5 Nisan 2007

Yeniden yeni parti, hem de sosyal demokrasi üstüne


Uluslararası Kıbrıs Üniversitesinde Dünya Bankasının hazırladığı rapor masaya yatırıldı.

Yerel basından aynen alıntı yapmakta yarar var:

“Soyer, ülkemizde Dünya Bankası'nın bir rapor hazırladığını, KKTC olarak açık bir siyaset izlediklerini, bu noktada dünya ile entegre olmak isteyen bir ülke ve halkın Dünya Bankası ile Kıbrıs siyasal sorununun bütün sıkışıklığına rağmen böyle bir ilişki içerisinde olmaktan büyük mutluluk duyduklarını söyledi.

Çeşitli tartışmalara ve siyasal sıkıntılara rağmen Dünya Bankası'nın uzmanlarının adamıza gelerek gerekli incelemeleri yaptıklarını ve hükümet olarak onlara bütün bilgilere ulaşabilme imkanlarına sahip olma olanaklarını sağladıklarını belirten Soyer, Dünya Bankası'nın raporunun son derece önemli tespitler ve bütünlüklü bir bakışla hem genele, hem de sektörel bakımdan avantaj ve dezavantajlarının ortaya serildiği bir rapor olduğunu söyledi”

Colony Otel’de kıyılan nikah bütün yönleri ile devam ediyor. Ankara acentalığı, IMF, Dünya Bankası akıl hocalığı, sermayenin gözetiminde bir hükümetçilik oyunu…

Ankara acentası olduklarından şüphesi olan var mı?

Bir haber daha; “Sosyal ve Ekonomik Konsey, 2004 Geçiş Yılı Programı'nı görüşmek amacıyla toplandı”, ne zaman? 17 Kasım 2003, Eroğlu Hükümeti dönemi… Gündemde ne var; “Sosyal Güvenlik Sistemi'nde düzenlemelere gidilmesi”…

Yani acentacılar değişti ama sosyal güvenlik sisteminde düzenleme yapılması değişmedi. TC ile yapılan ekonomik paketlerin içinde elden ele, geze geze bugüne gelindi. Şimdiki hükümetçilik oyunu figüranları yasa taslağına sahip çıkıyorlar ama taslağın ne anası ne babası kendileri…

Bu konuyu kaç haftadır tartışıyoruz, yeniden yazılma nedeni ise farklı. Yakında siyaset sahnesine kavuşacak parti yetkilileri ortalıkta koca koca kelimelerle açıklamalar yapıyorlar, iktidar olmaktan bahsediyorlar…

En eski siyasi partilerden birini tarihe gömerek, kendinden oluşma diğer bir parti, BDH ile birleşerek TDP ismi ile yeni bir parti oluşturma süreci ağır aksak da olsa yürüyor. Partiye ne kadar yeni dersiniz bilmem…

TDP, acaba 1998 TKP-UBP hükümet dönemini unutmamızı mı talep ediyor? Bir daha acentalık yapmayacaklarını mı iddia ediyorlar? İşte bu konular muğlâk.

Gene sosyal demokrat parti olacaklarmış. Haberleri yok, aslında hala kendilerini sosyalist parti sanan CTP Gençlik Örgütü’nün de haberi yok ama uluslararası arenada tescil edilmiş Kıbrıs’ın kuzeyindeki sosyal demokrat parti şu aşamada CTP… Sosyalist Enternasyonal ve Avrupa Sosyalist Partisi (PES) üyelikleri ve gözlemcilik statüleri ile CTP, sosyal demokrasi sularına demir atmış durumda. Bu iki uluslararası birlik de ortanın solu, sosyal demokrat partilerin buluştuğu örgütlenmeler… Türkiye’den CHP, Kıbrıs’tan EDEK, Yunanistan’dan PASOK, Almanya’dan SPD, İngiltere’den İşçi Partisinin üye olduğu bu yapılarda CTP’nin üyelik veya gözlemciği kabul görmüş durumda, bu durumda, yeni partinin kendi kendine sosyal demokrat demesi yalnızca Kıbrıs’ın kuzeyi için anlamlı olacak, ötesine geçebileceğini sanmıyorum. Geçmeleri de çok fazla bir şey ifade etmeyecek. Marksist kökenden olmayan, sosyal demokrasiyi 1970’ler Ecevit CHP’sinden öğrenen bir geleneğin devamcılarının dünya sol mücadelesine çok da katkı sağlayacağını düşünmüyorum. Bu sol anlayışın dayandığı ulus devletin korunması, devletçi ekonomi gibi bu çağın dışında fikirlerle, gidebilecekleri en radikal yer Keynesçi bir ekonomik model olabilirdi. Zaten kendine sosyal demokrat diyen dünyadaki örneklerinin yaşadıkları kriz ile de değerlendirdiğimizde, mesela yukarda tartıştığımız sosyal güvenlik sisteminin yeniden yapılandırılmasını emekten yana başarabilecek kapasitelerinin olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Geçen dönemki seçimlerde SPD’nin bir anlamı ile yenilmesi, PASOK’un hükümetten düşmesi, İngiltere İşçi Partisi’nin sürekli gerilemesi ve yerel seçim mağlubiyetleri “üçüncü yolcu”ların kürsel sosyo-ekonomik saldırıların, neo liberal ekonomik dayatmaların karşısında, alternatif siyasetlerinin olmayışı, hala serbest piyasa ekonomisi ile bir şeyleri kurtarabileceklerine olan inançlarıydı. Ama günün sonunda geldikleri noktada, sağ partilerin kötü bir kopyası olmanın ötesine geçemediler. Bu nedenle Kıbrıs’ın kuzeyindeki geleneğin de iyi bir örnek olmadığını düşündüğümüzde, yeni partinin hükümet olması durumunda, ekonomik olarak başarabilecekleri ayrıca tartışılır…

Peki TC ile ilişkiler? Bu gelenekten gelenlerin yarattıkları örnekler ortada, yenilerinin farklı bir şey yapacaklarına dönükse pek bir veri yok…

O zaman elimizde kalan ne? Elde kalan, “UBP olmasın, CTP de kötü, beni seçin” gibi sığ bir siyaset… Futbol takımı tutma gibi parti üyesi olma anlayışına dayanan, kendini tanımlamak yerine diğeri üzerinden siyaset üreten anlayış bugün hükümetçilik yapıyor, yenisine ihtiyacımız mı var? UBP gidip CTP geldiğinde ne kadar şey değiştiyse, TDP geldiğinde de daha fazlası değişmeyeceğini anlamak için daha ne kadar deneyim yaşamamız gerek?

Neo liberal ekonomik dayatmalara, TC asker-sivil bürokratlara ve onların kurumlarına, şoven odaklara, mafya merkezlerine karşı sözün değil eylemin yaşama geçirilmediği koşullarda, TDP’yi umut gibi görmek ikinci bir BDH kazasından başka bir anlam ifade etmeyecek…

Bu nedenle TDP’ye umutlu bakmak için elde neyimiz var?

2 Mart 2007

Kıbrıs’ta kayıplar, katliamlar ve özürler


Güneydeki kazılarda bazı Kıbrıslı Türk kayıpların kemiklerinin bulunması sonrası DİSİ ve AKEL yine birbirine girdi. DİSİ liderliği ‘özür dilenmeli’ derken, AKEL ‘bizim elimizde kan yok’ açıklaması ile yanıt verdi, çünkü cinayet işlemek için ille tetik tutmak gerekirmiş gibi…

Düzenlenen bir kitap tanıtımı gecesinde konuya biraz da teorik bir açılım getiren bir konuşma yapmıştım. Konuşmayı okumakta yarar var, tartışmaya girmeden:

“Her toplum, her topluluk yaşam süreci içinde mutlak bir olgu, bir gerçeklilik yaşamıştır. Bu yaşanmışlık bazen onun bir adım öne çıkmasına engel teşkil eden veya böylesi bir engel için gerekçeler yaratan ‘takılma’ noktaları yaratır. Böylesi noktalarda yabancılaşma ve yüzleşme iki sihirli kelime olarak gelir ve yaşam alanına oturur…

Eğer acıya, şiddete, ayrımcılığa vb terimlere yabancılaşırsa insan, bunlar onun için sıradanlaşırsa engeli aşmak zor olur. Bu nedenle yabancılaşmaya karşı içselleştirmek kadar yüzleşmek de önemli bir unsurdur.

Yabancılaşmadan yüzleşebilen birey çevresindeki her şeye ve her objeye karşı farklı tepkime verse de, kendi ile olan hesaplaşmasını aşabilmesinin koşulu yoktur, yüzleşmek bir kemirme sürecinin başlangıcıdır ve bireyin kendi ile hesaplaşma sürecini başlatır. Hesaplaşabilen birey ‘o yaptıklarını’ ya da yaşadıklarını bir daha yapmama ve/veya yaşamaması yapabilecekleri bilerek kendine daha güvenli engele doğru yürür, hesaplaşmasının gücü ile orantılı olarak da engeli aşar…

Bu süreç bireyler kadar toplumlar için de geçerlidir. Hiçbir şiddet hiçbir çatışma tek taraflı olmadı, olmayacak da…

Çatışma sonrası süreç bu nedenle önemlidir…

Yabancılaşmadan yüzleşmek yeniden güven, yeniden birlikte yaşam sürecine katkı sağladığı gibi, yeterli derinlikte olması milliyetçi/ayrılıkçı düşüncelerin yeniden yaşam bulabilmesinin önü o oranda alınabilecektir…

2. Dünya savaşı sonrası Yahudilerin yaşadıkları ve Alman ulusun yüzleşmesi ve bu yüzleşmeyi sürekli kılacak süreçte olması olumlu ama bunun derinliğinde yaşanan sıkıntı, yeniden yüzeyde dolaşan milliyetçi/ayrılıkçı düşüncelerin yaşam bulabilmesinde ifadesi buluyor…

Balkanlar, Güney Afrika gibi yüzleşme organları yabancılaşmanın yaşanabildiği oranda başarılı olabilmişler, şiddeti durdurabilmiş ancak yeniden birlikte yaşamın önünü açacak derinlikte olamamıştır…

Türkiye’nin Ermeniler konusunda yüzleşmeden kaçması, yalnızca Ermeni değil, Kürt, Rum, Kıbrıs, Ege vb birçok konu ile yüzleşmekten kaçması aslında onun bugünkü milliyetçi mecrada ilerleyişinin bir ürünü olarak algılamak mümkün…

Kıbrıs bu noktada bizim için önemli… Bilban- IKME’nin sözel tarih projesi ile başlayan, Sevgül’ün röportajları ve kitapları ile ortaya çıkan yüzleşme davetini alanlar, bireysel yüzleşmeleri yaparak yeniden kendileri üreterek sürece katkı koymaya ve daveti diğerlerine taşımaya devam ediyorlar…

Yüzleşme bugün yaygınlaştıkça kayıp yakınları ile ilgili süreç ilerliyor, engellenemez bir noktaya doğru gidiyor…

Bugün önümüzde duran Kıbrıslılar olar yüzleşmeye hazırlanmak, yabancılaşmadan, korkmadan birbirimizle dayanışarak bu yüzleşme süreci derinlemesine ileriye götürmektir…

Örtmek, kabullenmek, yok saymak yeniden birlikte yaşama umudunun ileriye taşınması engel teşkil edecektir çünkü yüzleşmemek bizi diğerine karşı yabancılaştıracak, milliyetçileştirecek, milliyetçilik hep birbirinden beslendiği için kalıcı ayrıştıracak…

Közü örtmek ileride küçük bir esinti ile yeni yangılara da neden olacağını bilmek gerek, o yüzden amaç ve marifet közü alevlendirmeden tamamen söndürebilmekte…

Bu nedenle davet ortada, buna bireylerin karşılıkları da… Bunu kitleselleştirebildiğimiz oranda milliyetçiliği, ayrımcı düşünceleri kırabileceğiz ve yeniden yaşamın koşullarına yaratabileceğiz…”

Bu yazı yazıldığında AKEL-DİSİ çekişmesi yoktu ve açıklamalar sonrası adeta yazıya sonradan takviye olarak verilmiş gibiydi…

DİSİ bir yandan Grivas’ın anma törenlerinde boy gösteriyor, Sampson’un oğlunu parti milletvekili olarak seçtiriyor, bir yandan da özür dilenmesinden bahsedebiliyor. Ufak Sampson’un açıklamalarını okuyanlar bir kuşak siyasetin devam ettiğini ortaya koyuyor. Özür aslında ortaya çıkan yeni durumda bir görev!

AKEL 60-74 arasında hükümette olması ya da hükümete yakın çalışması ya da direk olarak Makarios’u desteklemesine rağmen ‘tetikçin’ kendinden olmaması ile övünebiliyor, peki sonuçtan tamamen kendini kurtarabiliyor mu?

İkisinin de aslında yaptığı ayni şey, yabancılaştıkları bir konuya karşı, ilgilenirmiş gibi yaparak siyasi çıkar elde etmeye çalışıyorlar.

Dışarıda kalıp susanlar? En son bulunan kayıpların akıbeti ile bir dönem EDEK başkanlığı yapmış Lissarides’in emrindeki paramiliter grubun ilişkisini ne yapacağız? Peki, bazı kayıplardan sorumlu olan Baba Sampson ile DİSİ nasıl hesaplaşacak?

Ancak en azından güneyde ‘görev’ icabı ile de olsa tartışma başladı, ya kuzey?

Bu nedenle yüzleşme devam etmeli, bunun için Kıbrıs’ta gerçek barışı isteyenler, bu işi, görev icabı kabul etmeyenler, ellerinde aynaları ile her bireyi yüzleşmeye zorlamalı, yüzleşen konuşturulmalı ve her bir acı hak ettiği gerçek özrü almalı ve toplu özür kabul edilmemeli…

Bunun için yol uzun ama o kadar da karanlık değil, daha fazla aydınlık için ihtiyacımız daha fazla emek…



* Bu yazı Sevgül Uludağ’ın İncisi Kaybeden İstiridyeler kitabının İngilizce baskısı için düzenlenen gecedeki konuşma metninin genişletilmiş halidir.

24 Şubat 2007

SOSYAL GÜVENLİK YASA TASLAĞINI DOĞRU OKUMAK

Çalışma ve Güvenlik Bakanlığı yeni bir yasa taslağı hazırladı ve bunu bir yıldır bir şekilde tartıştırıyordu. Önce Sağlık Sigortası ile birlikte anıldı ama son şeklinde adı sadece “Sosyal Güvenlik Yasası” olarak kaldı… Belki de siz bu yazıyı okurken taslak bakanlar kurulundan geçip, meclise havale edilmiş de olabilir…
İçeriğine bu yazının bu defaki sınırları içinde girebilir miyim çok emin değilim çünkü önce biraz geriden alıp bazı hatırlatmalar yapmakta yarar var…
Tek sosyal güvenlik diye bir konu yıllardır var, bu yasaya herkes bu gözle bakıyor, yöneticiler de konunun bu şekilde ele alınması için çaba sarf ediyor ama içerik pek de öyle değil…
“Ekonomik Kalkınma Projeleri için Fizibilite çalışması” başlığı ile UNDP –PFF’e desteği ile Dünya Bankası uzmanlarına hazırlatılan Haziran 2006’deki raporunun 1. cildi olan “ekonomik değerlendirme” ve 2. Cildi olan “teknik makaleleri” okuyanlar bunun böyle olmadığını rahatlıklı görebilir… Bu nedenle yasa taslağını tartışmadan önce bu raporların iyi okunmasının yasayı daha iyi anlamaya yardımcı olacağı inancı ile bazı alıntılarla başlayalım:
“Kıbrıs’ın kuzey kesiminin emeklilik sistemi, her ölçüde kendi yararlanıcılarına çok fazlayı, çok erken vermektedir” (cilt2 sayfa 41)
“Erkekler için 71 yıl, ve kadınlar için 76 olan doğumda yaşam beklentisi dikkate alındığında halihazırda hem erkekler hem de kadınlar için 55 olan yasal emeklilik yaşı çok düşüktür ve yükseltilmelidir” (cilt2 sayfa 42)
“Asgari emeklilik maaşı, asgari katkı oranlarından katkıda bulma teşviklerini bozmayacak, mali olarak daha sürdürülebilir bir seviyeye indirilmelidir.” (Cilt2 sayfa 43)
“kamu emeklilik rejiminde sağlanan cömert haklar nedeniyle, çarpıtılmış teşvik yapısı kamu sektörü istihdamı lehine bir emek piyasası bozulması yaratmaktadır. Hem genel hem de devlet memuru bölümlerini reform etmeksizin, kaynaksız vaatleri ve sürdürülemez haklar seviyelerini ve emeklilik yaşlarını kaldırmaksızın, emeklilik sistemi daha büyük bir açığa sürüklenecektir. Sistemi sürdürülebilir yola koymak için, politika belirleyicilerinin düşünebileceği önlemler arasında aşağıdakiler bulunmaktadır:
• Sistem parametrelerini (yani emeklilik yaşı, hesaplama dönemi, endeksleme, asgari emekli ödemeleri, emekli formülü kompresyonu) ve gerekirse yüksek katkı oranlarını revize ederek ve geçici bir nominal emeklilik dondurması yaparak PAYGO SSF’yi (‘pay-as-you-go’ (Türkçesi ‘kuşaklararası dayanışma’ denebilir) yani PayGo bir tür sosyal güvenlik sistemi – SSF- Sosyal Sigortalar Fonu y.n) dengelemek
• Parametreleri (emeklilik yaşı, hesaplama dönemi, formül endeksleme) revize ederek, ikramiye ödemelerini azaltarak ve kaldırarak ve katkı oranını artırarak, EMSAN’ın (emeklilik sandığı y.n) aktüaryel (ölüm oranlarıyla ve sigorta istatistikleriyle ilgili, bağlantılı denge y.n) iyileştirmek” (Cilt2 sayfa 55 ve Cilt1 52)
Bunları göz önünde alıp yeni yasayı okumakta yarar var. Tabi önemli dipnotlar da raporda mevcut:
“Kıbrıs’ın kuzey kesimindeki herhangi bir ekonomik reform programı sürdürülebilir bir şekilde özel sektör gelişimini teşvik etme amacına dayalı olmalıdır” (Cilt1 sayfa 25)
Dünya Bankası yetkilileri ne istediklerini biliyorlar:
“Sistem, modern birçok direkli sistemdir ve oldukça iyi örgütlenmiş sosyal sigorta idaresine sahiptir” (Cilt1 sayfa 36) tespiti yapmasına rağmen sayfanın başında “ Kıbrıs’ın kuzey kesiminde kamu maliyesi üzerindeki en büyük yutuculardan birisi emeklilik sistemidir” (Cilt1 sayfa 36) tespitini de yapıyor…
Bunun anlamı:
“Emeklilik sistemi kurumsal kurgusu uygun olmakla birlikte, bugünkü parametreleri ile sürdürülebilir değildir. … yüksek emeklilik harcamaları yükü, katkılara göre fazla cömert olan emeklilik haklarının bir sonucudur. Bu haklar erken yaşta emeklilik, ücretlere karşılık yüksek değiştirme oranı ve yüksek bir asgari emeklilik ödeneğini içermektedir” (Cilt1 sayfa 37)
Bununla birlikte başka bir şey söylerken aslında gerçek taleplerini söylemeyi satır aralarında yapıyorlar:
“katkı oranları oldukça yüksektir (brüt ücretlerin yüzde 35’i) bu da emek maliyetini yükseltmektedir” (Cilt1 sayfa 37) “özel sektör gelişimini teşvik etme” ilkesi ile uyumlu bir tespit…
“Bireylerin kendi ileri yaşları için gönüllü tasarruf yapmalarına imkan tanımak için gönüllü emeklilik tasarrufları için kurallar ve oluşturulması zorunludur” (Cilt2 sayfa 41) yani Türkçe özel emeklilik sisteminin oluşturulmasına/ teşvikine yönelik çalışma yapılması talebi yani bu ‘piyasanın’ da ‘özel sektör’e açılması…
Rapordaki örnekleri çoğaltmak mümkün, bu noktada kimin ne duruşu olduğunu da anlamak önemli…
Bu rapor çeşitli düzeylerde CTP yetkililerince kutsandı ve önemine dikkat çekildi. Yenidüzen gazetesinin 14 Eylül 2006 tarihli satırındaki saptama CTP’yi anlamamıza yardımcı olacak sanırım:
“Ekonomik Kalkınma Projeleri İçin Fizibilite Çalışması... Kıbrıs’ın Kuzey Kesiminde Ekonomik Büyümenin Sürdürülebilirliği ve Kaynakları” başlıklı Dünya Bankası çalışması, ekonomide kanayan yaralara bilimsel verilerle parmak basıyor” (http://www.yeniduzengazetesi.com/print.php?news=9811)
Bu aşamadan sonra söylenecek fazla söze gerek kalmıyor. “bilimsel verilerle parmak basan” Dünya bankası uzmanları ve uygulamadaki yerli işbirlikçilerine karşı emeğin örgütlerinin ne yapacakları önemli olan konu…
Bir sonraki yazıda yasanın içeriğine yönelik tartışmaları da başlatabiliriz ama bence yukarıdaki öneriler ışığında biraz da süslenerek hazırlanan bu yasa taslağının geçmesine karşı direnecek miyiz yoksa ayrıntılar içinde kaybolup sürece seyirci mi kalacağız, önümüzde duran gerçek tartışma aslında bu…

26 Ocak 2007

Hrant ve "haince söylemler var"

Hrant’ı da vurdular… Ape Musa, Musa Anter’i de yaşamının kışında vurmuşlardı, Metin Göktepe’yi ise yaşamının baharında… Kutlu Adalı, avukatlar Ayhan Hikmet ve Ahmet Muzaffer Gürkan, Fazıl Önder ve diğerleri bu coğrafyada vurulup, öldürülenlerdi… ve niceleri dünyanın onlarca yerinde karanlığa karşı gözlerini kırpmadan ölümün üstüne yürüdüler ve hiçbirisinin arkasından ‘yazık, boşuna öldü’ denmedi… Şairin dediği gibi her ölüm erkendi ama bir kez ölüm kapıyı çalmışsa, onu da ayakta karşılamak gerekirdi, yine öyle yapıldı, düşmana inat ‘hepsimiz kardeşiz’ denerek bir kez daha sokaklara dolundu, karanlığa bir kez daha meydan okundu…
Ölen değil aslında asıl cezalandırılan, kalanlardır. Hrant yaşadığı son dönemde zaten işkencenin en ağırına maruz kaldı. Sürekli hırpalandı, hatta fiziki saldırıya dahi uğradı.
Gazetelerde onun boy boy fotoğrafları çıktı ve altına “işte hain” yazıları yazıldı. Köşe yazarları, hatta şimdi arkasından timsah yaşı dökenler bile, onun ‘ne hain bir Ermeni’ olduğunu yazdılar. Sokaktaki bütün gözlerin onun üstüne çevrilmesini sağladılar, her köşe başında, gelecek saldırıyı bekler hale geldi, ‘ürkek bir güvercin’ gibi davranıyordu artık… Bu, bir insana yapılacak en ağır işkenceydi zaten…
Bu yazılanlar size yabancı mı geliyor?
Eski defterleri karıştırıp onlarca yazı bulmayacam, ya da onlarca örnekleri sıralamaycam yalnızca bir hafta geriye gidecem…
Tarih 19 Ocak 2007, yer Gülseren, komutanın biri yine tehditler savuruyor, “haince söylemler var” diyor, gazeteler bunu başlığa çıkarıyor. Ne demişlerdi Hrant’ın katili, direk veya dolaylı azmettiricileri, ‘gazetelerden, internetten okuduk, vatan haini idi, vurduk, vurdurduk’… demek ki vatana ihanetin cezası varmış ve Güvenlik Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Mehmet Eröz kürsüden kükrüyor, ‘barışçı’ olduğunu iddia eden gazeteler dahi bunu sayfalarına, başlıklarına taşıyorlar; “haince söylemler var”
Ne diyor Ersöz; "Türk askeri; vatanına, bayrağına ve namusuna göz dikilmedikçe kışlasından çıkmamıştır, çıkmamaktadır ve çıkmayacaktır. Ancak, sınırlarını kanıyla çizerek, vatan yaptığı topraklarına göz dikenlerin, bu topraklarda sahnelemeye çalıştıkları sinsi oyunlarına karşı mücadelesini, her ortam ve şartta sürdürmeye devam edecektir"…
Birilerinin ‘sinsi oyunları var’, haince söylemler var diyor, yoksa Ersöz birilerine çağrı mı yapıyor?!…
Ersöz devam ediyor, “Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin, KKTC'de, sözde barış propagandası yapmakta ve yaptırmakta olduğunu" söylüyor…
Yani birileri yalnız sinsi oyunlar oynamıyor, Kıbrıs Rum Yönetimi adına Kıbrıs’ın kuzeyinde barış propagandası da yapıyor…
Ersöz hızını alamıyor, “Enosis hayalperestlerinin, sinsi propagandalarla nifak tohumları ekmeye, halkın ordusuna güvenini zedelemeye ve ordusuna karşı kışkırtmaya çalıştığını” da söylüyor…
Ama Ersöz rahatmış, “Bu kara propagandalar, bu kışkırtıcı ve haince söylemler, KKTC halkının sağduyusu karşısında etkisiz ve çaresiz kalmaktadır” diyor…
Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ da süreci devam ettiriyor. Kıbrıs’a geliyor ve çeşitli kurumları ziyaret ediyor. Ziyaretlerinden birinde, "Kıbrıs Türk halkının TSK ile omuz omuza vererek, kan dökerek ve şehitler vererek kazandığı bir zafer" olduğunu söylüyor, “kimse kalkıp da Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs Rum halkına karşı bir güven duyduğunu söyleyemez” diyor. Başbuğ (Annan Planının) “reddedilmesi bile bizim bu konuda çok dikkatli olmamızı ve dolayısıyla KKTC'nin ve Kıbrıs Türk halkının güvenliğini daima elimizde tutmamız gerektiği düşüncesindeyim” da diyor.
Devam etmek, tüm konuşmayı buraya aktarmak mümkün ama neden, yeterli değil mi?
Başbuğ ve Ersöz bir süre önce başlatılan geçici 10. Maddenin kaldırılması ve bir yıldır devam eden “askersiz Lefkoşa” ile ilgili kampanyalara karşı cephe alıyorlar. Kampanyayı organize edenleri kuzeyde Kıbrıs Rum yönetimi propagandası yapmakla, huzur ve güveni tehdit etmekle, haince söylemlerde bulunmak suçluyor, ellerinde silahları ile…
Başbuğ ve Ersöz’un konuşmalarını koca koca sayfalarına taşıyor anlı şanlı gazeteler, köşe yazarları ellerine kalemi alıyor vatan hainlerine karşı yazılar yazıyor, koca koca harflerle hainler işaret ediliyor, birileri göreve çağrılıyor sanki de…
Acaba bir yerlerde, internetten ya da gazetelerden bunları okuyup görev çıkaracak birileri var mı? Acaba görev bölümleri mi yapılıyor şimdi, kim bilir?! Koca koca yıldızlı yetkililer demişse, her anlı şanlı Türk gencine vatanı korumak düşmez mi? Bu defaki bu şanlı görev kime verilecek, yine 17 yaşında bir tetikçi mi bulacaklar…
Ötesi yok, hiçbir tehdit bugüne kadar kolayına birilerini yolundan döndürememiş, yine yola devam edilecek ama bu olaylarla bir kez daha, ‘çağdaşlaşmanın yapı taşı olan “silahlar sivillerin önünde diz çöksün” hukuk ilkesini’ hatırladık. Bu ilke çalışıyor olsaydı ne Ersöz, ne Başbuğ bir dakika bile görevlerinde kalamazdı. Nasıl ki Şubat 2006’da Katalonya özerklik anayasası tartışılırken askeri zevat ‘açıklama yapmış’, İspanya hükümeti de kendilerini görevden almıştı, bunca sivillere tehditten sonra, Türkiye hükümeti ya da Kıbrıs Türk liderliği de kendileri görevden alabilirdi ama bunun için irade gerek…
***
Güvercinler bir kez daha ürkekçe havalanmaya devam edecekler Hrant’ın dediği gibi, bu kez biraz daha ürkek, çünkü bilecekler ki güvercinlere de dokunurlar ama…
Ancak, özgürlük onların yaşam şekilleri olduğu için yine sokaklarda olmaya devam edecekler, silahlara inat, sözümüz silahımızdır diyecekler, sözcüklerini özgürce sokaklarda haykıracaklar…
--------- --------------------- ------------------------
Alıntı yapılan konuşmaların internet siteleri
http://www.kibrisgazetesi.com/index.php/cat/2/news/36289/PageName/Ic_Haberler
http://www.kibrisgazetesi.com/index.php/cat/2/news/36375/PageName/Ic_Haberler

12 Ocak 2007

Köprü kalkmış


9 Ocak günü sabah saatlerinde Ledra Caddesinin kuzey sınır bölgesine kurulan köprü kalkmış…
Çalışmaları öğleden sonra bir süre güneyden, daha sonra da kuzeyden takip edebilme şansım oldu, herkeste kaybolan eşeğini bulma sevinci vardı ama eşeğin zaten bizim olduğunu çok kişi maalesef unutmuş durumdaydı.

Ancak Ledra ya da bizimkilerin dediği hali ile Lokmacı bence asıl sorun değil…

Asıl sorun bazılarının aniden keşfettikleri askeri rejim de değil…

Askeri rejimi şimdi keşfedenler, sanırım, arka arkaya Temmuzdan başlayarak birer ay süre ile tankların sokaklarda yürüdüğü bir ülkede daha önce yaşamıyorlardı. Askerin ikide bir görev ve sorumluluklarını aşarak işler yaptıklarını da fark edemiyorlardı ki bunun anlamı ya bu ülkede yaşamıyorlardı ya da derin bir uykudaydılar.

YKP bu yıllar önce fark edip mücadele bayrağı açtığından beri ve son bir senedir askersiz Lefkoşa kampanyası yaparken bir kısım kerhen destek kesim vermiş, bazı kesimler yürüyün de arkanızdayız diyorlardı ama ortalıkta pek görünen yoktu. Şimdi Lefkoşa’nın askersizleştirilmesinin önemi ve ihtiyacı bir kez daha ortaya çıktı. Bir şeyin daha önemi anlaşıldı ki askerin mutlaka kampında kalması ve Annan Planında ön görülen kurallar çerçevesinde kampından çıkabilmesi gerekmektedir. Askerle bu kadar içli dışlı olarak barış yapmayı hayal edenlerin başı bir kez daha tokuştu ama bunu ne kadar anladıklarını göreceğiz. Askerin sivil otorite önünde diz çökmesini sağlayamadıktan sonra tüm söylenenler boştur. Asker sivil önünde diz çökse polis sivil otoriteye de bağlanması, geçici onuncu madde de ve diğer sorunların çözümü günlük değil saatlik iştir ama bu olmadıktan sonra silahlı bir güç karşısında sivillerin yapabilecekleri kısıtlıdır.

Bunun hayal olduğunu düşünenler Şubat 2006’da Katalonya’nın özerkliğinin tartışıldığı zaman haddini aşan generalleri görevden alan İspanya hükümetinin icraatını araştırabilir. Çağdaş yönetimlerde siviller, karar alırken her kurum gibi askerin de görüşünü alır, karar alındıktan sonraki süreçte ise sivil otoriteye bağlı olması gereken bir kurum olan ordunun alınan bu karara saygı duymaktan başka çaresi kalmaz. Bunu anlayabildiğimiz zaman ve Jön Türkçü siyasi geleneklerle siyasetten yapmaktan vazgeçebildiğimiz zaman çağdaşlaşacağız…

Ancak bunlar daha önce de ortaya koyduğumuz görüşlerdi.

Ancak bu köprü ve duvar, gerçekten yıkılması gerek tek duvar ve köprü mü?

Lefkoşa gibi tarihi bir şehre çektirdiğimiz azabı acaba kaç kişi görebiliyor. Sınır boyu hem kuzeyde hem de güneyde yürüyerek köprünün yıkıldığı gün gözlem yapma olanağım oldu.

Kuzeydeki sınır boyunda birçok tarihi bina yıkıma terk edildi ama özellikle yol üzerine kurulan veya yıkıldığı için açılan alanlara mükemmel yapılan duvarlar dikkat çekiyor. Herşeye inat Lefkoşa’nın artık bölündüğünü anlatan duvarlar…

Güneyde ise 1974’de her nasıl yaptılarsa öyle kalmış bir hava var. Sınır boyu 1974 yılından bugünlere gelememiş. Derme çatma şeylerle kapatılmış yollara, yıkılmaya yüz tutmuş binalara, çirkin moloz yığınları ile yapılan askeri cephelere dokunurlarsa bölünmüşlüğü de kabul edecekler o yüzden nasılsa öyle bırakarak propaganda yapıyorlar.

İki çirkin propaganda ile Lefkoşa’nın bir döneme damgasını vuran Baf ve Ermu Caddesi ölüme terk edildi ve debelenirik Ledra Caddesine bir geçit açalım ama Lefkoşa’nın diğer yaralarına tedavi edici önlemi konuşabilen yok çünkü “çünkü” diye başlayan yüksek siyaset ve propaganda herkesin gözünü kör etmiş durumda ama Ledra açılması gereken tek duvar değil daha yıkmamız gerekecek çok duvarımız var…

Yıkılması gereken öyle duvarlar var ki balyoz bile işlemez. Beyinlerimize hükmedenler, beyinlerimizdeki duvarları katmer katmer yükseltmektedirler ama bunu da tartışan yok…

Kıbrıs Türk liderliğinin tacizci bir siyaset ile Kıbrıslı Rumlar her gün rahatsız edilmektedirler. Dağdaki bayrak, Stovrolo ve Kaymaklı bölgesindeki sınır ihlalleri, kayıplar konusu ve benzerleri ile Kıbrıslı Rum şovenleri ayaklandırılmakta, Kıbrıslı Rum toplumu sürekli olarak taciz edilmekte, milliyetçi refleks vermesi koşulları yaratılmaktadır. Dönüp Kıbrıslı Rum toplumu bu şekilde ayaklandırdıktan sonra sanki de iyi niyetli bir şey yapıyormuşçasına da hareketler yapılarak bu defa da Kıbrıs Türk toplumun milliyetçi refleks vermesinin koşulları yaratılıyor.

Bu siyaset sürdüğü sürece de çözüm Kıbrıs’ta zordur. Herkes herkesin duyarlılıklarını anlayarak, sorumlu ve duyarlı hareketlerle Kıbrıslılar arasında güven ve barışı sağlamız gerek…

Kıbrıs ve Kıbrıslıların birleşmesi mümkündür. Bunun için umut vardır, sorun olan niyet var mıdır?