19 Ocak 2008

YAŞAM HEMEN ŞİMDİ, MÜCADELE HEMEN ŞİMDİ!


Çok eski bir tartışmadır, Lenin “"Sol" Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı” kitabında sorar “burjuva parlamentolara katılmak gerekir mi?”... Ve cevabını yine kendisi verir “kanıtlanmıştır ki, Sovyet Cumhuriyetinin zaferinden birkaç hafta önce bile, giderek bu zaferden sonra bile burjuva demokratik bir parlamentoya katılmak, devrimci proletaryaya zarar getirmek şöyle dursun, ona, bu parlamentoların niçin dağıtılması gerektiğini geri kalmış yığınlara daha kolay anlatma olanağını sağlamakta, bu dağıtışın başarısını ve burjuva parlamentarizminin "siyasi tasfiyesini" kolaylaştırmaktadır.”
Ve Lenin devam eder; “gelecekteki şu ya da bu durumlarda bizim için hangi mücadele aracının daha pratik ya da elverişli olacağını önceden kestirmek, siyasette daha zor bir şeydir. Bütün mücadele araçlarından yararlanmayı bilmemek, büyük bir yenilgi tehlikesine –bazan, hatta kesin yenilgi tehlikesine– kendini atmak olur, çünkü bizim irademizin dışında meydana gelecek olan öteki sınıfların durumundaki değişiklikler, bizi özellikle zayıf olduğumuz bir hareket biçimine başvurmaya zorlayabilir. Eğer bütün mücadele araçlarından yararlanmayı biliyorsak, mutlaka yeneriz; çünkü koşullar, düşman için en tehlikeli olan silahı, öldürücü darbeleri en çabuk indiren silahı kullanmamıza olanak vermese de, biz gerçekten ilerici olan, gerçekten devrimci olan sınıfın çıkarlarını temsil etmekteyiz. Tecrübesiz devrimciler, çok defa, legal mücadele araçlarının oportünizm lekesini taşıdıklarını sanırlar, çünkü bu alanda, burjuvazi, çok defa (özellikle "barış" zamanlarında, ihtilâl zamanlarında değil) işçileri aldatmış, işçilerin güveniyle oynayabilmiştir; ve bu devrimciler, illegal mücadele araçlarının en devrimci araçlar olduğunu sanırlar. Bu, yanlıştır. Doğru olan, örneğin en demokratik, en özgür ülkelerin burjuvazisi, savaşın soyguncu karakteri hakkında doğrunun söylenmesini yasak ederek, işçileri tarif edilmez bir cüret ve pişkinlikle aldattığı 1914-1918 emperyalist savaşında olduğu gibi bir durumda, illegal mücadele araçlarını kullanmayı bilmeyen ya da kullanmak istemeyen (yapamıyoruz demeyiniz, istemiyoruz deyiniz) partilerin ve önderlerin oportünist oldukları, işçi sınıfına ihanet ettikleridir. Ama illegal mücadele biçimleri ile bütün legal mücadele biçimlerini birleştirmeyi bilmeyen devrimciler, pek kötü devrimciler sayılmalıdırlar.”
Ve Lenin hatırlatır; “devrimci olmayan giderek gerici olan kurumlarda, devrimci olmayan bir ortamda, devrimci bir eylem yönteminin gereğini henüz anlayamayan yığınlar arasında devrimcilik etmek çok daha zordur ve çok daha değer taşır.”
Dediğim gibi siyasal partilerin hangi araçları kullanmaları gerektiği, hangi araçların lekeli olduğu tartışmasının bir asırdan fazla bir tarihi var… 1920’de yazılmış “"Sol" Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı” kitabında Lenin derdini anlatmaya çalışıyor, derdimizi anlatıyor… Onun koşullarını aynen alıp bugün uygulamaya çalışmak saçmalamaktan başka bir şey olmayacaktır, ama onun gösterdiği ilkeleri tartışmak, bunlar üzerinde konuşmak önemlidir…
Bu tartışmanın ilk kısmıdır… İkinci kısmında ise 1990 öncesi süreçte birçok sol akım için her şey devrimden sonra daha güzel olacaktı, bu nedenle devrim mücadelesi dışında kalan bütün mücadele şekilleri ikincil ilan edilmişti. 90lar sonrası gelişen tartışma sürecinde, yenilgi koşullarında bazı sol kesimler bununun özeleştirisini yaparak “hemen şimdi” ile özetlenebilecek bir taktiğin izlenmesinin gereklerini ortaya koydular…
Yeni zamanlar bize gösterdi ki, kimse daha az demokraside yaşadığı için, daha yoksul olduğu için sol mücadeleye katılmıyor. Tersine daha az yoksulluk, daha az demokrasi onları güçlünün yanına doğru itiyordu…
Radikal sol bugün itibari ile demokrasi hemen şimdi derken, aslında burjuva demokrasilerde gidebilecekleri yeri biliyor ama oraya kadar önemli bir mesafe var. Ancak “demokrasi hemen şimdi, hem de burjuva demokrasi koşullarında” derken yığınların yeniden kazanılması için mücadele ediyorlar, kazanılan her demokratik hak solun, sosyalistlerin kazanım hanesine yazılıyor. Bu kitleler ile sol arasında ilişkinin, güvenin yeniden gelişmesine yardımcı olacak bir unsur olarak karşımıza çıkıyor… Benzer şekilde kadın sorunu, çevre sorunu ve benzeri birçok alanda “hemen şimdi” diyerek yığınların içinde umutsuzluğun ve bilinçsizliğin olduğu yerde “lekelenmeden” korkmadan, zoru seçerek propaganda faaliyeti geliştirmek sola zemin kaybettirmez. Tersine karşı çıktığının deşifresi için önemli imkânlar sağlarken kazanımlar güçlü ilan edilenin yenilebileceği, yeni bir dünyanın mümkün olduğunun habercisidir de ayni zamanda…
Üçüncü konu ise karşı propaganda her dönemde yapılmaktadır. Karşı propagandanın bilinçli bir merkezden yapıldığı gibi, dağınık, kitle içinden gelmesi de doğaldır. Parti kendi pozisyonuna, karşı propagandaya bakarak ya da onu önemseyerek karar vermemelidir. Karşı propagandayı aşmanın yolu eylemlerden vazgeçmek değil, propaganda ve örgütsel çalışmayı geliştirmektir. Karşı propaganda merkezlerinin bir amacı da siyasal faaliyet alanlarının daraltılmasıdır. Bu nedenle akılda tutulması gereken örgütü bağlayan, onu tanımlayan örgütsel dokümanlar ve yayınlarıdır, karşı propagandalar değil…
Bunun dışında, karşı propagandaları gerekçe gösterip partinin siyasal hareketlerini eleştirmek ve geri çekilme talebi de anlamsızdır. Yapılması gereken siyasal faaliyet alanlarının daraltılması değil, karşı propagandayı kıracak faaliyetler içinde olmaktır. Bunun zayıf olduğu koşullarda sırf karşı propaganda yapılacak diye örgütün kendini kısıtlamaya gitmesi ciddi bir taktiksel hata olacaktır…
YKP olarak geçmiş süreçlerden ders alındığı, farklı geleneklerden gelen deneyimlerin harmanlandığı ya da harmanlanması gerektiği düşünüldüğünde, parti üyelerinin karşı propagandaları düşünerek ya da “lekelenmek” gerekçesi ile parti faaliyetlerini kısıtlanması taleplerinin hatalı olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır.
Son olarak teorik-pratik tartışmayı açmakta yarar vardır. Gerek Kıbrıs’ın kuzeyindeki ayrılıkçı yapıyı tanımlamakta, gerekse siyasal mücadele alanında YKP, bugüne kadarki dökümanları ile kendini en iyi tanımlayan partidir. Örneğin YKP’nin, 30 yıla yakın bir geçmişi olan Halk-Der geleneği üzerine kurulduğu düşünüldüğünde, 1979’da Bağımsızlık Yolu Gazetesinde manşetten ilan edilen “ayrılıkçı devlete hayır” sloganı akla geliyor. YKP bunu bugüne taşımış, YKP’nin bugünkü dökümanlarında ayrılıkçı yapının defalarca kabul edilemez olduğunun vurgulanarak, Türkiye’nin yerel alt yönetimi tanımına daima atıfta bulunulmaktadır. Bunun net olduğu ve partinin hiçbir organında herhangi bir çelişkinin gündeme getirilmediği koşullarda “tanınma” gibi muğlâk ve “karşı propagandadan” etkilenmiş argümanlar geliştirmek ve yapılacak eylemleri “lekelenmiş” saymak ciddi teorik bir tartışma değildir. YKP özellikle son kurultayında aldığı bir numaralı kararı ile Kıbrıs’ın kuzeyindeki yapının çözüme giderken demokratikleştirilmesi için teorik çözümlemeler yapılmıştır. Sorun bunların pratiğe dönüştürülmesidir. Ancak bugüne kadarki zeminimiz bu teorik belgenin yaşam bulması için tartışma yapıp, taktikler geliştirmek değil, karşı propagandalardan da etkilenerek iç tartışmalar yapmaktır ki bu örgütü zayıflatan bir unsurdur.
Toparlamak gerekirse, YKP teorisi ile pozisyonu net olarak ortaya koymuş durumdadır. Parti içinde bu teorik birikimle çelişki ortaya koyan herhangi bir grup veya birey yoktur. Siyasal partiler eylemlilikleri ile propaganda faaliyetleri ile büyürler, kitleselleşirler… Bu nedenle siyasal partiler kitle iletişim araçlarını özellikle mücadele şekilleri ile “geri kalmış yığınlara daha kolay anlatma olanak”larını en iyi şekilde değerlendirmekle yükümlüdürler… Bunu yaparken “sol” ve sağ karşı propagandaya maruz kalmak bunun yanlışlığının ispatı değildir. Eğer teorinin ve yazılan metinlerin içeriğinde hata yoksa karşı propagandayı kırmanın yolu daha iyi bir örgütlenmedir, geri çekilme değil…

18 Ekim 2007

Rüzgâr yönünde yaslananlar ya da rüzgargülleri


Rüzgargüllerimiz çoğalıyor, rüzgar esiyor rüzgargülleri dönmeye devam ediyor, rüzgar esiyor, kamışlar bazen hafifçe, bazen de yere en yakın noktaya kadar eğiliyorlar, buna olsa olsa yaslanma teorisi diyebiliriz ya da eski adıyla kamış politikası herhalde…
Ve bugünlerde rüzgargüllerimiz daha hızlı dönmeye devam ediyor…
“BKP Basın Bürosu'ndan yapılan yazılı açıklamaya göre Birleşik Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri İzzet İzcan başkanlığındaki heyet, Yakın Doğu Üniversitesi Kurucu Rektörü Suat Günsel'i ziyaret etti. Görüşmede, yüksek öğretimdeki sorunlar ve yapılması gerekenler hakkında görüş alış verişinde bulunuldu. Görüşme sonrası BKP heyeti Yakın Doğu Üniversitesi'nin ilerleyen aylarda faaliyete girecek olan Diş Hekimliği ve Eczacılık fakültelerini de ziyaret ederek incelemelerde bulundu”…
Bu bilgileri BKP Basın Bürosu dağıttı, TAK da haberleştirdi…
Yakındoğu Üniversitesi’ni ziyaret eden BKP heyetinde Abdullah Korkmazhan da vardı. Yürütme Kurulu üyesi ve BKP Gençlik Kolları Başkanı olan Korkmazhan 7 Kasım 2006’da “liberal politikalarla eğitimin ticaretleştirildiğini, üniversitelerin bilim yuvaları olma özelliğini kaybettiğini ve sermaye çevrelerinin kâr elde etme kapılarına dönüştüğünü” söylemişti. (Kıbrıs Gazetesi)
14 Mayıs 2007 tarihinde Kıbrıs Gazetesinde de yayınlanan Eczacılar Birliği Başkanı Fatma Azgın’ın yazılı açıklamasında da "bir yıldan beridir hükümet ve ilgili bakanlıklar, açık ve şeffaf olmadan, meslek örgütlerimizle görüşmeden, el altından, siyasi pazarlıklar sonucu olduğu izlenimi yaratacak biçimde YDÜ Eczacılık Fakültesi kurma ve faaliyete başlama izni vermiştir. Ülkemizdeki yüksek öğrenimle ilgili gerçekler ve yasalara bakılmadan, hatta aykırı biçimde bu faaliyet sürdürülmektedir" demişti… Ertesi gün de Eczacılar bayramlarını eylemle kutlayıp, eczaneleri kapatmışlardı. Azgın, eylemleri sırasında TAK'a açıklamalarda bulunmuş ve “YDÜ'den YÖDAK'a eczacılık fakültesi izni için bir başvuru olmadığını, YÖDAK'ın da konuyla ilgili verilmiş bir izni bulunmadığını” söylemişti. Konun çözüldüğüne yönelik basına yeni bir haber yansımadığına göre bu açıklamaları son ve güncel kabul etmemiz gerek…
Tümünü birlikte okuduğumuzda “sermaye çevrelerinin kâr elde etme kapılarına” dönüşen ve izinsiz bölümler kurup eğitim yapmaya çalışan bir yeri BKP heyeti ziyaret etti, karşılığında sahibinden teşekkür almış, BKP Basın Bürosunun açıklamasına göre…
Bu koşullar altında BKP’nin bilimsel, parasız eğitim ile ilgili yapacağı açıklamaların değeri var mı?! Benzer şekilde Tabipler Birliği ve Eczacılar Birliği’nin yükselttikleri sesi duymayarak gidip YDÜ’yü kutsayanlar yarın ne şekilde ve hangi koşullarda ‘dayanışma’ diyerek bu örgütlerin eylemlerine katılacaklar ya da destek açıklaması gönderecekler… Elbette gönderecekler çünkü her şey unutulur…
Nasıl ki BKP ‘meclis’te ‘Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyetine limanlarını açmasın’ diye el kaldırıp kararın geçmesine onay verip sonra Kıbrıs Cumhuriyeti seçimlerinde Hristofiyas’ı destekleriz dediğinde kimse hatırlamazken, yine herkes her şeyi unutacak…
Rüzgâr ne yandan eserse o yana biraz bükülmekten çok bir şey çıkmaz, rüzgâr kuzeyden esersa anaya, güneyden esersa yoldaşa doğru yaslan da korkma nasılsa kimse hatırlamaz…
KSP başka komedi… Kendileri kalemi ellerine aldılar mı, bütün dünyayı devrimci fethe çıkanların isimlerine, ‘pozitif detay’ adıyla çıkan dergide rastlamak mümkün… Dergi künyesinde KSP Merkez Komitesinin büyük kısmını bulmanız mümkün… Ama içinde KSP’yi çağrıştıracak hiçbir şey yok… Tek onlara ait Radyo Ekim reklâmı, onun dışında tümü renkli kuşe kâğıdına hazırlanan aktüel dergideki Yusuf Alkım’ın yazısını okuyanlar çenelerini yerden toplayabilirler… Sanki de başına taş düştü. Gayet yumuşak, ne Sosyalist Gerçek Gazetesindeki köşesindeki yazılardan iz var, ne de keskin anti-emperyalist cephe sloganlarından… Rüzgâr yönünde yaslanıyor yoldaşlar amaç reklâm toplamak, kapitalizme doğru yaslanıyorlar ama kendilerine sorarsanız nice devrimci teoriler duyacağınıza eminiz. Komintern belgelerinden, Komintern’in 6. ve 7. Kurultayında sloganlaşan ‘anti-emperyalist birleşik cephe’yi nasıl aşırdılarsa ve 60 yıl sonra yine önümüze koydularsa, nasılsa kimse hatırlamaz yine bir yerlerden yine bir şeyler aşırıp önümüze korlar, biz hain, işbirlikçi onlar sosyalist olurlar… Yaslan da korkma, dergi köşelerine fiyakalı resimlerini koyup, fiyakalı yazılar yaz, rüzgâr tarafına yaslan da korkma zaten hatırlatan olmaz…
Ya diğerleri? Yaslanıp duruyorlar, kimin nerde olduğunun izi kayboldu, acaba ilk nerdeydiler, nereye geldiler, bu yaslanmış halleri mi yoksa doğal halleri mi anlamak; zor ama boş ver, dert etme zaten herkes yaslanıyor, bükül de korkma bunca eğri arasında senin de eğriliğin anlaşılmaz…
Günü geldiğinde iki büyük sosyalist slogan atan, en devrimci sen olun, o yüzden yaslanma teorisini , kamışlar üzerine çalışmalar yap, ne kadar eğilebilirle ilgili bilgilerini geliştir…
Bu durumu anlamaya çalışanlar boşuna uğraşmasın, buna dense dense rüzgargülleri teorisi denir, başka bir şey değil…

12 Ağustos 2007

Marx Altınkumsal'daydı


Bazen öyle anlar olur oturup uzun uzun teorik şeyler yazma ihtiyacı ortaya çıkar. Kimi zaman da öyle şeyler olur, yazılması çok da gereksiz mecburi yazılar ortaya çıkar…
YKP Gençlik’in düzenlediği kamp[1] için hazırlanan afişi bir zatı muhterem sayesinde bir süredir tartışıyoruz[2]. Tartışma yalnızca afişle kalsa iyi, önce Marx üzerine anlamsız cümlelerle biriktirilmiş teorik sorun olarak karşımıza çıktı, sonra Marx’ın denize girme ve dinlenme konusu gündeme taşındı.
CTP-DP-CTP menşeli eski DGD’li, güçlü self determinasyoncu şimdiki teorik birikiminin yeri ve yurdu bilinmeyen bu büyük düşünür, afişe ve afişteki kullanışa takılmış…
Yenidüzen Gazetesine gönderilen cevap yazısında[3] da söylemiştik duyarlılık afişin tahrif edilmesiydi ki bundan geri adım atıldı, gerçi üstüne konuşulanlar tahrifatı anlamsız gerekçelere dayandırmaktaydı ama neyse, ana konu bu olmadığı için tali konuya takılmak gereksiz…
Gerçi yazar birçok ciddi hatayı ve düzeysizliği de içinde barındıran yazılar yazmıştı, bu bile tartışmamayı içinde taşımasına rağmen yine de cevap yazalım dert anlatalım dedik, yazar anlamazsa ahali anlar, belki teoriye katkısı olur diye düşündük…
Hata denmesi bir tür, ‘tartışma götürecek’ şeyler anlamı içermiyor, ciddi başlıklar. Mesela yazar ilk yazısında “ölümünün üstünden ikiyüz yıl geçti” demişti. 1818 – 1883 arasında yaşamış Marx’ın değil ölümünün, doğumunun üzerinden bile hala 200 yıl geçmemiş durumda… Yazar diyor ki Lucién Febvre, “20.yy’ın en büyük tarih yazıcılığı ekolünün, kurucusu”, “en büyük” kendisi için olabilir ama bunun somut olarak ispatı olamaz. Febvre, tikel tarihi ön plana çıkaran Fransız tarih okulu Annales’in kurucusu… Kendinden sonraki birçok tarihçiyi etkilemiş olması bir kişiyi nasıl en büyük yapar bilinmez… Bilip bilmeden “Allahtan, Stalin hayatta değil... Yoksa ÇEKA çoktan birkaç ajanını görevlendirmiş olurdu” yazabilmekte… ÇEKA eski Sovyetler Birliği Gizli servisi. 1919’da kuruldu. 1922’de ÇEKA lağvedildi ve yerine Devlet Politik Direktörlüğü GRU kuruldu. Yani ÇEKA, GRU, OGPU, NKGB, NKVD, GUGB, MGB, KI ve son olarak KGB haber alma ve diğer işler için kurulmuş gizli servislerdi. Yazar 1919-22 yılları arasındaki ÇEKA’ya atıfta bulunarak ne yapmaya çalışıyor bilinmez… En önemlisi son cümleydi, bir kadın adı olan Zennube’yi anarak; “gelsin gitsin, Zennube” demenin ‘derin’(!) anlamını yazarın düzeyine inmeden okuyucunun hayal gücüne bırakıyorum… Yazar, 25 Mart -13 Nisan 1866 tarihleri arasında deniz kenarında bir şehir olan Margate’de tatilde olmasına rağmen, onu hiç tatile çıkmamış da ilan edebilmişti ikinci yazısında… “Orak Çekiç, Bolşevik’lerin bir sembolüdür ve ilk Bolşevik fraksiyon, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin İkinci Kongresi’nde Lenin tarafından kurulan bir topluluktur. Tarih: 1902’dir” cümlesi de birçok kaynak tarafından doğrulanmamakta, bazı kaynaklarda “orak ve çekiç sembolü 1917/18 yıllarında kullanılmaya başlandıysa da resmi olarak kullanılmaya 1922 yılında başlanmıştır. Daha önce Kızıl Ordu’nun üniformalarında ve madalyalarında keplerinde vb. kullanılmıştır” denmekte… Bunun gibi başka düzey, mantık ve bilgi hatalarına rağmen biz dert anlatmaya gene de deneyelim bay yazara…
Marx karakteri bir afişte nasıl kullanılmalı? Bu aslında peygamberin resmi veya karikatürü çizilebilir mi, nasıl çizilir sorusu ile tıpatıp aynidir. Aslında herhangi bir karaktere anlamlar yükleyerek, onu özel bir yere koymak ve onu yaşamdan kopartarak, ulaşılmaz ve dokunulmaz kılmak yani yabancılaştırmak için yapılan böylesi tartışmalar bizleri çok da ilerici bir noktaya taşımaz, tersine yalnızca dogmalar için boğulmamızı sağlar…
Bu tip tartışmaların bazı taraflarına göre Marx, Engels, Lenin, Mao, Stalin ve benzerlerinin belli çizim şekilleri, sunuş biçimleri vardır. Belli tartışma biçimleri vardır. Onlar tartışmayı Spinoza’nın da anlattığı gibi “iyilik-kötülük” ekseninde sunarlar ama yaşamda “iyi-kötü” vardır. Değer kipleri olan “iyilik/kötülük” yerini varoluş kipleri olan “iyi/kötü” olarak almazsa ve “iyi” ve “kötü”, “nesne, ama göreli ve kısmi bir ilk anlam taşırlar: Doğamızla uyuşan veya uyuşmayan”[4] şeklinde tanımlanmazsa, “değer kipleri” emir kipine dönüşür, tartışmadan ve “bilgi edinme” sürecinden koparılır, kutsallaşır. Kutsallaştırılan “değer” dogmaya döner. Marx bulunduğu dönemde, en fazla düşüncelerinin bir dogmaya dönmemesi için mücadele etti ve bizi eleştiren yazıda da alıntısı yapılan Marx’a mal edilen sözde olduğu gibi, Marxizm böyle bir şeyse Marx bile Marxist olmadığı ilan etmişti zaten…
Bu yönüyle Marx’ın ‘kutsallaştırılarak’ yabancılaştırılmasına karşıyız… Marxizm birçok makalede de belirtildiği gibi bir yol haritası, bir kılavuz, bir araçtır. Marxizm tapılacak kutsal bir din ve Kapital kutsal bir kitap değil, yeni bir toplumu, komünist bir düzeni yaratma için mücadeledeki araçlar olarak algılanmadığı sürece, bir dönem Moskova’dan dayatılan teorilerle büyüyen ve yaşayan pro-Sovyetik örgüt modelleri ve bireyleri ortaya çıkar ki bunların da ilk sallantıda yıkılması içten bile değildir. Yıkıntıların sonucunu hala yaşamaktayız. Bu tip bireylerin ve örgütlerin saf değiştirmesini 1990 sonrasında yaşamıştık, sapmalar hala devam ediyor. Çernobil ve Perestroika etkisi hala bu yüzyılda da sürdürüyor…
Bu noktada Marx, Engels ve diğerlerinin hangi şekilde ve biçimlerde kullanılacağına da küçük örnekler verelim. İletişim Yayınları Marshall Berman’ın “Marksizmle Maceram”[5] kitabının kapağında bir Marx karikatürü kullanmıştı, bu karikatürün Marx’a mı, yoksa başka birine mi benzediğini tartışmak işimiz değil, işi edinenler elbette tartışabilir… Yılmaz Okumuş, ''Karl Marx Trabzon'da doğsaydı'' fikrinden yola çıkarak Laz Kapital'i[6] kaleme almış, kapağında da Laz burunlu bir Marx koymuştu. Okumuş’un deyişi ile “Tamam, kabul etmek lazım, Emperyalizum karşusinda ilk yarıyı yenuk kapattuk. Şimdi soyunma odasında yaralarumuzi sarayiruz (…)Şimdi ikinci yariya çikacağuz. Ara tiransferde kadroya Çavez’i ve Maradona’yi da kattuk. Kadromuz fena değildur, yürekten oynarsak bunlarla başa çikabiluruz” diyor ama bu espriyi anlamayıp bir sürü “teorik” alıntıyı da birilerinin hemen yapıp Marx’ın Karadenizli olamayacağını ve bütün diyalogların Marxizm karşı yapılmış değerler kipinden “kötülük” olduğunu yazacaklarına eminiz… Neysa, devam edelim, Howard Zinn de “Marx Döndü”[7] diye bir kitap yazmıştı. Aykırı Yayınları da İletişim Yayınlarının Marshall Berman’ın kitabı için kullandığı karikatürün aynisini, farklı bir şekilde kitabın kapağında kullanmıştı. Tek kişilik tiyatro oyunu olarak Howard Zinn tarafından kaleme alınan kitap, duvarda 1990’lardan kocaman bir gazete küpürünün üzerinde “Marx öldü” yazması ve Marx’ın pişik der gibi bir işaret yaparak başlaması da “aşağılayıcı” bulanabilir ama Marx’ın kendi kaleminden bugüne dair Marx sorgulamalarına Marx’ın bir elinde birası ile cevap verdirilmesi dâhiyaneceydi…
YKP Gençlik’in afişine de normalde fikir veren bu oldu aslında…
Evet, gerçeği söylemek gerekirse Marx yeniden döndü ve Altınkumsal’da bizimle beraberdi. Tarihler 3 Ağustos’u gösteriyordu. Soho’ya gittiğinde toplu taşımayı tercih etmiş otobüsle gitmişti ama Kıbrıs’ta toplu taşımacılık olmadığından dolayı oraya kendi olanakları ile ulaştı. Orda buluştuğumuzda, zaman kendisine iyi gelmişti, eski fiziksel hastalıklarından pek iz de görünmüyordu. Gerçi Yenidüzen yazarı onun birçok rahatsızlığı olduğundan bahsediyordu ama 2007 itibari ile, adeta “yeniden” doğmuş gibiydi.
Ona sormadan, 1990ların başında ‘Marx’ı öldü’ ilan edenlere inat, ne fiziksel, ne teorik dinginliğinden hiçbir şey kaybetmediğini göstermek için, bizlerin Bandabuliya’dan kendisine aldığımız orak çekiçli mayosu ile tüm gün kah tartıştı kah bizimle beraber ‘sosyal’ ilişkilere girdi Altınkumsal’da... Dedikodu gibi olacak ama bazılarının yazdıklarını da çekiştirerek “eğer bunlar Marxist iseler ben bir kez daha caydım, Marxist falan değilim” diye vurgulamıştı… Dinçti, kendisini öldü sayıp gidip sağ bir parti kadrolarında, orda burada kendi aleyhine çalışanlara da kızgındı. Hatta bazılarının geri döndüğünü iddia etmelerine rağmen bir yanlarını orada bıraktıklarına inanmaktaydı. Bakmayın demişti bize, “benden alıntı yapan nicelerini gördüm, benim düşlerime düşüncelerime düşman”... Evet Marx, Altınkumsal’da bizimle beraberdi, hoş sohbet 3 gün geçirmiştik kendisiyle, bol bol “Komünist Manifesto” okuyarak…
“Marx in Soho” ya da Türkçeye çevrilmiş hali ile “Marx Döndü” bazılarının olmasa da birçoklarının zihnini açıcı nitelikte önemli bir kitap… Bulup okunması her tür “sağ” ve “sol” sapma hastalığına iyi gelecek nitelikte…
Sembollere yeniden dönmek gerekirse, ilk kirlenmenin Che’nin yeniden tüketilmesi ile ortaya çıktığı söylenebilir. Che’yi tüketemeyen rejim, onun “cilalı imaj” devrine uygun ürünlerini piyasaya çıkararak tüketmeye çalıştı.Cilalı imaj devri çocukları Che’yi t-shirtdeki resmi ve “gerillanın el kitabı” ile bilirler ama onun düşlerinin peşine takılıp önce Afrika sonra Bolivya dağlarına sürükleyen “sosyalizm ve insan” kitabındaki düşüncelerinden haberdar değildirler. “Sosyalizm ve İnsan” veya Che’nin deyişi ile ‘21. Yüzyılın insanını’ yaratma mücadelesi ile onu anlamamanın bireyleri taşıyacağı yer ancak bu kadar yanlış olabilirdi. Tam bu noktada ‘kutsal’ bir karşı duruşu belirmekte yara var: Meksika dağlarında Marcos… Marcos, 90’ların ortasından beri gerilla ve toplumsal hareket mücadelesini sürdürmekte ama imaj devrinde yüzünü kimseler göstermeden… Hala kimliği bilinmiyor. O, maskesinin ardında bir halk olduğundan bahsediyor, komutanı halk olan bir ordu, kendisinin de komutan yardımcı olduğundan…
Marcos’un pipolu ve maskeli fotoğraflarına rağmen kimse onu tüketemiyor çünkü o tüketilmeye karşı, yüzünü de, kimliğini de gizleyerek meydan okuyor…
Tam da bu noktada başlıyor, bize ait olanları tüketmeye çalışan kapitalizme karşı, bizim olanların yeniden üretilerek bugünden, yeniden özü ile birlikte kullanılması… Kitlelere yabancılaştırılmış Marx bir tiyatro oyunu olarak kitlenin karşısına dikiliyor ve komünizmi anlatıyor. Kıbrıs’ın kuzeyinden silinmeye, kötülenmeye çalışılan Marx kalkıp Altınkumsal’a, dostlarının yoldaşlarının arasına geliyor, düşleri ve fikirleri ile birlikte…
Marx’ı yalnız ekonomist, ya da yalnız felsefe yönüyle ille dayatmaya çalışanlar var. Marx’ın düşüncelerine ille ‘dokunma’dan sahip çıkmak isteyenler var. Tam bu noktada Rosa Luxemburg’un sözünü hatırlatıp devam edelim: “Marx'in genel tutumuna paralel olarak, onun kapital'i katî ve değiştirilemez gerçekleri içeren bir kutsal kitap değil; aksine daha öte çalışmalar, daha ileri bilimsel araştırmalar ve gerçek için yapılacak daha öte mücadelelere teşvik eden tükenmez bir kaynaktır”… Bu nedenle ondan sürekli alıntı yapmak değil, onun kaleminden bugünü okuyabilmek ve yazabilmektir aslolan…
Bu noktada dikkatimizi bir şey çekiyor. Bizi eleştiren yazar, sürekli olarak Marx ve Engels dönemine yönelik alıntı yapıyor. Bunun anlamı şu, ‘en son 20-30 yıl önce okumayı bitirdik, şimdi sermayeden yiyoruz’… Marx okumalarını biz 90’ların ortasında tamamladık. Önemli olgular ve çelişkiler olduğunda yeniden okumalar dönüyoruz ama bugünü anlamak için ileri okumalar önemli. Mesela Alfredo Saad Filho tarafından hazırlanan “Kapitalizme Reddiye” kitabındaki[8] “sermaye, sömürü ve çelişki” bölümünü okumak, Marx ve Engels’in bu konudaki yazılarını tekrar etmekten daha ilerici ve bugünü anlamaya yönelik daha yapıcı bir eylemdir. Ayni yazarın “Marx’ın Değeri”[9] kitabı da dün ve bugün arasındaki ilişkileri anlamak için önemli birikimler sunuyor.
Son söz olarak söylenebilecek aslında afişin görevini hakkı ile yerine getirdiğidir. Uzun zamandır pek de gündemde olmayan bir Marx polemiğini bizlere hediye etmiş olması, eski tüfeklerin eski alışkanlıklara tartışamaya yaklaşımları ve yeni kuşağın kendilerini kendi biçimleri anlatma denemeleri de ‘tartışmaya ön giriş” olabilecek nitelikteydi…
Ama aramızda kalsın, Marx gerçekten Altınkumsal’da bizimle beraberdi…
----------------------------------------------------
[1] www.ykpgenclik.org/kamp2007
[2] “Yüz yılların posteri” ve “Zurnada peşrev, zırvada tevil olur mu?”, Nazım Beratlı, 5 ve 11 Ağustos 2007, Yenidüzen Gazetesi
http://www.yeniduzengazetesi.com/index.php/cat/1/col/34/art/5977/PageName/Haberler
http://www.yeniduzengazetesi.com/index.php/cat/1/col/34/art/6020/PageName/Haberler
[3] Murat Kanatlı, 7 Ağustos 2007 Yenidüzen Gazetesi ve 10 Ağustos 2007 Yeniçağ Gazetesi
[4] Spinoza, Pratik Felsefe, Gilles Deleuze, Norgunk Yayıncılık, s.29-32
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=G3DK4G1PSP7P1R3DF7W0
[5] Marksizmle Maceram, Marshall Berman, İletişim Yayınları, Nisan 2005
http://www.iletisim.com.tr/iletisim/book.aspx?bid=1140
[6] Laz Kapital, Yılmaz Okumuş, Epsilon Yayıncılık, Mayıs 2006
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=O3VW5MO0MK1KF1MGWSCY
[7] Marks Döndü! Howard Zinn, Aykırı Yayınları, Ekim 2002
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=MDS61XO72D8D0M1PYR8X
[8] Kapitalizme Reddiye (Marksist Bir Giriş), Hazırlayan: Alfredo Saad-Filho, Yordam Kitap, Ocak 2007
http://www.pandora.com.tr/urun.asp?id=146017
[9] Marx'ın Değeri 'Çağdaş Kapitalizm için Ekonomi Politik', Alfredo Saad-Filho; Yordam Kitap, Kasım 2006
http://www.yordamkitap.com/book.php?bookId=7

24 Mayıs 2007

Yalan rüzgarları


Kıbrıs’ın kuzeyinde siyaset Brezilya dizilerini de geçti. Kimin kiminle ne düzeyde ilişkisi var, artık anlaşılamıyor…

‘Evet’ deyip başlayan ‘ama’ ile bağlanan ve günün sonunda ‘hayır’ demek olan cümlelere alıştıydık ama artık ‘hayır’ diye başlayan cümlelere güvenmek de imkansız hale geldi… CTP Genel Sekreteri Kalyoncu hayır deyip başladığı cümlede Annan Planı görüşmeleri sırasında AKEL ile görüşmediğini hatta güney Kıbrıs’ın telefonla nasıl arandığını dahi bilmediğini söylemişti. Ama güney Lefkoşa’da görüşmeler yaptığı ortaya çıkınca pek bir şey söylemedi ya da söylermiş gibi yaptı…

Kalyoncu, Hayır deyip söze başladı ve dedi ki ‘CTP olarak biz hiçbir zaman anayasanın geçici 10. Maddesinin kaldırılmasını istemedik’… Biz de şeytana uyduk ve sorduk yahu CTP programında; “CTP, sosyal ve siyasal yaşamı militarist etkilerden arındırıp sivil bir toplum anlayışını yerleştirmek için kesintisiz bir şekilde mücadele eder. Bu çerçevede polisin sivil otoriteye bağlanması için uğraş verir, Anayasanın geçici 10. maddesinin kaldırılarak devlet yönetiminin güçler ayrılığı ilkesine uygun olarak yeniden düzenlenmesini öngörür” yazar bu nasıl iş diye, pek cevap veren olmadı… Talat, ‘hayır Ankara’da askerle Lokmacı köprüsünü konuşmadık’ dedikten sonrasını yaşananları bilmem hatırlatmaya gerek var mı?...

Siyasal ilişkiler de bir hoş olmaya başladı.

TDP Başkan adayı ile Volkancılar dalaşmaya başladı, Aydın Akkurt köşe yazısında Çakıcı’nın UHH için çalıştığı ima ediyor. O dönemde kurucular yada destekçileri listesinde Çakıcı’nın adının olduğunu biz de anımsıyorduk ama nasıl olduysa bir anda rüzgar başka taraftan esti şimdi sosyaldemokratların başına geçmeye aday… Dedik ya her yönüyle siyaset Brezilya dizileri gibi…

Ya da BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan ‘askersiz Lefkoşa’ bildirilerini kendisinin yazdığını iddia etmiş bir programda, telefonda onlarca arkadaş cevap yazılması için uyarıyor. Ne uyarısı, kampanya başlayalı birbuçuk sene oluyor, Mart 2006’da BKP Gençlik Kolları’nın açıklaması dışında BKP ne söylemiş ya da ne yapmış ki de kampanyayı sahiplenmeye çalışıyor? Bırak orijinal metni yazmayı, ortak imzaya açılan metni dahi imzalamamış… Brezilya dizilerindeki ‘pembe yalanlar’ bunlar yanında ne kalır bilmem…

Bir yıl önce birçok siyasinin ütopik diyerek uzak durmaya çalıştığı ama bugün herkes tarafından desteklendiği için, siyasilerin de sarılmak zorunda kaldığı askersiz Lefkoşa kampanyası kendi kendini büyütmeye devam ediyor.

Bu kampanya yalnızca anti militarist düşünceleri benimseyenlere yakışır yoksa geçici olarak ağızlarında sakız yapanlar bir süre sonra unutup giderler, ama kampanya dediğimiz gibi, geçici yol arkadaşlarına rağmen kendini büyütmeye devam ediyor…

Dedik, yine diyelim, Brezilya dizisi gibi ortalık sahte aşıklarla dolu, kimin kimi neyi için sevdiği belli olmuyor…

Bir yalan Rüzgarı masalı da Napoli’de esti geçen gün…

Geçen hafta Sosyalist Enternasyonalin Napoli toplantısı sonrasında CTP kaynaklı haberleri okuyunca sandım da CTP Napoli’yi de fethetti, Kıbrıslı Türklerin laik oldukları anlatılıp (sanki gerekliymiş gibi), direk ticaretten konuşup gündem belirlediler. CTP’lilerin iddiasına göre bu konular konuşulmuştu ama sonuç bildirgesinde tek kelime bunlardan bahsedilmediğini, tersine askersizleştirmeye atıfta bulunulduğunu yine şeytana uyarak SI internet sitesine girerek okuduk, bunun haberini yapıp dağıtınca CTP’liler yine kızdılar ve hayır deyip söze başladılar ki bilmem neye yormalı…

Ünal Fındık ki Napoli’deydi, Yenidüzen’deki köşesinde bize cevap verdi: “CTP tarihinin hiçbir döneminde askersizleşmeye karşı olmadı”… Arkasını öğrenmek için çok beklemeye gerek kalmadı, Ünal Fındık öyle bir cümle kurdu ki sanırım UBP ve DP’liler imrenerek bakacaklar, ‘biz nasıl böyle bir cümle kuramadık’ diye üzülecektir: “Halbuki bugün hala toplumlararasında güven sorunu olduğunu herkes kabul ediyor. Öyleyse güven ortamı sağlanmadan, yani çözüm olmadan atılacak bu tür bölgesel adımlar hiçbir amaca hizmet etmeyecektir. Aksine toplumlararası güvensizliği daha da körükleyecek olaylara davetiye çıkaracaktır”…

Annan Planına evet demekle övünen bir parti temsilcisi diyor ki “toplumlararasında güven sorunu olduğunu herkes kabul ediyor”… Kim? Ünal Fındık buradaki güven sorununu güvenlik sorunu ile değiştirerek kullanıyor ki YKP bunun palavra olduğunu defalarca açıkladı. UBP ve DP’nin açıklamaları CTP’yi kapsayabilir ve UBP ve DP ile ayni cümleleri paylaşabilirler ama abartıp Lefkoşa’nın askersizleştirilmesi önerisine “toplumlararası güvensizliği daha da körükleyecek olaylara davetiye çıkaracaktır” diyerek savunma yapmak baba Denktaş’a yakışan bir cümle. Baba Denktaş da kapıların açıldığı gün elleri ovuşturup ‘olay’ çıkmasını beklediydi ama YKP’nin yıllardır söylediği, ‘Kıbrıslılar birbirlerinin gırtlağına sarılmayı bekleyen ilkel kabileler değil’ sözü yaşamda kendini doğrulamıştır ama belli ki hala Kıbrıslıları ilkel kabilelere benzeten bazı siyasiler ellerini ovuşturarak olay çıkmasını bekliyor.

Ünal Fındık, “çözüm olmadan ve yalnızca Lefkoşa’da gerçekleşecek bir askersizleştirme hangi amaca hizmet edecektir?” diye soruyor, YKP olarak Şubat 2007’deki ‘Anne bak Kral militarist’ basın toplantısında cevabını vermiştik ve “Kıbrıs’taki orduların, askerlerin bir sabah kalktığımızda buharlaşıp, uçmayacağı gerçeği ile, askersizleştirme bir süreç olacaktır ve bu Ghali’de olduğu gibi Annan Planında da mevcuttur. Yıllar alacak askersizleştirme için kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapmak bunları gerçekleştirmek için çalışma ortaya koymak zorunluluğu olduğuna göre, YKP’nin kısa vadeli önerilerinin niçin böylesi saldırı altında olduğunu anlamamak mümkün değil… Bu saldırıları anlıyoruz ve haki rengi düşünceleri ile açığa çıkanlara ‘anne bak kral militarist’ diyoruz…” vurgusu yapılmıştı ama CTP yönetimi haki rengi düşüncelerinde ısrarlı…

O zaman, madem bizi okumuyor, Ünal Fındık’a CTP Programını okumasını tavsiye edelim çünkü “güven ortamının yerleştiği oranda adanın aşamalı olarak askerden ve silahtan arındırılmasını savunur” cümlesi CTP programından… “aşamalı olarak askerden ve silahtan arındırılması” Lefkoşa’nın askersizleştirilmesine denk düşmediğini inanacak kadar fanatik CTP’li değilseniz, şeytan dürtsün de CTP’lilere sorun “aşamalı olarak askerden ve silahtan arındırılması” ne demek diye…

Bir de sormuşken CTP programındaki “sosyal ve siyasal yaşamı militarist etkilerden arındırıp sivil bir toplum anlayışını yerleştirmek” cümlesi ile askersiz bir Lefkoşa’nın ilişkisi olup olamayacağını da sorun…

“Çözüm olmadan ve yalnızca Lefkoşa’da gerçekleşecek bir askersizleştirme hangi amaca hizmet edecektir?” sorusuna geri dönelim. Sanırım Ünal Fındık’a şöyle cevap verilebilir, Askersiz Lefkoşa, “aşamalı olarak askerden ve silahtan arındırılması” sürecinin bir parçasıdır ve “sosyal ve siyasal yaşamı militarist etkilerden arındırıp sivil bir toplum anlayışını yerleştirmek” için atılması gerek önemli bir adımdır (bak kaynak CTP programı)…

“Askersiz Lefkoşa” sloganı fazlası ile görevini yapıyor, saflar netleşiyor, programını reddedenler ve etrafından dolananlara karşı da mücadele devam ediyor…

Yalan rüzgarı da devam ediyor, yalan rüzgarından sıkılanların yapması gerek siyaseti temizlemektir, temizlik içinse tek çare sokak…

17 Mayıs 2007

Yeni parti, yeni bir şey mi?!


Bir kez daha siyasal ortam hareketlenmeye başladı… Niçin ayrıldıklarını anlamadığımız gibi niçin birleştiklerini de anlamakta zorluk çektiğimiz sosyal demokratların başkan adayı, geçen hafta başkanlık adaylığını açıkladığı toplantıda; “Doğrunun sağı solu yoktur. Yeni bir anlayış geliştirilerek, gerektiğinde sivil toplum hareketini arkaya almak değil, arkasından yürünülmesi becerisi de gösterilmelidir. Her şey Kıbrıs Türk halkı ile birlikte yapılmalı” dedi…

Bu cümle ile yüzünü sağa da dönebilen merkez sol mu anlaşılmalı bilmem. Ayni zamanda cümle içindeki “Kıbrıs Türk Halkı” kelimeleri de önemli… Bazıları için küçük bir detay olabilir ama Kıbrıs sorununda tüm ayrılıklar bu kavramların tanımlanmasında geçtiği gerçeği ile “Kıbrıs Türkü” sağın, “Kıbrıslı Türk” solun jargonu olduğunu hatırlayanlar, kendine ‘sol bir partinin başkan adayıyım’ diyen birinden de bu konuda daha fazla duyarlılık bekler ama nafile bir bekleyiştir bu…

Son günlerde bir yerel gazetede çıkan röportajında inciler dökmeye devam ediyor; “Solda, sosyal demokrat, ama diğer sola da açılımları olabilen bir kitle partisidir, TDP. Liberal sol eğilimi olanların da diğer sosyal demokrat kesimlerin de içinde oldukları, her türlü sol düşüncenin de bu partinin içinde kendini bulabilecekleri bir adres olduğunu düşünüyorum TDP'nin. Ayrıca, bu kitle partisi hedefini çağdaş ilkeler düzeyinde kurmalı” diyor TDP’yi anlatırken…

“Sola açılımları olabilen” ne demek?! “liberal sol eğilim” kelimesi de bir süre önce çok tartışılan bir tanımlamaydı ama tanımlamayı yapanlar da bunu anlatamamışlardı, hem liberal hem da sol olabilmek iktisadi anlamda mı yoksa düşünce anlamında mı bilinmez… İngilizce’de benzer bir tanımı anarşist gruplar kendilerini tanımlarken kullanırlar acaba başkan adayının derdi bu mu diye düşünmüyoruz bile, çünkü neyi kastettiğini kendisinin de bilmediğine eminiz… Ama ilginç olan “diğer sosyal demokrat kesimler”e de çağrı yapılmasıdır ki bu noktada kendini bir yapı olarak tanımlayan mı var diye düşünmek nafile, öylesine ortaya atılmış, hoş gözüksün diye böyle bir cümle kurulduğu belli oluyor…

Daha sonrasında “TDP marjinal bir parti değildir” diyor hemen arkasından “TDP'nin düzenin alternatifi olduğunu düşünüyorum” diyor… Düzenin alternatifi nasıl olunur, devrimle! Yani TDP ‘marjinal parti değil ama düzeni değiştirmeye, devrim yapmaya aday’ gibi bir anlam çıksa da bunun da üstünde durmaya değmez…

Önemli şeyler de söyler gibi yapmakta başkan adayı; “Kıbrıs Türklerinin yetişmiş kadrosuyla kendi askerini, kendi Merkez Bankası'nı ve diğer kurumlarını yönetebileceğini; bu adayı yurt bilenlerin, kendi ülkesini ve kurumlarının demokratik hakimi olmasının hakları olduğunu” da söylemişti, adaylığını açıkladığı gün…

Bu cümleyi hemen hemen söylemeyen kalmadı ama nasıl sorusuna cevap veren pek yok… TC Yardım Heyetini kapatmadan, TC Elçiliğinin yetkilerini kısıtlamadan, askeri kışlasına göndermeden bu işler nasıl olacak onu da bilen yok ama bildiğimiz “Kıbrıs Türkler”in yetişmiş kadroları var, izin verirlerse yönetiriz’ diyor ama bunları mücadele ile almak sanırım ‘marjinal sol parti’ye özgü olduğu için “sol kitle partisi” olarak oy kaybı da düşünülerek böyle, oluruna bırakılıyor talepler…

‘Solda birleşme’, ‘zeytin dalı’, ‘İngiliz İşi Partisi modeli’ gibi süslü kelimelerin ardına sığınarak tartışma yapmak pek birine bir şey kazandırmaz. Her sol yapı kendince düşüncelerini detaylandırarak, pozisyonunu netleştirmeden yapılacak her türlü diyalog bile ilerdeki olası işbirliklerinin önünü kesmekten başka bir işe yaramayacaktır.

YKP son kurultayında derdini uzun uzun anlatan kurultay dökümanı ile tavrını netleştirmiş durumdadır. Pratik anlamda da YKP, ‘Lefkoşa’nın askersizleştirilmesi’, ‘Maraş’ın açılması’, Maronit köylerinin askersizleştirilerek, Maronitlere geri dönüşüm olanağı sağlanması, tüm ateşkes hattı boyunca dekonfrantasyon uygulanması ve ara bölgenin sivillerin kullanımına açılması, kuzeyde yaşan Kıbrıslı Rumların haklarının korunması taleplerini gündeme getiriyor ki bu önerilerin hayata geçmesi çözüme giden süreçte bugün kilitlenen Kıbrıs sorunun açılmasını yönelik önemli pratik olanakları sunacaktır. Bunun için yeni sınır kapıları, mayınsızlaştırma ve kayıplar konusu ile Kıbrıslı Türklerin yurttaş olarak haklarının daha etkin kullanabilecekleri koşullar için çalışma yapmak da, aleyhimize çalışan süreci tersine çevirebilir.

Bugün bulunduğunuz süreçte, yalnızca laf üreterek, hiçbir şey yapmadan beklemekse şovenizmi yükseltir ve dolayısı ile yalnız fiziki değil beyinlerimizdeki ayrılığı da pekiştirir…

O yüzden hergün karanlığa sövmektense, birlikte veya yalnız bir mum olsun yakmak, zifiri karanlığa karşı bir duruştur…