6 Aralık 2012

Sömürgecilik, nüfus taşınması, kara ayaklar!


(Sömürgecilik üzerine 2)
Geçen hafta başladığımız sömürgecilik tartışmasına devam etmekte yarar var…
Sömürgecilik ve nüfus taşıması tartışmaları yeni değil…
Kıbrıs dışına çıkarak bu konuyu tartışmaya devam etmek yararlı olabilir…
Örneğin Cezayir süreci bu noktada önemli tartışma malzemesi sunuyor.
Şinasi Sönmez’in “Cezayir bağımsızlık hareketi ve Türk kamuoyu (1954–1962)” başlıklı 2007’de tamamladığı Doktora Tezinde bu tartışmalara yönelik bazı tanımlar vardır.
Şinasi Sönmez doktora tezinde “Cezayir’’de toprakların, kolon denilen sömürge halkına dağıtılması 1833–1878 yılları arasında resmî olarak yapılmıştır” (syf7) diye yazmıştı.
Bunu kullandığı yerdeki dipnotta kolonu açıklamıştı:
“Colons” kelimesinin kökeni Latince colonus olup, yetiştirici anlamına gelmektedir. Bu kelime Fransa’nın işgal ettiği topraklara ülkesinden ve çeşitli Avrupa ülkelerinden götürüp yerleştirdiği nüfus anlamında kullanılmıştır. Fransızca “colon” kelimesini okunuşuyla yazdık. Fransa’nın zamanla bu topluluğa Fransız vatandaşlığı vermesiyle anavatandaki Fransızlarla eşit vatandaşlık statüsüne kavuşmuşlardır. Çalışmanın ilerleyen sayfalarında Fransız vatandaşlığı elde etmiş bu nüfus “Avrupalı Cezayirliler” olarak anılacaktır. Cezayirli ve Fransız kaynakları Cezayir’e yerleşen Avrupalılara “Pied Noir” (Kara ayaklılar) da demişlerdir. (syf7)
Notun devamında; “1830 yılından itibaren Kuzey Afrika’ya yerleşmiş Fransız sömürgeciler ve 1941 yılından itibaren teşvikle Fransa’dan getirilen Fransızlar” denmesi Cezayir’deki sürecin de aşamalı olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Yani Tıpkı Kıbrıs’ın kuzeyinde olduğu gibi kolonyal, sömürgecilik amaçları ile getirilenler ve teşvik edilenler gibi farklı zaman diliminde Cezayir’e de Fransız ve diğer Avrupalı yerleşikler, kolonlar taşınmıştır.
1941 yılındaki adı geçen teşvik eğer geri plan bilinmezse anlaşılmayabilir. 14 Ağustos 1941 tarihinde imzalanan Atlantik Şartında, bölgede yaşayan halkların rızası olmaksızın toprakların el değiştiremeyeceği, bütün halkların kendi yönetim biçimlerini oluşturmalarına saygı gösterileceği ve zorla egemenliklerinden mahrum bırakılan halklara egemenliklerinin geri verileceği ifadesi yer aldığı hatırlandığında Fransızların bu Atlantik Şartını delme girişimlerinden biri olarak da okunabilir. Tıpkı Kıbrıs’ın kuzeyine Türkiye’den nüfus geliş konusundaki teşviklerin 1981’den sonra hız kazanması gibi! 1981’deki seçimler hatırlandığı, bu teşvikler anlaşılır. Bu teşvikleri hızlandıran önemli adımsa sonrası kaldırılan pasaport ve yerine konan kimlikle giriştir.
Cezayir örneğine dönersek, ‘kolonlar Cezayir Kurtuluş savaşında ne yaptı?’ sorusuna cevap aranabilir. Birileri hemen genelleştirmeye çalışabilir ama genelleştirmeden Henri Maillot’un akla getirilmesini yararlı olur. Henri Maillot kara ayaktı yani Pied Noirdu… Cezayir Komünist Partisi üyesi idi, sendikacı idi. Fransız Ordusuna görev yaparken silah yüklü bir aracı 1956 yılında kaçırdı ve “özgürlük savaşçılarına” katıldı. Maurice Laban, Cezayir Komünist Partisi kurucusu idi ve kara ayaktı, İspanya iç savaşına katıldı… Halen daha onlarla ilgili bilgi yazılırken onlara Pied Noir yani kara ayak denmekte, bu onlara yapılan bir hakaret değil, mevcut durumu tanımlamadır. Bu yapılırken onların siyasi duruşu, siyaset anlayışlarından kimse bir şey kaybetmemektedir. Diğer kara ayak, Pied Noir olan Albert Camus, Cezayir sorununu hiçbir zaman bir “sömürge sorunu” olarak görmek istemedi ve açık ve net biçimde Cezayir’in bağımsızlığını savunmadı. Niyazi Kızılyürek 2 Şubat 2010 tarihinde Gaile’de yazdığı “Albert Camus, Cezayir ve Kıbrıs” yazısında “Albert Camus, Cezayir’in, Cezayir’de yaşayan 1 Milyon 200 bin Fransız ile Arap ve Berberlerin “ortak yurdu” olduğunu ileri sürüyor ve Fransızların Cezayir’den ayrılmalarına karşı çıkıyordu. Örneğin, Cezayirli bir aktiviste gönderdiği ve 1 Ekim 1955 tarihinde yayınlanan bir mektubunda şöyle diyordu: “Kim Cezayirlifransızların –Camus bu sözcüğü bitişik yazardı- Philippeville’de Metzelein’i veya yaşadıkları diğer yerleri unutabileceklerini zannediyorsa, insan yüreğinden hiç bir şey anlamıyor demektir. Diğer yandan kim ki uygulanan baskının Arapların Fransa’ya saygı duymalarını sağlayacağını düşünüyorsa, başka türlü bir körlüğe telsim olmuş demektir” diye yazar. Kızılyürek yazısında “Albert Camus ısrarla Cezayirlifransızların Araplarla “kardeş” olduğunu söylese de, Franz Fanon’un açık ve net biçimde gösterdiği gibi, sömürgeci yerleşikler ile sömürgeleştirilenler arasındaki ilişki “eşitlik” ilişkisi olamaz. Her sömürgecilik ilişkisinde olduğu gibi, bu ilişkide de şiddet vardı ve sömürgeciler yerlilere karşı şiddet uyguluyordu. Camus, her ne kadar Cezayir’deki Fransız yönetiminin insanlık dışı uygulamalarını kınıyor idiyse de, Fransa’nın Cezayir’den çıkmasına karşı çıkıyor, Fransız yerleşiklerin Cezayir’den ayrılmalarını “adil” bulmuyordu” der…
Cezayir örneğinde olduğu gibi tüm kara ayakların, Pied Noirlerin yalnız ve tartışılmaz şekilde Fransız sömürge rejimin parçası kabül etmek yanlıştır.
Ancak yerleştirme faaliyetleri ve koloniciliği de ayırmamak gerekir. Şinasi Sönmez, “Fransa’nın işgali ve yerleştirdiği göçmenler için uyguladığı siyaseti; bu siyaset karşısında Cezayir halkının130 yıllık direniş öyküsü, Cezayirlilerin kurtuluş mücadelesinin önemli bir parçasıdır” (syf 27) demektedir. Sönmez ayni sayfada Cezayir’deki durumu şöyle özetler; “1834’ten itibaren ülkesinden ve diğer ülkelerden yerleşimcileri taşıyarak kendisine bağlı bir topluluk yaratmıştır. Askerî egemenliğini, yerleşimciler ve yerlilerin hukukunu oluşturarak siyasal ve ekonomik bir düzen hazırlamıştır. Fransız Devleti sömürge hukukunu bu yolla meşrulaştırırken, devlet yaptığı masrafları yerleşimcilere harcayarak onları zenginleştirmiştir. İç politikasında oluşabilecek tepkileri dengelemek için, iç politikada meşru Cezayir yönetimini oluşturmaya öncelik vermiş” diye yazar.
Amaç birebir Kıbrıs’ın kuzeyi ile Cezayir arasında bağlantı kurmak değil, bu yazıdaki amaç sömürge yönetimlerinin kolonları, yerleşikleri kullanmaları soruna dikkat çekmektir, bunun yeni bir durum olmadığını hatırlatmak.
Burada, Cezayir Komünist Partisi ve onun yapılanmasından bahsederken elbette parantez açmamak olmaz. Cezayir Komünist Partisinin genel sekreterlerinden Beşir Hacı Ali “Parti uzun zaman Fransa’da proleter devriminin gerçekleşeceğine inandı durdu. Cezayir’de zaferin sağlanması bu şekilde Fransa’da proletaryanın zafer kazanmasına bağlanıyordu” şekilde özeleştirisini de vermişti. (Marksizm ve Gerilla Savaşı, Belge Yayınları, syf 320). Elbette, amaç CKP’nin neler yaptığı, nerelerde eksik gedik yaptığı tartışmak değil! Ama CKP içinde önemli sayıda kolon, yerleşik, kara ayak vardı ve bağımsızlık mücadelesine katıldılar, bu mücadeleye katılmaları yanlış veya doğru stratejilerle katılmaları, kendilerini kolon veya yerleşik olmaktan ayırıp, suni kavramlar -örneğin tek halk gibi- üzerinden değil, siyasal bir hattın üzerinden gerçekleşmiştir.
Her sömürgecilik tarihi kendi birçok özgün tarafını da içinde barındırır. Örneğin Cezayir sürecinden görmemiz gereken, CKP’nin yaptığı hata gibi yalnızca Türkiye devrimine, oradaki gelişmeler bel bağlamadan kendi kurtuluş mücadelesini vermektir.
Cezayir örneğinden görmemiz gereken ikinci nokta, sömürgeciliğin kolonlarla, yerleşiklerle olan ilişkisidir.
30 Kasım 2012 tarihinde Afrika Gazetesinde Baraka Aktivisti Celal Özkızan “merak ettiklerim” başlıklı bir yazı yazdı. Özkızan “Türkiye’nin Kıbrıs’a nüfus taşımasından hesap sorarken, öfkesini Türkiye hükümetlerine değil de Türkiye’den gelen/gönderilen insanlara yönlendirenler, nasıl olur da ‘orijinal ve da saf Kıbrıslıların’ pek çoğunun da Osmanlı tarafından iskân politikaları ve nüfus taşımaları sonucu 1571’den itibaren bu adaya gönderilen kişilerin torunları olduğunu unutuyorlar?” diye bir anlamı ile bu konuya yaklaşımlarını ortaya koyan bir cümle yazdı. Birçok yönü ile sağlıksız olan bu cümledeki kim kimin torunu kısmına bu yazının sınırları içinde girmeyeceğiz ama yeniden Loomba’nın Kolonyalizm ve Postkolonyalizm kitabına geri dönmek gerekecek.
Bizler bu tartışmalar yaparken Loomba’nın altını çizdiği kaygıları taşıyoruz, “önemli olan nokta göçmenlik, sürgün ve melezliği köklülük, ulus ve otantiklikle kapıştırmak değil, bir yandan bunların ideolojik, politik ve duygusal bileşim güçlerin, öbür yandan kolonyalizm ve postkolonyalliğin çokkatlı tarihlerdeki çakışmalarını değerlendirmek ve yerli yerine oturtmaktır” (syf 209)
Bu nedenle Kıbrıs’taki Müslüman/Türk/Kıbrıs Türk/Kıbrıslı Türk/Türkçe konuşan nüfusun analizini yapmak, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki sömürgecilik faaliyetlerinin anlaşılmasında önemli yer tutmaktadır. Bunu ille çatıştırmak, çatışma yaratmaya çalışmak olarak anlamak bu yönü ile yanlıştır.
Bunun yanında,1571’de gelenlerin torunları olduğunun söylemi, Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyini sömürgeleştirme faaliyetlerini örten, silikleştiren, aşındıran bir işlev görür. Başka bir tehlikesi ise tek bir kimliğe, orijinal bir kimliğe, sürekliliği olduğu iddia edilen, 1571’den beri taşınan kimliğe yapılan gönderme veya ima etme ayrıca sorunludur.
Ece Deliormanlı’nın “Fatih Akın’ın “Aksanlı” Sineması” başlıklı çalışmasında Bhabba alıntı yapıyor ve melezliği tanımlıyor; “Melez, ikili sosyal zıtlıkları reddeden toplumda “çatlaklar oluşturan” bireylerin ortaya çıkışını olanaklı kılar. Melez kimlikler kültürel üstünlük ve egemenlik aramayan bir diyalektik içinde seslerini bulurlar. İçinden çıktıkları kısmi kültürü açarak toplumun görünümünü ve içinden geldikleri azınlık pozisyonları; içerdekinin dışındaki, bütün içinde parçanın anlatı biçimleri ile tarihsel belleğin uyarlamalarını inşa ederler.” (H.K. Bhabba. “Culture’s In-Between”. Questions of Cultural Identity. Ed. S. Hall, P. Du Gay London, SAGE Publications, 1996, s:58)
Bu nedenle teklik ısrarları, 1571’e doğru bugün yaşayanları bağlama girişimleri ya da tek halk aramaya çıkmak, bulunduğumuz konumda sorunludur.
Diğer yazıdaki bağladığımız yerden bu yazıyı da bitirmek konun anlaşılması için gerekli; bugünün çağında doğru zemin, ulusalcı bir sömürge/emperyalizm karşıtı mücadele değil, insanı merkezine alan, enternasyonalist, anti-kapitalist, anti-emperyalist bir sömürge karşıtı mücadele hattını örmektir.

29 Kasım 2012

‘Türkiye işgalci değil, işgalin bekçisidir’ derken ne saklanmaya çalışılıyor?


Eski tartışmalar yeniden gündeme geldiğinde, terimler eğilip bükülüp başka şekiller verilmeye çalışıldığında, aklımıza hep gene ne saklanmaya çalışılıyor sorusu gelir.
SSCB tartışma süreçlerinde buna dair yüzlerce makale vardı. Sovyetler Birliği, Afganistan’ı işgal ettiğinde bunun aslında ilerici ve devrimci bir tutum olduğunu anlatmak isteyen ‘sosyalist’ kesimler bu coğrafyada da türemişti.
Yıllar sonra konu yeniden bir işgal mevzusuna geliyor, TC’nin Kıbrıs’ı işgali… Gene teoriler havada uçuşmakta, TC’nin emperyalist olmadığı, emperyalizm taşeronu olduğu bu nedenle “Türkiye değil, ABD ve AB işgalci” olduğu söylenmekte…
Deniyor ki “Türkiye işgalci değil, işgalin bekçisidir.”
‘Kıbrıs’ın emperyalist işgali, TC hegemonyası’ tanımlamaları bizi nereye sürüklemekte?
Türkiye’nin sömürgecilik faaliyetlerini örten, nüfus taşımayı meşrulaştıran, olağanlaştıran bu düşünce üzerine konuşmak gerek.
2000 yılında basılan Ania Loomba’nın Ayrıntı’da çıkan Kolonyalizm, Postkolonyalizm eski bir kitap, bizim kuşak siyasete giren herkes en az bir kez okumuştur…
Loomba, daha kitabın başında, ilk cümlede (syf 18) diyor ki “kolonyalizm ve emperyalizm sıkılıkla birbiri yerine kullanılabilmektedir.”
Loomba, “kolonyalizm, başka insanların toprakları ve mallarının fethedilmesi ve denetlenmesi olarak tanımlanabilir” diyor… (syf19)
Ayni sayfada Loomba diyor ki “yeni topraklarda bir “topluluk oluşturma” süreci zorunlu olarak orada daha önce zaten bulunan toplulukları bozma ya da yeniden oluşturma süreci anlamına gelir ve ticaret, pazarlık, savaş, soykırım, köleleştirme ve isyanlar dâhil olmak üzere kapsamlı bir pratikler silsilesini içerir.”
Loomba “modern kolonyalizm fethettiği ülkelerde haraç, mal ve zenginlik toplamaktan daha fazlasını yaptı – fethettiği ülkelerin ekonomilerini yeniden yapılandırdı, kendi ekonomileriyle karmaşık ilişkiler içerisine soktu, böylelikle kolonileştirilmiş ülkeler ile kolonileştirilenler arasında insan ve doğa kaynakları akışı başladı” da demekte…
Loomba, “postkolonyal çalışmalar büyük ölçüde, melezlik, kreolleşme, mestizaje, arada kalmışlık, diyasporalar ve bilinç eşiği gibi sorunlarla ve kolonyalizmin neden olduğu fikirler ve kimliklerin hareketlilikleri ile geçirdikleri genetik değişimlerle uğraştı” (syf 198) diyerek aslında bugün Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşadığımız tartışmaların hiç de bize özgü olmadığını belirtiyor.
Macaulay’un ünlü sözünü aktaran Loomba “kan ve renk bakımından Kızılderili, ama beğeni, dünya görüşü, ahlak ve zeka bakımından İngiliz olan kişilerden oluşan bir sınıf yaratmayı amaçlayan kolonyal eğitim politikalarını “zihinsel ırk karışımı” olarak karakterize” edildiğini yazar (syf199)…
Bu alıntıları çoğaltmak mümkündür, bunların Kıbrıs’ın kuzeyi ile olan ilişkisini bulmak, bu tanımlamaların Kıbrıs’ın kuzeyini de anlattığını fark etmek zor değildir.
Buradan yola çıkarak başına post ve neo kelimelerini koyarak yani post-kolonyal ya da neo-kolonyal ilişkiler içinde veya hiç koymadan kolonyal veya sömürgeci ilişkiler içinde Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyini sömürgeleştirdiğini söylemek mümkündür.
Türkiye bu sömürgeleştirme işini elbette emperyalist ülkelerle istişare halinde, onların çıkarlarına hizmet edecek şekilde veya bizzat onların taşeronu olarak yapıyor olabilir. Ancak bu Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyini fethederek kolonlar taşıyarak sömürgeleştirdiğini ikinci plana itmez. Eğer birileri çıkıp Türkiye’ye Kıbrıs’ın kuzeyi ile ilgili emperyalizmin bekçiliği görevi verirse, işgalini yalnızca emperyalist çıkarlara bağlarsa, bu, Türkiye’nin sömürgeci, kolonyalist faaliyetlerini örtmeye yarayan bir teorik çaba olur…
Türkiye’nin kolonyalist tavrını örtünce nüfus taşıma işi iyice içinden çıkılmaz bir soruna bürünür. Kolonlara, yerleşiklere göçmen tanımı yapmak da bunun bir uzantısıdır. Bu teorik çaba ile Türkiye’nin kolonyalist faaliyetleri bir kez daha örtülmeye çalışılır. Hızını alamayıp Türkiye’nin buradaki ekonomik yaptırımlarını neo-liberal uygulamalara indirgemek de bu çabanın uzantısıdır.
Kıbrıs’ta yazı yazmak zordur, çünkü geçmiş yazılanlar hep unutulur bu nedenle iki not yazmak için parantezler açmakta yarar vardır.
İlk parantez, Latin Amerika’ya, dünyanın başka yerlerine giden beyaz, Avrupalı yerleşikler, yüzlerce yıldır orda olmalarına rağmen göçmen değildirler. Latin Amerika’daki yerli halkların temsilcilerinin iktidara gelişi, Güney Afrika’da beyaz apartheid rejimine karşı mücadele oraya taşınan kolonların oluşturduğu, koruduğu, sürdürdüğü rejime karşı verilen sömürge karşıtı mücadelelerdi. Oraya taşınanlara kimse göçmen deyip bu sömürge artığı rejimlerin siyasal olarak devam etmesini savunmadı. Çünkü sömürgeciler taşıdıkları kolonlara imtiyazlar sağlayarak, onların rejimin bekçisi olmasını sağlamışlardı. Göçmenlerin ise siyasi bir aktör olmadığını, ekonomik, sosyo-ekonomik gerekçelerle göç ettiği, göç ederek onları taşıyan başka bir gücün, militarist, ekonomik gücün olmadığını görmek önemlidir.
İkinci parantez, Türkiye’den Kıbrıs’ın kuzeyinde nüfus akışı daha önce de yazdık, 3 kısma ayrılabilir. İlk evresi 1975-1980 arasında fethedilen topraklara yerleştirilen yani sömürgeciliklere direk bağlantısı olan nüfus hareketidir. İkinci evre ise 1980-2000 arasında siyasal ve ekonomik yapının kontrolü ve dönüştürülmesi için adaya gelişe teşvik edilenler yani sömürgecilik süreci ile dolaylı bağlantısı olan nüfus hareketidir… 2000’den günümüze olan evre ise ekonomik göçtür… Bu nedenle Türkiye’den Kıbrıs’a nüfus hareketini konuşurken, bu aşamaları göz önüne alarak konuştuğumuzun hatırlanılmasında yarar vardır.
Bir kez daha vurgulamakta yarar var, akılda tutmamız gereken şey kolonyalizm, başka insanların toprakları ve mallarının fethedilmesi ve denetlenmesidir. Bu açından bakınca, TC’nin ekonomik paketleri basit bir ekonomik yaptırım, neo-liberalizmin yaygınlaştırılması değildir. Elbette, Türkiye’deki neo-liberal politikaların doğallığında burada da uygulanması olacaktır. Sömürücü ülke, sömürgesine anakaradaki ekonomik uygulamaları taşır.
TC’nin kendi ülkesinde de uyguladığı bu neo-liberal politikalara karşı bu coğrafyada da direnmek elbette çok önemlidir ama mücadele yalnız bu olursa bizi basit bir ekonomik mücadele hattına sürükleyecek, kolonyal ilişkileri bir kez daha örten bir perde görevi yapacaktır.
TC’nin dayattığı sosyo-ekonomik paketleri, nüfus taşımayı kolonyalist, sömürgeci politikalarının parçası olarak gördüğümüzde doğru zeminde mücadele olanağı bulacağız.
Ancak bugünün çağında doğru zemin, ulusalcı bir sömürge karşıtı mücadele değil, insanı merkezine alan, enternasyonalist, anti-kapitalist, anti-emperyalist bir sömürge karşıtı mücadele hattını örmektir.

15 Kasım 2012

Türkleştirme politikası!


Yukardaki başlığı okuyanlar, belki de onlarca kez okudukları türden bir yazı olduğuna inanıp, bu yazıyı okumayacaklar ama uyarayım bu yazı direk Kıbrıs’la ilgili olmayacak. Kıbrıs ile bağlantı kuracağız ama yazının omurgası ada olmasına rağmen Kıbrıs olmayacak…
Yazı, Türkiye’nin kuruluş sürecine dair de olmayacak, çünkü İttihat ve Terakki döneminde de Türkleştirme politikaları vardı ama bu yazının ilgisi ada üzerine…
‘Adalılar, İmroz’dan Gökçeada’ya’ (Güliz Beşe Erginsoy-İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006) kitabında “Türkleştirme politikası sırasında adaya getirilenler”den (syf 160) bahsedilmekte…
“1945 tarihinde Karadeniz Bölgesinden 45 aile İmroz’a gelmişti” (syf 160) diye başlıyor adaya getirilenlerin öyküsü… “1973 tarihinde ikinci toplu göç gerçekleşti. Trabzon’un Çaykara İlçe, Şahinkaya köyünden altmış bir aile (312 kişi) Dereköy yakınlarına yerleştirildi” (syf 165)
“14 Nisan 1964’te gençlik tarafından başlatılan ‘Türk’ten Türk’e’ alışveriş’ ve ‘vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyalarının hedeflerinden biri Rum okullarıydı” (syf 162) denmekte… 1957-58 yılın Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu kampanyalarını anlatır gibi anlatıyor. Bu kampanyalar daha önce de İttihat ve Terakki döneminde Anadolu’da uygulanmıştı.
Bu işler 1963 hızlandı; “Kıbrıs olayları, Türkiye İmroz ve Bozcaada’daki Rum azınlıkla ilgili ‘Türkleştirme olarak nitelendirilebilecek ve bugüne kadar devam eden bir süreci de beraberinde getirdi. İmroz’un nüfusunun yüzde doksana yakını Rum idi. Türk nüfusunun tamamına yakını devlet memurlarıydı. 1964’te adada yaşayan toplam Rum nüfusun 7000 civarında olduğu tahmin ediliyor” (syf 165-166) ve bugün ise Rum nüfus yüzlü rakamlara indi!
“İmroz Rumları; Gökçeada Üzerine” (Derleyen Feryal Tansuğ-heyamola yayınları, Ekim 2012) kitabında farklı kesimlerin yazıları ile ada ele alınıyor.
Elif Babül’ün daha önce “New Perspective on Turkey” adlı dergide İngilizce yayınlanan (2006) makalesindeki detay bize hiç yabancı değil;
“İmroz Cumhuriyet dönemi tarihi, genel olarak bir Türkleştirme projesine işaret eder. Bu projenin en temel araçlarından biri Osmanlı’daki uygulamaları takiben hayata geçirilen yeniden yerleştirme politikaları oldu. 1946’da Karadeniz’den getirilen 10 hanenin devlet eliyle adaya yerleştirilmesinden başlayarak ada sistemli bir göç ettirme, yerleştirme, istimlak ve yeniden isimlendirme projesine maruz kaldı. 1973, 1984 ve 2000 yıllarında sırasıyla Trabzon, Isparta, Burdur ve Çanakkale’den köylerini heylan veya baraj yapımı sebebiyle kaybeden göçmenler getirildi adaya. (…) Bugün adadaki dokuz köyden dördü ve bir büyük mahalle, devletin Anadolu’dan gelenleri yerleştirmek için kurduğu iskân köyleri karşımıza çıkıyor.” (syf 235)
Yazar “adanın Türkleştirilmesi yolundaki devlet müdahalesi yalnızca iskân politikaları ile sınırlı değil” diyor. (syf 235)… “Çanakkale’deki (…) taburun yerleştirilmesi”, “Türkçe-Yunanca karma dilde eğitim yapan okullarda Yunancanın yasaklanması”, “tarım açık cezaevi yapılması”, “Devlet Üretme Çiftliği kurulması”, “1970 yılındaki bir kararnameyle İmroz’un adının Gökçeada olarak değiştirilmesi ve adadaki köylere Türkçe ad verilmesi” diye nelerin yapıldığı ile bazı bilgiler veriyor…
Sonucundaki bilgi ise çarpıcı “1923’te 8500 Rum nüfusun yaşadığı adada 2000 yılına gelindiğinde Rumların Türklere oranı 200’e 8000 olarak değişmişti” (syf 236)
İsim değiştirilen yer, köy isimleri ile bağlantısı aklımıza geliyor yazarın şu tespitini okuyunca; “adanın adı her söylendiğinde tartışmalı tarihi tekrar canlanır ve söylenen ad, söyleyenin bu tarih içerisinde kendini nasıl konumlandırdığını belirginleştirir.” (syf 237)
İmrozlu Rumlar anakaraya göç ettiklerinde “yeterince saf” ve “yeterince Yunan” olmadıkları için yaftalanmışlardır. (syf 240)
“İmroz Rumları, kökleri ve adalı kimliklerine vurgu yapmak suretiyle Yunan Diasporası’na ait diğer gruplardan farklı olduklarının altını sürekli olarak çizmektedirler” (syf 241)
Adı geçen yazı içinde olan 1990’lı yıllarda İmroz meselesini AGİT’te dile getirmiş olan Roula’dan bir alıntı yapalım;
“İmroz’da yaşananlar işgaldir. O insanları oraya siz getirdiniz; bize ait topraklar üzerinde iskân köyleri kurdunuz! Topraklarımızı ulusal sebeplerden ötürü devletleştirdiğinizi söylediniz. Bu ulusal sebep nelerdir? Anadolu’dan insan getirmek için köyler kurmak mı? Bunun adı işgaldir.” (syf251)
Anadolu’dan bir adaya insan taşınması, oraya onlara rağmen yatırımlar yapılması, suçluların taşınması, askeri birlikler bulunması, bize tanıdık bir öyküyü hatırlatıyor.
Son alıntıyı ise şu çarpıcı paragraf ile yapalım;
“İmroz’da egemenlik haklarını elinde bulunduran Türk devleti, Rumların adaya sahip olmalarına değil, onu ancak yad etmelerine izin vermektedir. Ulus-devlet tahayyülü içerisinde İmroz, geri dönülecek bir yer olarak değil, yad edilecek bir yer olarak tanımlanmaktadır. Bu otoriter yeniden tanımlama, adanın Rum geçmişini geri döndürülemez bir tarih olarak kilitleyip vitrine kaldırmakta ve bundan sonra sadece yası tutulacak “nostalji” meselesi haline getirmektedir (…) Rum İmroz, siyasi değil kültürel bir mesele olarak müzeleşmiş, tavernaları ve Panayia eğlenceleriyle sadece yad edilebilen ve asla geri getirilemeyecek bir geçmişe hapsedilmiş tarihi kalıntı, nostaljik bir peri masalı haline getirilmiş olmaktadır” (syf 254-255)
Bu yazıyı okurken, bugün başka bir ada geliyorsa aklınıza, demek ki TC devleti en iyi bildiği işi yapıyor diye düşünüp, ‘hainlik’ yapmayın! TC devleti ne de olsa Osmanlı’ya dayanıyor. Fetihler, fethedilen coğrafyaların ‘yurt’ edinilmesi, nüfus taşınmasının kökleri ta Osmanlılara dayanıyor, bugün 21. yüzyılda devam ediyor…

28 Şubat 2009

Şemsiye açacaklarmış!

Yağmur yağdığında korunmak için şemsiye açıldığını bilirdik, bir de deniz kenarını gittiğimizde güneşten korunmak için…
Eğer seçime girecekseniz ve yeteri kadar adayınız yoksa “şemsiye açıyoruz, gelin altına” denmesi ile şemsiyenin kullanım alanlarına bir yenisinin daha eklendiğini geçen gün bir TV programı sırasında öğrenmiş olduk…
Aylarca ekranlarda “seçim giriyoruz”, “seçime girmek için ittifak çalışması yürütüyoruz” diyen bir siyasi oluşum, Kıbrıs Barış Platformu içinde aniden boykotçu kesilip, uzun süre bu tavrını sürdürdükten sonra birden bire ‘şemsiye açıp’ seçime girmeye karar verebiliyor!
Aslında BKP liderliğinin ama özünde Genel Sekreterleri İzzet İzcan’ın kucaklayabileceği kesimlerin geçmişte “çok geniş” olması bu ittifak tartışmasını daha anlaşılır yapabilir… Bu nedenle geçmişten örnekler vererek, hatırlatmalar yaparak bu durumu daha anlaşılır kılmaya çalışalım…
Örneğin, 24 Mayıs 2004 tarihinde kurulan TKP-Birleşik Özgür İttifak (TKP-BÖİ) içinde kimler yoktu ki, Ahmet Kaşif, Ünal Üstel, Hüseyin Angolemli, İzzet İzcan…
Hatırlanacağı gibi TKP-BÖİ içindeki Özgür Düşünce Partisinin başında UBP ve DP arasında gidip gelirken en son hangi partide kaldığını birçok kişinin anımsamakta zorluk çektiği Salih Coşar vardı…
Aslında ÖRP’ye giden süreçte ÖDP bir ilk denemeydi, yarım kalan ÖP-1 projesi de denebilir. Hatırlanacağı gibi yine mecliste denge vardı ve DP’ten biri eski Yeni Doğuşçu Ahmet Kaşif ve diğeri Ünal Üstel olmak üzere iki milletvekili istifa etmiş, başına Çoşar geçmiş, batan Peyak Bankası konusunda tam mahkeme süreci yaşanırken TKP Genel Sekreterliği’nden istifa ederek, direk DP Genel Sekreterliğine geçen Kemal Havalı’nın da içinde olduğu ÖDP kurulmuştu…
Şimdiki ÖP-2 aslında, başında Kıbrıslı Türk siyasetçi olan, eski Yeni Doğuşçu Mustafa Gökmen’in liderlikte olduğu, gene sağ partilerden kopup, “yeni/kirlenmemiş”(!), “sağda birlik” falan lafları eden siyasi oluşumdur… Ama ÖDP açısından konjektür tutmadı, ilerleyemediler… ÖRP’ye ise “şans”(!) (sizi bunu AKP diye da okuyabilirsiniz) yürü ya kulum dedi…
Çoşar, Kaşif ve Üstel’in yine bir sabah ansızın UBP geçişleri ile oluşan son durumu 5 Ekim 2004 tarihinde yaptığı açıklama ile “milletvekillerimiz seçim endişesiyle parti değiştirmiş” diye özetlemişti.
Geriye kalanlar da seçilme garantisi için TKP- BKP Sol Güçler gibi bir şey kurmuşlar, şemsiyemsi bir şeyler açmışlardı gene… 19 Şubat 2005’de çok heyecanlıydılar, “21 Şubat sabahı, çözüm ve barış güçlerinin iktidarında TKP- BKP ittifakı yerini alacaktır” gibi laflar ettiler, ama oy oranları %2.41’de çakılıp kalmıştı…
İzcan’ın 20 Şubat’a kadar süren meclis macerasında başka neler yoktu ki, hatırlatmak gerekirse;
17 Ocak 2004 tarihinde basına yansıyan şekliyle, Meclis başkan yardımcılığı seçimlerinde UBP’li Mehmet Bayram’a “BDH'lı İzzet İzcan'ın “evet” oyu kullanması milletvekilleri arasında espri konusu” olmuştu…
17 Temmuz 2004 tarihinde basına yansıyan şekliyle, güvensizlik oylaması tartışmaları sırasında “oturduğu yerden İzcan’a müdahale eden Akıncı, “Meclis tutanaklarına geçsin diye söylüyorum. Siz bize hükümeti düşürmek için UBP’nin önergesine destek vermenin doğru olduğunu söylediniz” demişti…
19 Temmuz 2004 tarihinde “CTP, BDH ve TKP milletvekilleri “erken seçim önerisine” destek verirken, UBP, DP, Yeni Parti, BKP ve bağımsız milletvekilleri de” reddetmişti…
25 Temmuz 2004 tarihinde Serdar Denktaş’ın teşekkürü yansıdı basına; “bu üç dört gün içinde DP milletvekilleri olarak teşekkür etmemiz gereken özellikle bir arkadaşımız vardır. Son derece dürüst ve ortalığı karıştırmadan bizi dinleyen ve yardımcı olmaya çalışan... O da İzzet İzcan. Kendisine teşekkür ediyoruz” demişti…
2 Aralık 2004 tarihinde İzzet İzcan’’ın da içinde yer aldığı komite tarafından bir karar hazırlandı, karar oybirliği ile meclisten geçti. Kararda; “1960 Ortaklık antlaşmalarına aykırı olan, Kıbrıs Rumlarının yönetimindeki Kıbrıs Cumhuriyeti'nin değil, Kıbrıs Türk halkının da siyasi eşit olarak içinde yer alacağı yeni ortak yapının Türkiye tarafından tanınması olduğunun altını çizmeyi tarihsel bir görev sayar” denmişti. Karar oybirliği ile meclisten geçti.
Karardaki “Kıbrıs Türklerini hiçbir şekilde temsil etmeyen, Kıbrıs Rumlarının yönetimindeki Kıbrıs Cumhuriyeti” cümlesinin ayrıca altı çizilmeli… Bunun yanında kararda kullanılan dil de önemliydi. “Kıbrıs Türk halkı”, “Kıbrıs Rum halkı”, “Kıbrıs Rumları”, “Kıbrıs Türkleri” ifadeleri bugün de sürdürülen ‘iki halk var, halkların self determinasyon hakkı olmalı’ tartışmasındaki argümanların aynisidir. “Kıbrıs Türkleri”, “Kıbrıs Rumları” da Kıbrıslı diye bir şey yok diyen zihniyetin terminolojisidir. Ama kararda bir cümle var ki, bu metnin gerçek yazarını ele verir; “özgürlük ve barış mücadelesi veren halkımız”… Unutanlara yeniden hatırlatalım 20 Temmuz’un resmi ve militarist adı “Özgürlük ve Barış Bayramıdır”… Yani bu, masum bir “tanımama” çağrısı yapılan değil, altında “solcuların” da imzası olan TC asker ve sivil bürokratların isteği ve katkısı ile hazırlanmış bir karardır, dili de buna uygun olarak yazılmıştır veya yazdırılmıştır…
5 Şubat 2006’da BKP’deki iç tartışma sırasında yapılan bir açıklamada İzcan ile ilgili “meclisin Türkiye'ye Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanımamasını talep eden kararı hazırlayanlar arasında yer alarak, parti sekretaryasının bunu reddetme kararına rağmen sergilediği tutumla “Birleşik Kıbrıs” mücadelesinden saptığı” belirtilmişti. Yani bu durumdan BKP’liler bile rahatsız olmuştu ama buna rağmen BKPbu kararın altına imzasını koyabilmişti…
Macera bularla kısıtlı değildi…
CTP-DP hükümeti azınlıktı ve bütçe geçirilemiyordu, yeni hükümet arayışları sürmekteydi. Tartışmalara İzcan’ın yaklaşımı, fazlası ile öğreticiydi(!);
16 Temmuz 2004 tarihinde Talat ile ilgili “çözüm yanlısı bir başbakanı görevden alıp, yerine kimi getireceğimizi bilmeden hareket etmem” demişti. Ertesi gün, “ortaya yeni bir hükümet seçeneği konmadan çözüm yanlısı olduğunu düşündüğü bir başbakanın düşürülmesiyle ülkedeki barış ve demokrasi mücadelesine katkı yapılamayacağını belirterek, parlamentodan uyumlu çalışacak bir hükümet çıkması için her türlü katkıyı koyacaklarını” söylemişti. Katkı koymanın buradaki Türkçesi bakanlık koltuğu anlamını taşımasına rağmen İzcan bunu direk söylemek yerine, kelimelerin arasında sıkıştırıp ve “anlayan anlasın” yolunu tercih etmişti…
21 Eylül 2004 tarihinde bir kez daha erken seçim tartışmaları gündeme geldiğinde; “Doğru olanın barış yanlılarının birlikte olacakları ve bir yol çizecekleri yapı olduğunu kaydeden İzcan, “Ancak maalesef bu yapılamadı” diyerek koltuğu alamamanın sitemini ediyordu. Bu defa işareti daha netti; “barış yanlılarının birlikte olması”…
Hatta ayni açıklamada o dönemdeki hükümet ile ayni dili konuşma adına “İzcan, referandumdaki “evet” denmesine rağmen Kıbrıs sorununun ve izolasyonların sürdüğüne dikkat çekti” açıklaması var ki tam evlere şenlik… Günümüzde ‘Birleşik Kıbrıs’ isimli gazetelerindeki bir köşe yazısında; “izolasyonlar ve ambargolar söylemi ile halkı yanıltıyorlar” gibi laf etmeleri ile artık bu görüşte olmadıkları anlaşılıyor ama şemsiyenin altında yarın ne diyeceklerini şimdiden bilemiyoruz, yine değişebilir…
29 Eylül 2004 tarihinde ise bir atak daha yaparak; “İzcan, çözüm yanlılarının içinde olacağı bir hükümete her türlü desteği vermeye hazır olduklarını vurguladı. İzcan çözüm yanlısı partilere, ufak tefek ayrılıkları bir yana bırakarak birlik olmaları ve bir hükümet oluşturarak bütçeyi geçirmeleri ve cumhurbaşkanı seçimlerinde tek aday göstermeleri çağrısında” bulunmuştu. Tabii bunu okurken kimin kiminle hareket ettiğini unutmamak gerek; 19 Temmuz 2004 tarihindeki erken seçim önerisi sağ partilerden istifa eden bağımsız milletvekilleri ile sağcı partiler UBP, DP ve Yeni Parti ile BKP’nin oyları ile reddedilmişti. Ayrıca yukarıdaki cümlenin “çözüm yanlısı partiler, ufak tefek ayrılıkları bir yana bırakarak birlik olmalı” kısmın da altı çizilmelidir. Çünkü İzcan’ın bugün de çok kullandığı “ufak tefek ayrılıklar” tanımlaması, aslında bugünkü şemsiye teorisinde de geçerli ve tecrübeler göstermiştir ki bu “ufak tefek” konusuna her şeyi kapsayabilir ki bunun anlamı da çok çok geniş bir şemsiyedir…
Bunun yanında, geçen gün İzcan ile birlikte katıldığımız TV programında, Kıbrıs Türk parça devleti anayasası hazırlanması konusunda ayrıca bir polemik de yaşamıştık. Bunu da, macera listesine eklenmesi gerek bir olay olması nedeniyle hatırlatalım; 1 Mart 2004 tarihinde “Kıbrıs Türk Kurucu Devletinin Anayasa Taslağı Hazırlama Komitesi” Türkiye'ye” gitmişti, Komitede Soyer, Arabacıoğlu ve İzcan vardı.
TC’den talimat alınması konusu açıldığında sloganlar atabilen İzcan’ın bu Türkiye macerasını adı geçen TV programında hatırlatınca İzcan savunma olarak yalnızca Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Hukuku Profesörü Yavuz Sabuncu ile görüştüklerini, başka kimseyi ile görüşmedikleri açıklamıştı. Ancak meclis’in 6 Mart 2004 tarihli 18’inci Birleşim tutanağını ayni şeyi söylemiyor. Tutanakta İzcan’ın konuşmasında; “Orada Sayın Meclis Başkanı Bülent Arınç Bey ile Anayasa Komisyonu Başkanı ki aynı zamanda Anayasa Profesörüdür, Burhan Kuzu Bey ile ve diğer ilgili yetkililerle yararlı temaslarda bulunduk” dediği belirtilmekte…
Hemen bir not düşelim. Burhan Kuzu’dan yararlı bilgi almak aslında eşyanın tabiatına aykırıdır. Uzun uzun örnekler vermek mümkün ama Ağustos 2006’da DTP’nin seçime bağımsız adaylarla gireceğini açıklamasından sonra Kuzu’nun açıklaması; “seçimlerde bağımsız adaylar için baraj uygulanması formülünün Anayasa açısından sakıncalı olmadığını” söylemiş (…) ve “eğer gerçekleşirse bağımsıza baraj ilk defa olacak. Mantıksız bir şey değil” de demişti. İzcan’ın yararlı temas kurduğu Kuzu’nun diğer maceralarını internet arama yaparak rahatlıkla bulabilirisiniz…
İzcan’ın açıklamasına geri dönersek; zaten bugüne kadar Türkiye gidip talimat alan biri, talimat alıp döndüğünü açıklamamıştır, genellikle söylenen “yetkililerle yararlı temaslar” yapıldığıdır ama herkes gerçekte ne olduğunu bilir. Bu nedenle “yararlı temasın” ne olduğunu bu yazının okuyucusunun hayal gücüne bırakabiliriz… Ama benim dikkatimi çeken bu tutanakta çok daha önemli kısım var ki bu tartışmanın açılma nedenlerinden bir başkasıdır;
Ayni tutanakta Ferdi Sabit Soyer Komite’nin çalışmalarını anlatıyor ve “Bu Anayasayı hazırlarken, taslağı hazırlarken bir kısım ilkeler üzerinde durduk. Bu ilkelerimiz şudur; Kıbrıs Türk Halkının bu topraklarda siyasal varoluşunda kat ettiği bütün aşamaları başlangıç, yani dibacede bu Anayasaya zikredilecektir. Kıbrıs Türk Geçici Yönetimi, 1960 Cumhuriyeti, bundan Geçici Türk Yönetimi, Otonom Türk Yönetimi, Kıbrıs Türk Federe Devleti ve KKTC aşaması ve bu aşama ile birlikte 15 Kasım 1983’de Cumhuriyet ilan edilirken Kuruluş Bildirgesine bağlı olarak bu Cumhuriyeti oluşturan insanların şimdi Avrupa Birliğinde eşit taraf olarak bütün bu tarihsel birikimlerin taşıyıcısı olarak yer alacağını zikreden bir dibacesi olacaktır” diyor…
“Kıbrıs Türk Halkının bu topraklarda siyasal varoluşunda kat ettiği bütün aşamaları” denmesi ve sonrasında “KKTC aşaması”ndan bahsedilmesi dikkat çekici bir unsur…
Dedik ya İzzet İzcan’ın şemsiyesi çok geniş kesimleri kapsıyor hatta “KKTC’yi siyasal varoluş aşaması” sayanları da… Aslında yukarıdaki anlatımdan bu çalışmalara katkı koyan İzcan da olduğu gerçeğinden, İzcan’ın da “KKTC’yi siyasal varoluş aşaması” saydığı rahatlıkla anlaşılabilir. Zaten 2006’daki iç darbe/tartışma sürecinde İzcan’ın “KKTC'yi savunmak suç mudur?” demiş olması da bu görüşümüzü doğrulayan bir olgudur.
Tüm bu eleştirilere İzzet İzcan’ın aslında cevabını biliyoruz, “geçmişe takılıp kalınmasın”…
Siyasal yaşamda 5 yıl ne zamandan beri geçmiş oldu, bilinmez. Ama eğer kendinizi Demirel stili politikacı sayıyorsanız ve ‘dün dündür, bugün de bugün’ diye bir düşünceyi destekliyorsanız buna diyebilecek elbette bir şeyimiz yok…
Ama en son yapılan Hrant Dink anmasında ne denmişti, demiştik; “unutmak kaybetmektir”…
Aslında, yeniden kaybetmemek için, ayni şeyleri yeniden bir kez daha yaşamamak için unutmamamız, unutturmamamız gerekiyor…
Bugünkü kısır döngünden çıkabilmek için, apolitikleşmeye karşı, solun yeniden inandırıcılığını kazanarak gündem yaratabilmesi, yeni sol bir alternatif için unutmadan, hatırlatarak ileriye doğru yürüyüş önümüzdeki tek seçenektir…

Biz bu yoldaki yürüyüşümüzü sürdürüyoruz…

24 Temmuz 2008

Kıbrıs sorunu üzerine aykırı bir deneme


Herkesin bugünlerde Kıbrıs sorunu ne olacak diye tartıştığı koşullarda, İlhan Uzgel’in İmge kitapevinden (1. Baskı, Mayıs 2004) çıkan “Ulusal Çıkar Ve Dış Politika” kitabından da alıntılar yaparak bu yazı ile farklı bir bakış açısı geliştirmeye çalışacağım...
Bu yazılanlar belki farazi şeyler olabilir, belki de doğru tahminler de olabilirler ama birçok şeyin muğlakta olduğu koşullarda tahmin yürüterek yol bulma dışında elimizde başka şans yok…

Annan Planı sonrası, Kıbrıs Türk liderliği ve Türkiye üzerinden baskı bir miktar kalkmış, Papadopulos yönetimine kaymış, görüşmeler tıkanmış, kuzeyde nüfus tartışmaları alıp başını yürümüş ve Annan Planı sürecinde TC’nin rolü çok tartışılmıştı…

Bunlar birçoklarımız/bazılarımız için yeni bir durum ama 17 Ocak 1985 yılında ve sonrasında neler yaşanmıştı bunu tartışırsak aslında yukarıdakilerin hiç de yeni bir durum olmadığını dehşete kapılarak görebileceğiz…

Öncellikle durum tespiti yaparak başlamakta yarar var; “burjuvazinin siyasal iktidarda yansımasını bulan Kıbrıs’a bakış açısındaki çıkar algılamasıyla, devlet aygıtının askeri-bürokratik kanadının konuya ‘ulusal dava’ ve güvenlik perspektifinden bakan çıkar algılayışları” (Uzgel, 312) var ve bu algılar çok kez çelişmektedir.

Bahsedeceğimiz dönem Özal dönemidir ve Özal için Kıbrıs Türkiye’nin sırtında yüktür ve bundan bir şekilde kurtulmalıdır (Uzgel, 312), bunun en büyük gerekçesi de AT üyeliği ve ABD ile ilişkileri geliştirmek istemesidir.

KKTC ilanı konusunda da Özal sürekli olarak yakındığını, şikâyet ettiğini, bir emrivaki ile karşı karşıya bırakıldığını söylediğini de hatırlamak gerekir. (Uzgel, 339)

Ama burada en ilginci Kenan Evren’in açıklamasıdır; anılarında “ABD temsilcisi ile yaptığı görüşmede ‘bir emrivaki ile karşılaştık’ derken, adada yükselen komünizm tehlikesine dikkat çekmişti. (Uzgel, 339)

Uzgel kitabında diyor ki “ABD Başkanı Ronald Reagan, KKTC’nin ilanıyla ortaya çıkan gelişme üzerine özel temsilcisi Rumsfield’ı Kenan Evren ile görüşmeye ve kararın geri alınması için baskıda bulunmaya göndermişti. Evren daha sonra kaleme aldığı anılarında, Rumsfield’a Kıbrıs’ın kuzeyindeki komünistlerin giderek güçlendiğini belirtmiş ve güneydeki komünistlerle birleşmeleri tehlikesinden söz etmiştir. Yani KKTC’nin ilanını bir tür anti-komünist manevra olarak sunmuştur.” (Uzgel, 386)

Yaklaşımları ve yorumları ne olursa olsun KKTC’nin ilanı özellikle Türkiye’ye yeni bir baskı sürecini başlattı. (Uzgel, 341)

Böylesi bir ortamda Denktaş ve Kipriyanu New York’ta Genel Sekreter de Cuellar’ın gözetiminde bir araya gelmişler, Denktaş hazırlanan antlaşmayı imzalayacağını Kipriyanu ise üzerinde çalışılacak bir metin diyerek imzalamayacağını ortaya koymuştu. Özal, Kıbrıs sorunun çözümü konusunda Denktaş’a baskı yaptıklarını açıkça söylemiş, bunu gizleme gereğini bile duymamıştı. Yine ilk kez Kıbrıs konusunda basında çıkan eleştirilere ve muhalefetin bu yöndeki eleştirel tutumuna rağmen hükümet ödün vermişti. Hatta 20 Temmuz’daki (1985) gezisinden Özal son dakikada vazgeçmişti. (Uzgel, 348)

17 Ocak belgesi ile ilgili Mümtaz Soysal belgede Türkiye’nin etkin garantisinden bahsedilmemesini eleştirmiş ve ‘bu oyunu bozmaya çağıran yazılar yazmıştı. (Uzgel, 349)

Belgeyi eleştirenlerden biri de Şener Levent’tir. Kıbrıs Postasındaki yazında hem Eroğlu’nu hem de Özal’ı eleştirerek Ecevit sayesinde devlet olduklarını, Özal sayesinde ise eyalet olacaklarını yazmıştı. (Uzgel, 392)

Uzgel diyor ki “17 Ocak belgesini Rumların imzalamaktan kaçınması, Türkiye ve Kıbrıslı Türkler üzerindeki baskıların bir ölçüde azalmasını sağlamış ve Türk tarafı KKTC’nin ilanıyla ortaya çıkan olumsuz izlenimden en azından bir süre için kurtulabilmiştir.” (Uzgel, 350)

Yine Uzgel diyor ki “Ocak 1985’teki başarısızlığın KKTC’yi güçlendirme yolunda önemli bir aşama olduğu anlaşılabilir.” (Uzgel, 351)

Böylesi bir ortamda 29 Şubat 1988 yılında AKEL’in de desteğinde Vasiliu iktidara geldi. (Uzgel, 363)

Vasiliu ılımlı, görüşmelere açık ve pragmatik bir tavır sergiledikçe Türk tarafı ve özellikle Denktaş üzerindeki baskı artmaya başladı. (Uzgel, 364)

Artan baskılar sonucunda Denktaş ve Vasiliu önce Eylül 1988’de Cenevre’de, daha sonra da Kasım ayında New York’ta buluştular. (Uzgel, 366)

BM Genel Sekreteri 15 Ocak 1990’da iki toplum liderini toplantıya çağırmış, Denktaş’ın itirazlarını nedeni ile 26 Şubat’ta toplantı yapılabilmişti. Bu toplantıda Denktaş’ın halk ‘people’ terimini kullanmak istemesi ve Kıbrıs Türklerinin self determinasyon hakkı bulunduğunun kabul edilmemesi üzerinde toplantı başarısızlıkla sona ermişti. (Uzgel, 367)

Bu arada Denktaş 1989 yılında de Cuellar’a mektup göndererek 29 Mart belgesindeki %29 toprak oranın artık geçersiz olduğunu bildirmişti. (Uzgel, 368)

Uzgel diyor ki “Kıbrıs Rum tarafında iktidara Vasiliu’nun gelmesiyle yaratılan çözüm umutları gerçekleşmemiştir.” (Uzgel, 369)

Bu süreçte Özal’ın cumhurbaşkanı olması ve 1991 erken genel seçimlerinde ANAP’ın yenilgiye uğrayarak hükümeti bırakması sonrası süreçte Türkiye’nin Kıbrıs politikası geleneksel yörüngesine geri dönmeye başladı. (Uzgel, 400)

Bu süreçte hatırlanması gereken diğer unsur da bu dönemde adaya taşınan nüfustur.

Uzgel diyor ki; “ Türkiye yalnızca ekonomik olarak değil siyasal olarak da Kuzey Kıbrıs’ta etkin olma çabalarını sürdürmüştür. Bunun yollarından biri, burada daha çok Türkiye’den göç edenlerin kurduğu ve desteklediği ve zamanın Türkiye Büyükelçisi İnal Batu tarafından kurdurulan Yeni Doğuş Partisi’dir. (…) Türkiye bu parti aracılığı ile buradaki siyasal gelişmeleri bir ölçüde de olsa denetlemeye çalışmıştır. Fakat 1980lerde Özal iktidarı bu partinin desteklenmesinden çok göçmenlerin diğer partilerle kaynaşmasını savunmuştur. Ancak, bu parti KKTC’de daha çok Türkiye Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye Büyükelçiliği ile bağlantılı olmuş ve bu yüzden Özal’ın bilinen politikasının uzağında durmuştur.” (Uzgel, 400)

***

Bu kadar uzun alıntılardan sonra de Cuellar-Annan, Özal-Erdoğan, Kipriyanu- Papadopulos, Vasiliu-Hristofiyas, YDP-ÖP eşleşmeleri aklınıza geldiyse vay halimize…

1981 ile başlayan ve ivmesi giderek artan nüfus taşınması, kendi partilerini kurmaları ve 17 Ocak belgesi sonrası nüfus taşımanın tavan yapması ve 1990 seçim öncesi öbek öbek vatandaş yapılması ile Annan Planı sonrası adaya işçilerin aileleri adı ile taşınan ve bunların bir kısmı ile ilgili vatandaşlık baskısı olduğunun paralelliği de mevcuttur.

Annan Planı sürecinde, Kıbrıs’ın kuzeyi ve Türkiye’deki dengeler bir hayır demenin uzağında olduğuna göre, hayır diyemiyorsan dedirt taktiği mi uygulandı net olarak bilin(e)mez ama Serdar Denktaş’ın Papadopulos ile görüşmesi, kapalı meclis oturumunun AKEL’e ‘sızdırılması’(!) ve daha benzer birçok bilginin(!) güneye aktarılmasının süreçteki etkisi küçümsenemez. Sonuç olarak 85 gibi 2004 yılında da beğenmeyerek evet diye Türk tarafı ile erteleyip görüşmeye devam edelim için hayır diyen Rum tarafı…

AKEL’in Güvenlik Konseyinden uygulama garantisi istemesi de TC dış ilişkilerinin lobisine takıldığı bilinmekte, bunu da hatırlamakta yarar var…

Uzgel, Türk tarafının evet dediği “Ocak 1985’teki başarısızlığın KKTC’yi güçlendirme yolunda önemli bir aşama” olduğu tespitini yapmıştı, 24 Nisan 2004’deki evetin de kuzeydeki yapıyı güçlendirdiği apaçık ortada…

Yani döndük başa.

Rüzgâra takılıp günlük küçük tartışmalar içinde boğulmadan gidilen yolun tehlikesini görerek hareket etmek gerekmektedir.

Uzgel’in kitabındaki “Kıbrıs Rum tarafında iktidara Vasiliu’nun gelmesiyle yaratılan çözüm umutları gerçekleşmemiştir” cümlesinin yeni versiyonunu okumamak için şimdi bize bu döngüyü kıracak yaratıcı bir eylem planı gerek…