneydeki hem de kuzeydeki örnekleri görebilme, konuşabilme olanağına da sahibim. Bu konularda mücadele eden dostlarımızın deneyimleri ile yeni şeyler öğrenirken, bu arada yaşayarak yada okuyarak öğrendiklerim karşısındaki şaşkınlığım bir o kadar artıyor…
Adanın güney coğrafyasına yönelik, son dönemde Irkçılığa Karşı Avrupalı Ağı – Kıbrıs (ENAR-Kıbrıs) ve diğer AB bünyesindeki insan hakları, ayrımcılık ve ırkçılık karşıtı yapılar tarafından hazırlanan çeşitli raporlarla durumu daha net görüyoruz ama kuzey?
Kuzeyde göçmenler, mülteciler, kaçak göç ve sığınmacılar konusu adeta bir muamma, bunların farklı şeyler olduğu, her birinin insan hakları ve yabancı düşmanlığına karşı mücadele noktasında ortaklıklarının olduğunu ama farklı hukuksal uygulamalarla ele alınması gerektiğini anlayan çok az insan var.
Kaçak göç bugün tüm dünyanın sorunu… Yaşadığı coğrafyanın artık kendisi için yetersiz kaldığını düşünen her birey umuda yolculuğa çıkıyor. Tam bu noktada kritik soru ortaya çıkıyor; bu yetersizlik parasal mı? Eğer parasal ise ve ülkesinden yasadışı çıkarak, başka bir ülkeye yasadışı olarak giriyorsa kaçak göçmendir. Irkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba ait olması veya siyasi görüşü sebebiyle zulüm görmekten haklı nedenlerle korku duyan ve ülkesinin korumasından yararlanamayan ya da yararlanmak istemeyen veya zulüm korkusu nedeniyle buraya dönmek istemeyen kişinin zaten ülkesinden yasal yollarla çıkışı imkansızdır ve/veya can güvenliği yoktur ki, ülkesini yasadışı terk eder. Böylesi bir durumda elbette diğer bir ülkeye yasadışı yollarla girer. Birçok kez, baskı altında olanın birey, baskı yapanın da devlet olmasından kaynaklanan sorunlardan dolayı yasadışı başka bir ülkeye sığınanların bulundukları durumu her zaman kolaylıkla ispatlaması olanaklı olmaz. Bu nedenle giriş yapanlar talepleri halinde sığınmacı statüleri alırlar ta ki BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) yetkililerinin gözetiminde, 1951 Cenevre Konvansiyonuna (Mülteciler Konvansiyonu) ve ek protokollerine uygunluklarını ispatlayıp mülteci statüsü alabilsinler. Bu sürecin bir sonrası mülteci kabul edecek ülke bulunmasıdır.
Sistem böyle işler de, kuzeydeki yönetim hem ilgili uluslararası belgeleri hem de AB müktesebatındaki önemli hukuksal düzenlemeleri tanımadığı veya hukuksal düzenleme yapmadığı için kuzeyde insanlık dramları yaşanır. Çünkü kuzeydeki yönetim böylesi durumda olanları toplu yargılar, yasadışı giriş yaptılar diyerek bir cezaya tabi tutar ve sonra Türkiye üzerinden sınırdışı eder. Sınırdışı! Bu aslında çok tehlikeli iştir, geri gönderdiğiniz bir eşcinsel için İran, idam edilmektir. Ayni şekilde bir Kürt için Suriye, işkence görmek, gözaltında kaybolmak veya idamdır. Iran, Irak, Afganistan, Pakistan Suriye rejim muhalifleri için ölümün kol gezdiği coğrafyadır. Kıbrıs’ın kuzeyindeki yönetim ise buna aldırış etmeden yıllardır sınırdışı politikası uygular, başlarına gelecekleri umursamadan, peki insan hakları örgütleri?!
Peki burada kaldıkları sürede yaşananlar… Baro konu ile ilgilenmiyor, devlet umursamıyor, insan hakları örgütleri olayı yok sayıyor ama bu insanlar ‘suç’ işlemeden polis karakollarında gözetim altında tutulduklarında yaşadıkları ile kim ilgilenecek?! Polisin tüm iyi niyetine rağmen yetersiz koşullarda bu soğukta, bodrum katlarında günlerce yaşamaya mahkum edilenlerin olduğu koşullarda insan haklarından bahsetmek mümkün mü?
Geçen hafta 34 Suriyeli ülkeye giriş yaparken yakalandı, ihbarla… yani insan kaçakçıları hem her birinden ortalama 2000 dolar aldı, hem de kendilerini ihbar etti. Bu olayı öğrendiğimde ilk aklıma gelen mafyalar da Kıbrıslı ortaklarına kazık atmaya başladı şekli oldu. Bu insanları Kıbrıs’ın iki tarafından ortakları ile güneye geçirmek için bu insanlardan para alanlar, karlarını paylaşmamak için, dönüp bir de polise ihbar ediyorlar.. ne günlerden geçiyoruz…
Bu 34 Suriyeli bir haftadan fazla Girne Polis Müdürlüğündeki Bodrumdaki hücrelerde tutuldular. Üstlerindeki giyecekleri incecikti ve polisin yetersiz koşullarında bir battaniye ile kimi günleri geçirmek zorunda kaldılar, Lapta’dan ve çevre karakollardan kaydırılan battaniyelerle biraz daha iyi ısındılar ama küçük bir hücrenin içinde… Aralarında 15 yaşında Amar da var… Amar da umuda yolculuğa çıkanlardandı. Çocuklar hakları sözleşmesini geçirdik diye büyük büyük demeçler veren politikacıların, yılın birkaç gününde çocukları hatırlayan yetkili ve örgüt temsilcilerinin duyarsız ve ilgisizliğinden kulağından rahatsız olmasına rağmen o da bir haftadan fazla o hücrelerde, on sekiz yaşında diğer bir Suriyeli ile birlikte günlerini geçirdi.
Daha önce de söyledik, yine söyleyelim. Bu insanların işledikleri tek suç umuda yolculuktur, ne katil ne soyguncudurlar, bu nedenle böylesi muameleleri hak etmiyorlar. Temel insan hak ve özgürlüklerine ek olarak, kadın hakları, çocuk hakları temelinde de konuya yaklaşılmalı ve Kıbrıs’ın kaçak göçte bir önemli ara durak olduğu bilinci ile artık bir şey yapmaya başlayalım…
Unutmayalım ki insanca muamele, insan hak ve özgürlükleri bir gün size ve herkes lazım olabilir…

25 Kasım 2006

Yaşamımızda neler oluyor?

Hızlı değişimlerin yaşandığı ama herkesin ortak olarak hiçbir şey yaşanmadığına inandığı bir süreçten geçiyoruz…
Turizm Bakanlığı Demokrat Parti’nin kontrolündeydi. Bafra, Boğaztepe, Kervansaray ve Lefkoşa’da süren otel inşaatları ve elbette bunların kumarhanelerinin ilgisini pek biri kurmadı.
Bafra İskele Kaymakamlığına bağlıydı, inşaat sürecinde aniden bakanlar kurulu kararıyla DP’li Galatya (Mehmetçik) Belediyesine devredildi. DP hükümetten düşerkenden, Bafra yine Kaymakamlığa geçti, DP bağırmaya başladı, “bu Galatya insanına yapılan ihanettir”… İhanet, Galatya insanına mı, DP’ye mi bilmem ama Lefkoşa’da Severis’in Un fabrikasının yerinde yükselen binanın tabelasında Paramaribo Turizm LTD’e ait olduğu yazmakta. Bu da Acapulco Otelini ve kumarhanesini çalıştıran paravan mı, gerçek mi pek belli olmayan Kıbrıs’ın kuzeyindeki hukuki süreci bypass etmek için olması muhtemel bir ‘LTD’… Yani Acapulco’nun sahipleri, yeni Hollandalı (ve başkaları da olabilir) Lefkoşa’ya ‘yakışan’(!) bir kumarhane için kollarını sıvadılar. Lefkoşa’da biri de evkafa ait otel olmak üzere zaten iki kumarhane vardı, şimdi iki tane daha yolda…
Yolda olan diğer kumarhaneli otel ise halen ilişkileri sır olan Besim Tibük-Asil Nadir’in hade ticari ismi ile belirtelim ‘Voyager Kıbrıs LTD’’in Merit Oteli… Merit Lefkoşa Eylül’de patronlarının yatırım açıklamasından 2 ay sonra, rakibinin gerisinde biraz kalmasına rağmen, ancak başlayabildi, ilginç olan yine hükümet değişikliğinin ardından…
İki kumarhanenin ya da şimdiki halleri ile otellerin bir ortak yönü de, Lefkoşa Belediye Başkanları ile olan ilişkileri… “Paramaribo Turizm LTD”, belediyenin kullanımında olan Severis’in Un Fabrika’nın, Fuar alanı ile takası ile, yani CTP’li Kutlay Erk’in girişimiyle kendine yer edinmişti, Voyager Kıbrıs LTD’inki ise şimdiki DP’li Belediye Başkanı Cemal Bulutoğluları’nın şirketi SERCEM tarafından inşa edilmekte... İşin başka bir ortak noktası ise yasal prosüdürleri tam olarak tamamlamamış olmaları, iki inşaatın da yasalarla arası iyi değil ama kumarhane baronlarına kim hesap sorabilir ki?
Ya Kervansaraydaki? Herşeyi ile yasadışılık kalesi haline gelen otelin bağlantısı çok derinlerde… Yakında TC Yardım Heyeti bu bölgenin rehabilitasyonu için oluk gibi para akıtmaya başlayıp, bölgenin özellikle ana girişlerini düzenlediğinde bağlantıları bazıları anlayacak ama geç kalınmış olunacak…
Ayni şekilde KTHY’daki önceki yolsuzluklar da yavaş yavaş su yüzüne çıkarılıp, DP’ye hatırlatma yapılıyor… KTHY DP’nin elinden alınan ilk oyuncaklarından biriydi. Şimdi CTP’nin kontrolünde, parça parça özelleştiriliyor. Son yer hizmetleri adeta el altında denebilecek bir uygulama ile özel sektöre devredildi, bu durumda ilk akla gelen soru bu iş usulüne uygun mu yapıldı, yoksa usulüne uyduruldu mu?
DP en çok KIB-TEK’in Maliyeye bağlanmasına içerlendi herhalde… Acaba bunun elektriğin özelleştirilmesi ile bağlantısı var mı?
Yıllarca Tarım, Doğal Kaynaklar Bakanlığı ile anılan KIB-TEK aniden CTP’li bir bakanlığa bağlandı. Diğer özelleştirme sürecinde olan sektör ise Sağlık Bakanlığı, o da CTP’nin kontrolünde… Bu sektörde de ilginç gelişmeler yaşanıyor. Mağusa’da yapılmaya başlanan yeni hastanenin yatak kapasitesi net olarak basına çok yansımıyor, özel hastanelerin baskısı ile değişen planlar da… Büyük gürültü ile yapılan ve şov üstüne şov ile bitirilecek olan Mağusa Hastanesinin yatak kapasitesine özel sektör hastaneleri müdahale etti mi? Ve en önemlisi günün sonunda bu hastane Mağusa için yeterli mi?
Yollar yapılıyor, kimse tam olarak planını bilmiyor, zorunlu olan ÇED raporları bypass ediliyor, ağaçlar kesiliyor, vadiler dolduruluyor, Kıbrıs’ın kuzeyi bir uçtan bir uca asfalt yollarla birbirine bağlanıyor ama bunca yola ihtiyaç var mı? Kimse bunu tartışmadı, zaten firmalar da Türkiye’den geliyor, kendi adamları, ekipleri ile. Bizim yalnızca malzemeyi, hem de dağı taşı dağ tahrip edip, kumu, çakılı beleş kullanıp yol yapıyorlar, kimseye hesap verme ihtiyacı duymadan, sahi Ulaştırma Bakanı hangi partidendi?
Ayni şekilde telekomünikasyon alanında da özelleştirme, yeni özel girişimler var…
Bu listeyi uzatmak mümkün…
Tüm bu sorularla ve ilişki biçimlerliyle beraber aramamız gerek başka bir soru kendini dayatıyor, ‘hükümet değişikliği acaba yalnızca siyasi bir kavgamıydı, yoksa paylaşım kavgası mı?’

27 Ekim 2006

Akıl tutulmaları

Bu hafta, belki tekrar olacak ama geçtiğimiz haftalarda yaptığım hatırlatmalara devam etmek istiyorum.
Hatırlatmalar aslında önemlidir çünkü kafa karışıklığına karşı, zihin açıcı faydaları var. Bugünkü durumu, çöken, kirlenen her şeyi anlamaya çalışıyor insanlar ama geride kalanlara bakmadan anlamaya çalışmak neye yarar var.
Mesela son dönemde bir yerel gazete Sayın Mustafa Akıncı’nın yaptığı açıklamaları ısrarla manşete çekmeyi sürdürüyor. Sanki de Sayın Akıncı’nın Türkiye karşıtı önemli bir hareketin içindeymiş izlenimi verilmeye çalışılmakta…
Çok değil 5 yıl öncesine gidelim ve hatırlayalım…
KTÖS, 30 Ocak 2001 tarihinde gazetelere “Ankara, paranı da paketini de memurlarını da istemiyoruz. Bizde kendi kendimizi yönetecek bilgi, beceri, potansiyel ve yeterlilik vardır. Esir olmak istemiyoruz” şeklinde bir ilan vermişti. Bu ilan sonrası dönemin Başbakan Yardımcısı da olana ve yine o dönemde TKP Başkanlığı da yapan Mustafa Akıncı TAK’a yaptığı açıklamasında “Türkiye ile KKTC arasında çok uzun yıllar öncesinden Kıbrıs Türkü’nün Anadolu’dan gelmesiyle başlayan, kökleri çok derine inen manevi ve kültürel bağlar bulunduğuna işaret” ederek “Türkiye’nin önemini ve dostluğunun önemini kavramadan bu ülkeye hizmet edemezsiniz. Öğretmeninize de hizmet edemezsiniz” diyerek KTÖS’ü eleştirmişti. (http://www.emu.edu.tr/~tak/news/20010131.htm )
Peki böylesi açıklamalar yapan Akıncı bugün kelimesi kelimesine ayni açıklamalar yapan Talat ve Ferdi’yi hangi yüzle eleştirebilir?
Sayın Akıncı’nın sendikalarla girdiği kavga Radikal Gazetesine kadar yansımış ve “Hükümet ortağı, Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP) lideri Mustafa Akıncı da sendika yöneticilerine sert eleştiriler yöneltti” diye bu gazete haber yapmıştı. Yani yalnızca acentalık değil, acentanın savunulması görevini de üstlenmişti Akıncı…(http://www.radikal.com.tr/2001/02/02/dis/01ada.shtml)
Koltuk tatlı geldiğinde şekilden şekle girenlerin defalarca denenmesi ile hiçbir sorunun çözülmeyeceği anlaşıldığı gün aslında değişim başlayacak…
Son operasyonla ilgili bir anda sert açıklamalar yapan BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan’ın Meclis tutanaklarından takip edebilenler şöyle bir karara rastlarlar;
“Cumhuriyet Meclisi Başkanlık Divanı, Kurucu Devlet Anayasasını Görüşmek Üzere Oluşturulan Geçici Özel Komitenin oybirliğiyle aldığı Karar ışığında, söz konusu Komite üyelerinden Sayın Ferdi Sabit Soyer Başkanlığında Komite üyelerinden Sayın Mustafa Arabacıoğlu ve Sayın İzzet İzcan’dan oluşan bir heyetin, Anayasa Taslağının hazırlanması aşamasında, bilgi ve görüş almak ve istişarede bulunmak amacıyla, 2 Mart 2004 tarihinde TBMM’ne gitmesine, heyete görevli olarak Protokol Şube Amiri Sayın Aygün Sakallı’nın eşlik etmesine ve bu amaçla yapılacak harcamaların Program 02, Cumhuriyet Meclisi Bütçesi Madde/Proje 12 “Yurt Dışı Görev Yollukları” kaleminden karşılanmasına Karar verir.”
Hatırlatalım. Annan Planı görüşmeleri yapılmaktaydı ve parça devletin anayasası hazırlanacaktı. Eğer olumlu düşünmek isterseniz yukarıdaki konuya şöyle yaklaşabilirsiniz ‘Kıbrıs’ta aranan Anayasa uzmanı ya da profesörü bulunamadığından, bu işi Türkiye’de halletmeye karar verdi bizim meclis’ ya da daha realistik bir yaklaşımla içinde İzzet İzcan’ın da olduğu delegasyon parça devletin anayasası için Ankara’dan icazet almaya gitmişti. Dönüşte Mecliste İzcan’ın yaptığı açıklamayı yine tutanaktan okuyalım;
“Geçen gün Anayasa Komisyonu olarak Türkiye Cumhuriyetine bir ziyarette bulunduk. Orada Sayın Meclis Başkanı Bülent Arınç Bey ile Anayasa Komisyonu Başkanı ki aynı zamanda Anayasa Profesörüdür, Burhan Kuzu Bey ile ve diğer ilgili yetkililerle yararlı temaslarda bulunduk.” (http://www.cm.gov.nc.tr/ftp/tutanak/D5Y1/b18.doc )
Bugün de ‘yararlı’ temaslar yapan CTP’lileri Sayın İzcan niçin eleştiriyor bir türlü anlamadım…
Meclis içine girip de acentalık görevine talip olmayan, hizmetine girmeyenlerin adeta kalmadığı bu koşullarda hala solda birlik gibi süslü laflarla, ‘eski defterleri karıştırmayın’ gibi söylemlerle yine koltuk avına çıkanlara karşı siyasal temizlik söylemi öne çıkarılmalı. Herkes geçmişi ile hesaplaşmalı ve özeleştiri vermeli. Bu olmadıktan ve siyasal konularda net anlaşmalar yapılmadan her türlü birlik yalnızca koltuk avı için olacaktır, YKP’nin ise böylesi süreçlerde işi olmadı, olmayacak…
Bunca hengame, bunca toz duman arasında Yeni Kıbrıs Partisi kendini yenileyerek, dinamik unsurlarını, tecrübeli kadroları ile birleştirerek mücadelesine hız vermeye çalışıyor…
Dile kolay 17 yıldır, nice badirelerden geçmiş kadrolar hala daha kitleleri rejime karşı mücadeleye çağırıyor. Ekim 1989’daki kuruluşun hemen ardından TC Elçisinin gazete sayfalarına yansıyan “hainlerin partisi kuruldu” şeklinde yaklaşımı ilerleyen günlerde yankısı bulacak, parti başkanın aracı iki kez bombalanacak, bir kez parti kurşunlanacaktı. Son olarak da geçtiğimiz yıllarda parti kundaklanmaya çalışılmıştı…
YKP kadroları açısından bunlar hep birer sinek vızırdısı gibi gelip geçti. Parti, her şeye rağmen 17 yıldır Kıbrıs’ın ve Kıbrıslıların birleştirilmesi için neyi varsa ortaya koyarak mücadelesini sürdürdü ve bu mücadelenin yarın da sürmesi için neyi varsa ortaya koyuyor…
YKP ve onun düşüncelerin anlatan en güzel cümle ‘vardık, varız, var olacağız’dır…
Evet, YKP’nin 17. yılı… Bu memleket bizim, talimatla yönetilmeye hayır diyerek yola çıkan bir hareketin onca seneden sonra hala daha ‘biz kazanacağız’ diye sloganlar atabildiği bir siyasal hareketin 17. yılı… Bunca kirletilmiş, çürütülmüş ve vitrinin süsü olmak için yarışıldığı koşullarda, acentanın bizzat kendisini hedef alan bir hareket var, rejime karşı mücadelenin bugün tek adresi…
Evet, YKP gelecektir…

13 Ekim 2006

Sürükleniyoruz, en azında sağımızı solumuzu bilelim

Herkes birbirine bakıyor, şaşkınlık herkesin suratından okunmakta, nereye gidiyoruz…
Televizyon filmlerinde görürdük, ormancılar koca kütükleri keser ve sonra nehre atarlardı, taşıması kolay olsun diye, bizlerin de bu kütüklerden hiç farkımız yok, son sürat sürüklenmekteyiz…
Yalnız bizim kütüğümüz yön duygusunu da yitirdiği için açık açık batıya gitmesine rağmen doğuya gidiyoruz diye de yaygara koparmakta, o yüzden hem sürükleniyoruz hem de yönümüzü kaybettik, üstelik de pusulamızı son, çöpe atmıştık, modası geçtiği için…
Biz sosyalistler ne kadar da modası geçtiği iddia edilse de, hep cebimizde bir marx, bir de engels taşırık, başımız sıkıştığında onları yardıma çağırırız, başka şeyler yerine… O yüzden ne kadar da moda geçse ‘emek’ deriz, emekçinin başına geleceklere bakarız, ustalar ne demiş diye de düşünmeyi ihmal etmeyi. Bizler ‘Colony Otel mutabakı ’ ile işverenlerle kol kola girmiş solculara çok dikkat edilmesini de Marx ve Engels’ten öğrendik, tarihle de sınadık yapabildiklerini…
Bu nedenle biz en çok kendine sosyalist diyenlerden korkarız çünkü onları sokaktaki adama anlatmak çok daha zordur. Ancak sağcıları çok iyi tanırız, anlatabiliriz… Sağcı dediğin nedir ki, en demokrat, en akıllı, en dürüst hep onlar ola gelmedi mi?
Mesela tek başına Özgür Parti Başkanı Avcı’yı dinleyin, zannedersiniz ki aradığımız ulu önder gökten zembille indi de haberimiz yok… Adamın ağzından bal damlıyor, yapacağı reformlardan falan bahsedip duruyor, karşı taraf da hala ticari kısmıyla uğraşmakta, kaç paraya kim kimi satın aldı diye ortalıkta bağırıp durmakta… Şaka bir yana bence, şu aşamada en tehlikeli siyasi oluşum ÖP’tür… Diğer tüm siyasi oluşumların şu veya bu şekilde parti organları ve tabanları vardır. Her parti şu veya bu şekilde üye denetimine açıktır ama ÖP için bunu söylemek imkânsızdır. Tek adam, tek lider partisi, yani ne isterse ona karar veren bir örgüt… Zaten Avcı’nın konuşmalarını dinleyenler bu sahtekârlığı hemen anlayabilir. Siyasete zaten üç beş yıl önce dahil olan Avcı, bize ne kadar önemli projeleri olduğundan bahsediyor. Peki, bunlara kim karar verdi? Avcı ve çetesi, peki ne zaman değiştirebilir? Yine Avcı ve çetesi istediğinde… Yani Avcı ve çetesi (ki içinde paramiliter örgüt UHH’nın kadrolarında yer alan milletvekili de var) bu ülkenin yönetim kademelerine yerleşmiş durumdadır, ne saat isterlerse karar verip, değiştirebilecek esneklikte bir örgütle birlikte! Elbette bu CTP ve gerçek iktidardakiler için olumludur çünkü üye baskısı olmayan, bir adam ve çetesinden oluşan böyle bir partiyi idare etmekten daha kolay bir şey olamaz. Ancak bu partinin başkanı olduğunu iddia eden şahsın televizyonlardaki açıklamalarını dinleyenler geleceğin faşist partisinin ayak seslerini duyabilirler, o yüzden ÖP ve kadroları geleceğe yönelik hiç de olumlu ışık vermiyor…
Peki, ÖP’e karşı ayaklananların durumu? DP liderliğinin sonuna gelindiği anlaşılmakta… Denktaş saltanatı hızla sallanmakta, yakında açıklanacak dosyalarla Denktaşlara ya çekilin ya da yeni dosyalar açıklıyoruz denecek ki bu riski alamayacakları için bugüne kadarkilerle idare edip çekilebilirler, UBP’nin ise geleceği çok belirgin gözükmüyor, çünkü liderlik sorununu yakında çözebilecek gibi gözükmemektedirler…
Böylesi koşullarda aslında sağın da, solun da üzerine oturup siyaset yapan CTP bu boşluktan bir süre daha rahatlıkla kendini saklayıp, alternatifsizlik siyaseti üzerinden yaşamını sürdürebilecek ama onların, artık alakaları kalmayan ‘sol’ ile anılmasına da son verdirmek bizlere kalmış ciddi bir iştir…
CTP aslında bu konuda ciddi fırsatları da bize vermekte…
Sayın Talat’ın Türkî Devletler Kurultayındaki demir döven fotoğrafları ile ülkücü harekete sempatik yaklaşımı bir yana, Soyer ile son dönemde sıklıkla dile getirdikleri ‘Türkiye’yi çok seviyoruz, hayin Rumlar’ türlü açıklamaları ile nerelere gittiklerini anlamak aslında zor değil… Bugün itibari ile CTP liderliği tipik sağ bir partinin tüm özelliklerini barındırmaktadır ama hala daha CTP liderliğin bir kısmı ‘sol’ olma üzerine teoriler ortaya koymaktadırlar…
Militarist, şoven ve milliyetçi çıkışlardan CTP’yi çözemeyenler için birkaç örnek de ekonomik alandan verelim. 2 Ekim tarihli Yenidüzen’in manşeti; “emeklilik sistem sürdürülemez”di. Haberin içindeki “emeklilik politikası çerçevesinde, yeterli, yapılabilir, sürdürülebilir ve sağlam emeklilik geliri ilkelerine dayalı olan Dünya Bankası, son 10 yılda 80’den fazla ülkede emeklilik reformuna katkıda bulundu” cümlesi tüm gerçek solcunun, küreselleşme karşıtı aktivistin, dürüst sendikacının tüylerini diken diken etmeye yeter herhalde… Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü çok uluslu şirketlerin çıkarları için Washington Konsensüs’ü dediğimiz ilkeler ini uygulamak amacıyla yola çıktılar ve dünyada yaptıkları onlarca ‘reform’ ile onlarca sosyal hak ve kamusal yararı olan hizmeti ya piyasa ilkeleri çerçevesinde fiyatlandırılan metaya dönüştürdüler ya da çökerterek yerlerine özel teşebbüsün gelmesinin veya tasfiye edilmesinin alt yapısını sağladılar. Bu nedenle Dünya Bankasının yaptıklarına reform diyenler yalnızca neo liberal politikaları destekleyenlerdir.
Bugün itibari ile dünyanın birçok yerinde geniş bir siyasi yelpazeye sahip muhalifler birçok kampanyalarla bu tip ‘reformların’ durdurulması için mücadele etmektedir. Hatta bu tip hareketleri destekler nitelikte son dönemde moda olduğu şekli ile IMF ve Dünya Bankası yöneticileri emeklilikleri sırasında nasıl başarısız uygulamalar/reformlar yaptıklarını anlatan kitaplar yayınlamaktadırlar . Hade hiçbirini takip edemiyorsanız da, BM’nin İnsani Gelişmişlik raporlarını okuyarak ‘reform’ adı altında yapılanların dünya halklarına faturalarını öğrenebilirsiniz…
Ya LETTAŞ örneği… Geçen sene bir yazıda bunun özelleştirmenin bir modeli olduğunu yazmıştım. Kamu yararı olan bir hizmetin tamamen özelleştirilmeden, özerkleştirilerek piyasa koşullarına uygun yeniden yapılandırılması... Bu çerçevede halen daha CTP MYK’da üyesi olan, o dönemde Lefkoşa Belediye Başkanı olan Kutlay Erk, Lefkoşa’lılara ait olan minibüsleri özel bir şirkete, LETTAŞ’a devretti, şirketin büyük ortağı da belediye oldu. Bu şekilde toplu taşımacılık özerkleştirilerek kamusal yarardan uzaklaştırılarak bir anlamı ile piyasa ekonomisine uygun yeniden yapılandırıldı. Bu sene de tamamen piyasanın kuralları çerçevesinde karsız bir şirkete belediyenin para bağlaması anlamsızlığı üzerinden DP’den olan bugünün belediye başkanı LETTAŞ’tan tamamen çekilip, minibüsleri satma kararı aldı. Ben eminim ki Kutlay Erk bu dönemde seçilseydi, kendisi de ayni şeyi yapardı. Yani tipik bir neo liberal uygulama ve yine uygulayıcı CTP’dir…
Bu tip özerkleştirmeleri, özelleştirmeleri, taşeronlaştırmaları, hizmet satın almaları, kamusal hizmetlerin metalaştırılmasını bugün itibari ile her alanda görebilirsiniz. Dünya Ticaret Örgütü bu ülkeye bir ofis kurup neo liberal uygulamaların tıkır tıkır nasıl işletildiğini herhalde izlemesinde yarar var, nasıl olsa dünyanın her yerinde eylemlerle bu tip uygulamalara taş koyan sendikalar, emek örgütleri, küreselleşme karşıtları aktivistler var, rahat rahat satış işlemleri yapamıyorlar, gelsinler kamusal yararı olan hizmetlerin, sosyal hakların nasıl budandığını, satışa çıkarıldığını buradan seyretsinler …
Dünya Bankasını öven, McDonalds’ın bu ülkeye gelmesinden gurur duyan, emeklilik ve sağlık sistemine topyekun saldırıya hazırlanan, ağzından her gün militarist, şoven ve milliyetçi açıklamalar çıkan, Kıbrıs sorunu konusunda yeni bir Mr. No misyonu üstlenen bir parti liderliğine karşı sesini yükseltmeyen tabana ne demeli?
Evet, sürükleniyoruz, hem de pusulasız, en azında sağımızı solumuzu bilelim bunca hengame içinde…

29 Eylül 2006

Erken doğum mu?

Herkes bir anda AKP Milletvekili Şaban Dişli diye birini keşfetti, sanki de bu ismi yeni duymuş gibi…
15 Şubat 2004 tarihli Radikal Gazetesindeki Murat Yetkinin köşesini yeniden okumakta yarar var:
“Erdoğan kendi siyasi kararını KKTC'deki 14 Aralık 2003 seçimleri ardından verdi.
Kıbrıs halkı (hatta Erdoğan, çözüm karşıtı UBP'ye verdiği örtülü desteğe rağmen) tercihini çözümden yana kullanmıştı. Denktaş-Eroğlu çizgisi kaybetmişti. Bir süredir Ankara'daki ABD Büyükelçisi Eric Edelman ve İngiltere Büyükelçisi Peter Westmacott aracılığıyla gelen "Çözüm istiyorsanız, geç kalmamaya dikkat edin" mesajlarını değerlendirmenin zamanı gelmişti.
Zaten seçimler de geride kaldığına göre, 'zaman çalıyor' suçlamasına maruz kalmadan manevra yapmanın imkânı kalmamıştı. Şimdi sıra bu kararı, Ankara'nın ortak kararı haline getirmekti, bu anayasal bir zorunluluk olmasa da, 'hayatın gerçekleri' babından gerekli sayılıyordu. Bunun yolu ise Cumhurbaşkanı ve askerleri ikna etmekten geçiyordu. Erdoğan işe Kıbrıs konusunda bir bakanlar kurulu içinden bir 'iç kabine' oluşturarak başladı.
İç kabine şu isimlerden oluştu: Dışişleri Bakanı Gül, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Başbakan Yardımcıları Abdüllatif Şener ve Mehmet Ali Şahin. Bunlar aynı zamanda hükümetin Milli Güvenlik Kurulu üyesi bakanlarıydı.
Erdoğan, karar sürecinde bu resmi kanalların yanı sıra, özel kanallarını da devreye soktu. Bunların başında Cüneyd Zapsu geliyordu. Zapsu, BM Genel Sekreteri Alvaro de Soto ve ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi Müsteşarı Marc Grossman ile kurduğu özel kanallar sayesinde, Ankara'nın ortak karar almasından sonra işlerin beklenmedik engellerle karşılaşmaması için devreye girdi. AKP İstanbul Milletvekili Egemen Bağış da ABD'deki özel kanallarını, özellikle lobilerle ilişkilerini harekete geçirdi. Keza AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli de Avrupa başkentlerinde yoğun temaslara başladı.”
(http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=106310&tarih=15/02/2004)
Burada göze çarpan iki isim vardı, Bakan değillerdi ama sonraki dönemlerde de yaşanan ilişkilerle TC dış ilişkilerinin yeni prensleri oldukları anlaşılacaktı… Sonraki dönemde özellikle Zapsu ismi çok tartışılacaktı…
Hemen bu noktada taze olan bir konuyu daha hatırlatalım. 7 Haziran 2006 tarihli Hürriyet Gazetesinde Ertuğrul Özkök’ün köşesinden yine küçük bir alıntı yapalım:
“Mehmet Ali Talat, yarın Berlin’e gitmek üzere Lefkoşa’dan ayrılırken, Kıbrıs’ın tarihinde de önemli bir dönem başlıyor. Şimdi gelelim bu çok önemli ve Rumlar engellemesin diye gizli tutulan buluşmanın nasıl organize edildiğine. … İlk nabız yoklamaları "resmi" değil, "gayri resmi" sohbetlerde oluştu. İlk temasları Başbakan’ın iyi Almanca bilen danışmanı Cüneyd Zapsu kurdu. … Cüneyd Zapsu ve Şaban Dişli de Talat’la birlikte Berlin’e gidiyor. Ama önemli bir ayrıntı vereyim. Zapsu görüşmelere girmeyecek. Çünkü resmi bir kimliği yok...”
(http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4539015.asp?m=1&yazarid=10&gid=69
http://www.yeniduzengazetesi.com/index.php/cat/1/news/9169/PageName/Haberler )
Yani son Talat’ın Berlin ziyaretinin de altında Zapsu ve Dişli vardı. Aslında süreç normal (!) işliyor. TC Dışişleri ve hükümeti hiçbir şeye bulaşmıyormuş gibi gözüküp, ‘resmi’ aracılarıyla arka bahçede bugüne kadar sayısız operasyon yapmışlar, Kıbrıs’taki ne ki?
Basına görüşmeleri ilk açıklayan Eroğlu olmasından anlaşıldığı kadarıyla UBP’lilerin bu ekiple daha önce de karşı karşıya gelmiş olma ihtimali var… Eroğlu aslında ne döndüğünü biliyordu ya da hissediyordu ve pusudaydı, aslında gafil avlandı da denemez. Bunca patırdıya ve olağanüstü olaylara göre topu topu 3 milletvekili kaybı aslında çok da büyük sayılmaz. Niceleri giderken UBP’den 2-3 milletvekili hep koparmıştır, bu nedenle bence UBP hazırlıklıydı ve şimdi süreci kendi lehine çevirmek için var gücü ile çalışmakta, yani aslında yaşanan Eroğlu ve ekibinin baskınından dolayı bir erken doğumdu…
DP ise biraz şaşkın, bunca ‘fedakarlığa’ rağmen kapının önüne konmuş olmak, Denktaş’ları etkilemiş gözükmekte… Aslında Denktaş’ın (büyük) anılarından da okuduğumuz kadarı ile 64-65’li yıllarda TC Dışişleri binasına bile girmesi yasaklanmıştı. 70’lerde yükselen militarist dalganın üstüne binip, TC’nin askeri kanadı ile birlikte yükselen saltanatı Türkiye’deki dengelerin değişmesi ile yine başladığı yere dönmekle sonlandı. Denktaş bu defa yalnız kendinin değil, bu kez oğlunun da TC Dışişleri kapısından içeri girmesini yasaklatarak tarih sahnesinde en ilginç yükselip koltuk kaybeden siyasetçi oldu herhalde…
Yönlüer olayı da aslında UBP ve DP’liler bağırdığı gibi dini yönü olan bir olay değil. Türkiyeli göçmenlerin yoğun yerleşim yerlerindeki DP ve UBP Belediyeleri yıllarca gizli ya da açık camilerde eğitim yaptırtıyorlardı ya da yapılmasını teşvik ediyorlardı… Şimdi laiklik elden gidiyor bağırmalarına yalnızca gülmek gerek…
Yönlüer, Erdoğan’ın ‘Zapsu’ modelinin parçasıydı… Serdar bakanlık koltuğunda otururken Kudret Akay aracılığı ile yerel işleri arka bahçede çözerken, belli ki TC ile de olan köprü için Yönlüer, Dişli aracılığı ile Erdoğan’a ulaşıyordu. Ama belli oldu ki Yönlüer’in patronu Serdar Denktaş değil, Şaban Dişli’ymiş…
Yapılan operasyon ahlaki mi? Bir kez ahlaki olan nedir diye düşünmek gerek. Erdoğan gelecek yıl ki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini düşünmeye başladı, atacağı her adımı özenle atması gerekiyor. Tek dişi kalmış da olsa bazı grupçuklarla görüşmeler yapıp ortalığı bulandırmaya çalışan Denktaş’a karşı bu operasyon aslında kaçınılmazdı. Sürekli belden aşağı vurarak, ne kadar kural dışı hareket varsa yapan birinin şimdi oyunun kurallarına uyulmasını istemesi aslında çok komik. Yukarıdaki Annan Planı sürecini anlatan Murat Yetkinin makalesinden bir alıntı daha yapmak iyi olur:
“Dışişlerinin Genelkurmay'daki muhataplarının başında, İkinci Başkan Orgeneral İlker Başbuğ geliyordu. Başbuğ, Kıbrıs'ta çözüm dosyalarının hazırlanmasında birinci derece pay sahibi oldu”
İlker Başbuğ bugün Kara Kuvvetleri Komutanı ve büyük ihtimalle bir sonraki TC Genelkurmay Başkanı… Yani bir anlamı ile Denktaş’ın arkasındaki askeri güç de zayıflamıştı, bu nedenle operasyon çok da acılı olmadı, belki de Denktaş’a en ağır gelen bu oldu…
Şimdi sorun şu, UBP ve DP erozyona uğrayan yapılarını kurtarmak ve çirkefe batmış bu yapının yeniden ağası olmak istiyorlar, temizlenmesini değil, peki ya sol? ‘Sol’ yeniden bunların bataklığın başına oturması için omuz mu verecek yoksa rejimin yıkılması için mi mücadeleye katılacak…
Kimin ne kadar temiz, ahlaki olup olmadığını, operasyonun ne kadar etik olup olmadığını tartışmak değil, bugünün temel sorunu aslında rejime karşı mücadeledir ama ‘sol’ bunu anlayabilecek durumda mı?…