28 Eylül 2002

Beklenmeyen

Kimi zaman öyle anlar gelir ki, olmadık yerde yada zamanda çıkagelir beklenmeyen bir konuk.

Kimi zaman uzun süreli konukluğu ile gelir, kimi zaman da anlık bir konukluktur. Her biri, konuk olmak için çıkıp gelenin, yüreğinin tüm kırıkları ve bilincinin dip odalarında sakladıkları ile toplayıp düşlerini tek insanlı yaşamdan çoğul insanlı yaşama taşınma olasılığını da içinde barındırın.

Herşeye rağmen beklenmeyenin anlık konukluğunda yaşanan, dokunmaya dair hisler, uzun zamandır alınamayan kokuların tüm odaya sinmesi ve gözlerdeki, herşeyi bu kadar kısa sürede yaşayıp düşün(me)me şaşkınlığı ile gökyüzünün yıldızlısından bulutlusuna akarken zaman, acaba sonrası ne olacaklı sorularının yoğunluğu ile sonlanmasıdır; tıpkı çok uzaktan gelen uzun zamandır görülmeyen bir dostun bir kahvelik sohbeti ile çıkıp gitmesi gibi, ki hüzünlü bir burukluk kalır içinden daha yeni başlanmıştı sohbete ve kahve bitirildiğinde belki de bir daha ne zaman görüşüleceği belli olmayan biriyle paylaşılacak o kadar yarımlıkların kalmasının hüznüyle kendimiz ile kalmamız gibi...

Ama zaten konuğu özel yapan da tam da bu yarımlıklardır aslında, herşeyi tam yaşamak isterse insan, toparlayıp düşlerini taşınmaya başlar çoklu yaşamlara...

Konukla beraber de gider çok şey ama yaşananlar ve yarımlıklar, kendini tekrar tekrar taşır yeni gelen güne de ve sanki sonu olmayan yada isteyerek yazar tarafından bitirilmeyen romanın olası son cümleleri kendini yaşam içinde arar...

Yaşam her zaman beklenmeyen yada beklenen konuklukluklarının gelme olasılığını sürekli kendi içinde taşıyıp durur. Bu aslında hiç durmayan bir döngü (mü)dür? yada kendini her tükettiğinde tekrardan yaratan mitoloji hikayelerinin günümüz yaşanmışlığı mı?

Her kaybedilenle beraber birşeyler çıkıp giderken, buna rağmen her defasında yaşamın sana neyi taşıyacağı yada seni nereye taşıyacağı karşısında yapacakların, mantıklı olanla bilincin dip odalarındaki seslerin çatışmaları sonrası verilen kararlar ile yaşanır..

Aslında, çoğu kez yoksayılmaya çalışılmasına rağmen ancak tam da böyle anlarda bilincinin dip odaları daha bir dikkatli dinleyebilmeli çünkü bazen doğru yanıtlar yalnız ordan gelir ve duyamamak aslında yaşama dair olanı kaçırmaktır yada konukların yüreğinin kapısı önünde bırakılmasıdır.

Bir daha geri dönmeme olasılığına rağmen gelen her konuk kendi yaşanmışlığından bir parçayı da ekler senin yaşanmışlığına, bir parçayı da alıp gider ve beklenmeyen konuk ardında yarımlıkları bırakarak çıkıp giderken aslında, tümüyle herşey onunla birlikte gitmez, geride bıraktıkları ile gölgesi bir süre daha yaşam alanında kalmaya devam eder...

Aslında, giden konuğun yarımlıklarıyla birlikte gerisinde kalanı duyumsayabilmek çok özeldir.

Odanın içinde kalan diğerine ait kokuları ve ortaklaşılan anları yeni gelen gün içinde taşımaya devam eder, beraberindeki çoklu yaşanmışlıklara geçiş olasılıklarının cevabının zor sorularıyla birlikte...

23 Ağustos 2002

Yok sayabilmek

Yaşam içinde onlarca insanla yollarımız kesişir; kimiyle özel yaşamlar kurar, kimiyle ileri dostluklar, kimiyle ise aranızda onlarca farklılığa ve yaş farkına rağmen saygının ötesine geçen bağlar kurarsınız.

Yolunuzun kesiştiği kadar bu yollar kimi zaman da ayrışır...

Yolunuzu ayırdığınızı sandığınız yada öyle varsaydığınız zamanda bile, zaman zaman bilinciniz size ihanet eder.

Yok saymaya çalışdıklarınıza yabancılaşırsınız belki ama tamamen yok sayabilmek ne kadar olanaklıdır ki?

Yada doğa kanunların dayatması ile yollarınızı ayırmak zorunda olduklarınızı tümden bilincinizden silinmesinin olanağı varmıdır? Yada ne kadar olanaklıdır?

Kimi zaman özel insanlarla yollarınızı ayırırsınız. Bu ayrılık aslında onun sosyal çevresi ile de ayrılıktır. Ayni ortamı paylaşmadığınız, ayni zamanı yaşamadığınız insanları yok saydığınızı varsayabilirsiniz ama öyle zamanlar gelir ve kendini dayatır ki, aslında bunu çok da olanaklı olmadığını biliciniz bir kez daha size ihanet ederek hatırlatır.

Aslında bu ihanet çocukcadır, kendiliğindendir ve insani olanın ‘sence’sinin ol(a)mamasıdır. Yok sayabilmeyi sen isteyebilin hatta zorlayabilin de ama bilincinin odalarına hapsettiklerin sana o kuytu mahzenlerinden kimi zaman acı kimi zaman da gülümsemeye neden olacak şarkılar söyler.

Şarkılara kulak kapatmak, onu bastırmak kaçıştır...

Yüzleşebilmek ve geleni anlayabilmek gerekir. Çünkü her şarkı geçmişe olduğu kadar geleceğe dair de sözler içerir.

Arka arkaya yok sayamama deneyimlerden geçerken günlerim, arada mantıklı olana dair sorgulamalarla zorlarken kendi kendimi, kimi zaman öyle yaşanmışlıklar kendini dayatır ki, kararlar verirsin ve emek harcamak gerektiğini anlarsın bir kez daha, ‘sence’ yok saymalara değil dip odalardan gelen ‘anlamsız’ (mı acaba?) şarkı sözlerinin rüzgarına bırakmak ihtiyacını ve ‘mantıklı olması gereken’ denen o sözcükler bütününü kimi zaman izne çıkarmak gerekliliğini anlarsın.

Yanında otururken bir süre önce yaşamına davetsizce gir(eme)miş ama yok saymaya çalıştığın, izne çıkarılamamış cümle ile dip odalardan gelen birşeyler yapmaya dair şarkı sözleri çakışır ve sen arada kalmanın zorunlu mesaisi içinde birşey yapamanın burukluğunu yaşarsın...

Yada mezarlıkta dururken, izne çıkaramayanların dipten geleni bastırmaya çalışmalarını yaşarsınız, yaşayanlardan biri de sen olursun. Birden fazla çelişkiyi aynı anda yaşamak insanı yorar, yorgun düşen ama yaşamın devam ettiği bilici seni ayakta tutar. Bir daha karşılaşma olanağını olmayacak biri için -ki o kişi belli nedenlerden senin yok saymak zorunda olduğun ama son birkaç günlük son karşılaşmalardan sonra yok saymanın ‘sence’lere bağlı olmadığını acı şekilde öğrendiğin kişidir- mezarlıkta dururken yok sayabil(e)me deneyimleri yaşan, yorulun...

İnsan herşeyi olağanında yaşayabilmeyi öğrenmeli ama bu pek de kolay değildir. Çünkü kendini bıraktığında boşluğa, eğer seni yutabileceğine inanırsan boşluğun, kasılın ve zamanı yaşamak yerine yüzüne yerleştirdiğin maskelerinle sen olamayan biriyle dolanın durur ortalıkta. Ya da çelişkiler arasında kalıp gene zamanını yaşayamamak da insanı yorar ama yorulmamak için kolay yollar aramak da olanaklı değildir.

Tıpkı bir insanı kazanmak gibi, yaşamı da anlamak emek ister. Her yaşadığınla, yaşamdan her damıttığınla biriktirirsin yaşama dair deneyimlerini ve an gelir sana bile inat kendi kendini boşluğa bırakabilirsin çünkü – aslında çünküsü yoktur. Deneyimler sana ‘çünkü’süz de zaman zaman yaşanabileceğini öğretir.

Ama öğrenene kadar hata yapabilme olasılığı da içinde yorulmayı göze almak gerek, kaçmak yada kestirme yol aramaksa yanlızca boşa harcanacak zamandır.

22 Ağustos 2002

Parti içi sorunlar üzerine


Bir süredir kamuoyunu meşgül eden sorunlarla ilgili yazdığım geçen haftaki makaleye (“yeniden partileşme süreci” isimli makale) ek olarak daha çok somuta ilişkin tanımlamalara yer vererek takviye yapmak istedim. Ama yazmaya geçmeden Roosevelt’in bir açıklamasına atıfda bulunmak istiyorum. Roosevelt, ‘küçük bilinçliler kişileri, avaraj bilinçliler olayları ve büyük bilinçliler de idealeri tartışırlar’ demişti.
Bir süredir kamuoyuna yansıyan açıklamalarda parti içindeki sorunlarla ilgili olarak kullanılan bir tanımlama var. Tanımlama ‘Durdurancılar’dır. Böyle bir tanımlama yalnızca Roosevelt açıklaması ile yorumlanabilecek bir tanımdır.
En azından ben kendi payıma siyasi olarak bu tanımlamayı kabul etmediğimi ve tartışma kültüründen uzak, ideolojik zeminden yoksun bu fikir fukarası tanımlayı sahibine iade ettiğimin altını çizmek isterim.
Kendilerini hala 1970’lerin çarpık politik mücadele formatında tutarak sloganlar ve genellemelerin üzerine ama içinde düşünceye ait en küçük bir kırıntının olmadığı, dedikoduya ve fısıltı gazetelerine dayanarak kendilerini ifade edenlere karşı ideolojik zeminde mücadele hattında kalmaya devam edeceyik çünkü bizim düşünce önemlidir.

Okuyalım ama anlayamaylım, seçimler için ne yapmalı?
Seçimler ve İttifaklarla konusunda yazdıklarımızla ilgili Özker Özgür’ün makalelerinden kısa alıntılar yapmak bazı konuları anlamakta bize yardımcı olacaktır.
Özker Özgür 2000 yılının Ocak aylarında Londra’da bulunmaktaydı ve Yeniçağ Gazetesindeki köşesinden komut verirmiş gibi “Denktaş’ın seçilmemesi için gereken yapılmalıdır” başlıklı bir makale yazar ve daha sonra patlayacak krizin ilk işaretlerinden birini verir. Makalede Özker Özgür şöyle der:
“Bu nedenle Denktaş’a karşı yarışan adaylardan hangisi ikinci tura kalırsa kalsın, geriye kalanların O’nu desteklemeleri tarihsel bir görev olacaktır” (21 Ocak 2000)
İlginç bir şekilde, Şener Leventlerin casusluk suçlaması ile tutuklanmaları ve sonrası sürecinde, 2000 yılının Temmuz ayındaki makalesinde de Eroğlu konusunda dikkat çeker:
“Erken ve hakça çözüm yanlısı güçler Eroğlu faktörünü çok iyi değerlendirmek  zorundadırlar. Eroğlu’nun tabanı dikkate alınmalıdır. Denktaş’ın Türkiye’deki derin devletin buyruğunda olduğunu, Eroğlu’nun ise Kıbrıs Türk ticaret burjuvazısının sözcülüğünü yaptığını bilerek politika üretmek gerekmektedir.” (21 Temmuz 2000)
İşin komik tarafı 1998 yılının Eylül ayındaki makalesinde “30 Ekim 1995 tarihinde kamuoyuna söylediklerimde ısrarlıyım” diyerek o açıklamayı köşesinde tekrar yayınlıyor ve
“Bu yönetsel yapı içinde halkın istenci parlamentoya olduğu gibi yansıyamadığı için halkın parlamentoya ve hükümete gönderdiği temsilcileri toplumun varlığı ve kimliğini koruyucu önlemlere yönelememektedirler. Ekonomik önlemlerle ilgili takvimin başarısı yapının değişmesine bağlıdır” (13 Eylül 1998) diyerek rejim değişmeden sorunların çözülemeyeceğini açıklıyordu. Hatta Özker Özgür bir sonraki haftaki makalesinde daha da ileri giderek:
“Kıbrıs'ın kuzeyinde hükümete gelinebileceğini fakat iktidar olunamayacağını bile bile statükocu partilerden biri ile hükümete gelmeyi amaçlamak statükoyu benimsemek, rejime teslim olmaktır” (20 Eylül 1998) diyebilmişti.
Geçen Çarşamba Afrika Gazetesinde yayınlanan ve bu haftada Yeniçağ Gazetesinde de yayınlanacak makalesinde de Özker Özgür:
“Eroğlu politik duruş olarak Denktaş’tan çok farklı değildir. Ancak Eroğlu’nun siyasal geçmişi Denktaş’ın siyasal geçmişine benzemez. Denktaş’ın sicilindeki politik söylemler Eroğlu’nunkilere benzer ama eylemleri örtüşmez. Daha açık yazmak gerekirse bugün Denktaş’ın makamında Eroğlu otursaydı Şener ile Memduh hapiste olmazdı....”  (23 Ağustos 2002) diye yazmaktadır.
Çok ufak bir kesitte yaptığımız bu yazı yolculuğunda da net şekilde görüldüğü gibi Özker Özgür rejime karşı tam olarak değil ama Denktaş’a karşı ‘şeytanla bile ittifak yapmaya’ hazırdır.
Gerçek anlamı ile ilerici yurtseverlerin seçenekleri arasında hiçbir zaman Hitler- Mussolini arasında seçim yapma seçeneği olmamıştır. Yada rejime karşı mücadelede rejimin işbirlikçileri arasından ittifak yapmak için seçim yapmak da bizlerin seçenekleri arasında yoktur.
Biz hala Özker Özgür’ün 1998 yılında seçimlerle ilgili yazdıkları noktasındayız ama Özgür hala o noktada mı bilinmez.

Makyavel olsa ‘iktidar için her yol mübahtır’ derdi, öyle mi?
Yalçın Okut’ta geçen haftaki makalesinde:
“Her dönemde, her yerde böyledir. Darbeciler haksız ve kritik durumda olduklarını bildiklerinden telaşa kapılıp saldırganlaşıyorlar. Kirpileşip olmayan düşmana karşı dikenlerini kabartıyorlar; diyalog yolunu kapatmayı seçiyorlar” diyerek biz ‘Darbeci Kanadı’ suçlamaktadır.
Yalçın Okut birçok konuda bilgi sahibi olmasına rağmen okuyucusu yanıltarak birilerinin diyalog yolu kapattığını iddia ediyor.
Diyalog yolları çoktan kapanmıştı ama var olduğu varsayılsa bile diyalog isteyen yada istediği varsayılan Yalçın Okut ve ‘Darbelendiği iddia edilen Kanat’ niçin 25 Temmuz tarihli Parti Meclisini terk etti. Yada madem iyi niyet var olduğu iddia edildi en azından ahlaki açısında 26 Temmuz tarihli Afrika Gazetesinin yalana dayalı manşet haberin yalanlaması yapılmadı.
Daha da ileri giderek ‘Darbelendiği iddia edilen Kanat’ ilerleyen günlerde adı geçen gazeteye sahte de ilan de vererek kamuoyunu yanıltmaya devam etti.

‘Toplanın statükoyu gerileteceyik’ teorisi ile kim geriler?
Adı geçen açıklamaların birinde havaya savrulmuş makyajı güçlü kendi ise pek bir şey ifade etmeyen bir tanımlama kullanılmıştı. Tanımlamada “Statükoyu bölünerek değil birleşerek geriletilebileceği” iddia edilmekteydi.
Sol argümanların içinde tarihsel materyalizm önemli bir yer tutar ve emeğin mücadele tarihinden öğrendiğimiz iktidarları ekletik olarak bir araya gelerek geriletebilmenin olanağının olmadığıdır. İktidara karşı mücadelenin, güçlü politik zemine oturması ile ve “ilkeli, düzeyli ve farklılıklara tolerans gösteren ilişkilerin geliştirilmesiyle ve yalnız kendi için demokrasi değil, diğerinin haklarına da saygı gösteren benzeşik politik görüşlerin veya paralel mücadele edenlerin bir araya gelmesi ile çağdaş ittifaklar” yoluyla başarıya ulaşma ihtimali vardır.
Bu koşullar altında ortaklaşabilmenin tüm koşulları ortadan kalkmıştır. Ama en azından bu konuda yazı yazanlar kamuoyunu yanıltmamalı, konuşurken başka yazarken başka kimliklere bürünmemelidirler.
Biz partililer düşen ise olağan kurultay çalışmalarının başlattığımız bugünlerde, parti içinde yüksek sesle yeniden diyerek, kendi yapılanmamızı hızla tamamlamaktır.

15 Ağustos 2002

Yeniden partileşme süreci


YBH içinde bir süredir süren farklı yaklaşımlar, girilen son yerel seçim süreci ile daha da keskinleşti ve 25 Temmuz tarihinde yapılan Parti Meclisi toplantısı ile yeni bir Yürütme Kurulu oluşturulması sonrasında süreç yeni bir aşamaya geldi.

Son yerel seçimler ve buna bağlı ortaya çıkan ittifak politikaları konusunda farklı gelenekten gelen eski Yürütme Kurulu üyelerin dayatmalarına karşı, diğer Yürütme Kurulu üyelerin partinin daha önceki tavrının devam etmesi konusundaki ısrarı üzerine alınan uzlaşma kararını çeşitli düzeylerde yine zorlayarak deforme etmeleri ile yaşanan süreç aslında tek bu konularla da sınırlı değildir.

Yeni parti Yürütme Kurulunun konuyla ilgili kamuoyuna açıklamasına da yansıdığı şekli ile 4 ana konu üzerindeki farklı yaklaşımlar bugün itibari ile partinin kendini ısrarla yeniden yapılandırmasını dayatmaktadır. 'Seçim', 'ittifaklar', 'örgütlenme' ve 'kitleselleşme' olarak da tanımlanan ana tartışma unsurları dışında, ahlaki ve etik yaklaşımlardan ortaya çıkan kimi davranış biçimlerinin de insani ilişkileri de etkilediği ve bir grup üye ile bu zemin üzerinde yan yana durabilme koşulları ortadan kalkmıştır.

Ancak bunun anlamının da bölünme olmadığı süreç tamamlandığında kendini rahatça ortaya koyacaktır.



Seçimler önemli değil ama seçimsiz de olmaz mı acaba?

Son yerel seçimler öncesinde de benzer süreç, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanmış, ikinci tura kalan Denktaş-Eroğlu ikilisinden, Eroğlu'nun desteklenmesi şeklinde ciddi zorlama yapılarak partinin politikalarında sap(tır)ma yapılmaya çalışılmış ama Eroğlu'nun ikinci tur seçimlerinden çek(tir)ilmesi ile bu süreç hasır altı edilebilmişti -ki hasır altı edilmiş olmasının doğru bir tavır olmadığı bugün yaşanan süreçle kendini ispatlamış durumdadır.

89 yılından beri çalışmalar yürüten parti, önüne çıkan ilk zorlama olan üç muhalefet partisinin oluşturduğu DMP(Demokratik Mücadele Partisi) isimli ittifak partisine katılmayı red etmesinin politik nedenlerini belirlerken dikkate aldığı ana unsur hala geçerliliği kormaktadır. Parti, seçimlerle ilgili kararını verirken kuzeydeki demokratik ortamı değerlendirmiş ve işgal koşullarında ve herşeyin Türkiye tarafından kontrol edildiği, militarizmin hakim olduğu bu ortamda seçimlere yatırım yaparak meclis içine planlar yapmanın mümkün olmadığını tesbit etmişti. Parti, bu koşullar altında, seçim platformunu olanakları ve imkanları nisbetinde görüşlerini kamuoyuna açıklayabileceği bir araç olarak kullanmak konusundaki çeşitli Kurultay Kararlarını ve Sekreterya Kararlarını da bugüne kadar uygulamaktaydı. Kuzeydeki rejimin ne niteliğinin değişdiği ne de demokratik bir ortamın sağlandığı ile ilgili herhangi bir verinin olmadığı bu koşullarda seçimlerle ilgili başlayan tartışma aslında pek de sağlam bir zemine oturamamaktadır...



Bir yerde hata yapıldı ama kim ve nerde?

98 yılında partinin 4. Kongresi ile partinin adı ve programı ile birlikte kimi değişikliklere gidildi. Amaçlanan, rejime karşı süren mücadelenin yükseltilmesiydi. Ama mücadelenin yükseltilmesinin anlamı tavizler vererek ve popülist politikalarla kitleselleşme olmadığı kesindi.

Bu süreçte partiye katılan farklı dönemlerde CTP'den istifa edenler ile farklı kesimlerde politik yaşamlarını sürdürmüş yada ilk kez politikaya katılanlarla birlikte, yeni kadrolar ve yeni motivasyonla çalışmalara başlanmış ancak özellikle uzun yıllar CTP Parti Başkanlığını da yapmış Özker Özgür ve onun çevresindeki kimilerinin hala daha eski alışkınlıklarını sürdürmesi sonucu önce kısmi olarak örgütlenme anlayışı konusunda sorunlar çıkmaya başlamıştı. Ancak bu gelen sorunlar dalgasının ilk habercisiydi.

2000 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ayrılığın ciddi boyutlarda olduğunun ilk işaretleri alındı ve yapı içinde huzursuzluklar artmaya başlamıştı.

Özellikle CTP'den kopup gelenlerin büyük bir kısmının ya geri dönmesi yada pasifleşmesi, YKP içinde çalışan kimi kadroların 98 sonrası çeşitli nedenlerle pasifleşmesi, partinin yeni projelerinde sıkıntıya neden olmaya başlamıştı ve 98 sürecin ana ayaklarından olan kadroların yenilenmesi tamamlanamamış oluyordu.

YBH sürecinin diğer ana unsurlarından olan partinin politikalarının yayıngınlaştırılması ve çeşitlendirilebilmesi de başarısızlığa uğradıktan sonra (-ki kısmı pratik başarılar yanında ciddi olarak ele alındığında partide özellikle 5. Kurultay sonrası ciddi bir politik zaafiyet yaşamaya başladığı gerçeği ile karşı karşı olduğumuzun değerlendirmesini ayrıca değerlendirilmesi gereken bir olgudur-); 2001 yılında 6. Kurultay sonrasında oluşturulan Parti Meclisinin seçtiği yeni Yürütme Kurulu istenildiği gibi çeşitlendirilemeyerek/yenilenemeyerek özellikle Genel Sekreterlik mevkiğinde değişikliğe gidilememesiyle tüm Kıbrıs'ta ve uluslararası alanda elde ettiği yüksek prestije rağmen ortak proje ömrünü tamamlamış oluyordu.



Örgüt dediğinin nasıl ol(ma)ması gerektiğinin kısa tahlili

YKP sürecinde yaşanan kendiliğinden/kadro zaafiyetinden kaynaklanan tek adam parti izlenimini ortadan kaldırmak için görevsiz bir Genel Sekreterlik yaratılmış ve sürekli değiştirilmesi ile bunun kurumsallaşmaması ilke edinilmişti. Ancak, son süreçte yaşanan dayatmalardan biri de bu mevkin kurumsallaştırılması istenci oldu.

Yaşanan sorunlardan önemli bir tanesi de örgütlenmede yaşanan, örgütlenmeye bakış ve bunun pratiğe yansıması oldu. 89 yılında parti (YKP) kurulurken parti iç çalışmalarla ilgili önemli değişiklikler yapılmıştı. Kurultayı tüm üyeye açarak ve parti içinde farklı görüşlerin çalışma yapabilmesini tüzükle güvence altına alarak yeni tip sol örgütlenmenin önünü açılmaya çalışılmıştı. 'Yatay örgütlen'me tanımlarına vurgu yapılarak tepeden direktif yağdırıldığı 'dikey örgütlenme'nin çalışmamasının ve bu yolla üyenin partiye yabancılaştığı düşüncesi geliştirildi.

Ancak son süreçte özellikle Genel Sekreterlik mevkini kurumsallaştırma dayatması ciddi olarak ortaya çıkması ile örgütlenmeye bakış açısındaki bu derin görüş ayrılığı da kendini ciddi bir sorun olarak ortaya çıkardı.

Partinin ana düşüncelerine zıt bir şekilde kimi üyeler tarafından Genel Sekreterlik makamına önemli anlamlar yüklenmekteydi. 'Parti disiplini' gibi yada 'parti gibi parti' olunması bahaneleriyle, Parti Meclisinde tüzük gereği Genel Sekreterliğin  görevsiz olmasına rağmen kendi kendini görevli sayarak ve toplantılar sırasında makama sürekli atıflarda ve hatırlatmalarda bulunulması ve parti içi kurumlara sözlü müdahale edilmesi gibi somut olaylarla da bu konudaki tavrın özellikle son dönemde 'gelenekselleştirilmesiyle' makamın kurumsallaşmasının pratikte yaşama geçirilmesi tırmandırılmaktaydı.



İttifak: kimsenin yanıtı bulamadığı zor bir soru, ne yanyana ne de ayrı ayrı olmaz mı?

İttifak politikalarının yorumlanışında yaşanan farklılık da ciddi  sorunlardan biriydi ve en önemli ayrışma noktalarından biri oldu.

CTP'nin büyük sol olma iddiası yaklaşımlarına yansımaktadır. CTP Yöneticileri, gücü kendi lehine çevirmek için eşit düzeyde ittifaklara değil küçüklü büyüklü ilişkilerin olduğu ortak mücadele biçimlerine ilgi göstermektedir. CTP Yönetimi, yapılan eylemlerde de kendi güç ve olanaklarını seferber ederek özellikle eylem alanında baskın bir konuma gelmekte ve bu şekilde de kitlelerin içinde partiyi öne çıkarabilmektedirler. Bu yaklaşım eşit düzeyli, ilkeli güç birliği önünde engel oluşturmaktadır. İttifak olmadan da iş yapabilmek yada daha büyük projeler için burjuva veya küçük burjuva kesimleri ile de güç ve eylem birliğine girmek seçenekleri ile özellikle genel anlamı ile yapılan sol içi ittifaklara sıcak yaklaşmamaktadırlar.

TKP, kendi içindeki sağ unsurlar nedeniyle ve sosyal demokrasinin verdiği bulanık ideolojilerinde dolayı sürekli olarak yalpalamakta ve iç muhalefette rejime karşı muhalif bir hat çizdiği izlenimi yaratsa da, bunun yanılsama olduğunu halen daha Ledra Palace Otel'de süren Slovekya Elçiliği öncülüğündeki iki toplumlu etkinliklerdeki tavrı ile ortaya koymaktadırlar.

Diğer önemli somut pratik ise geçen aylarda BILBAN ve IKME'nin düzenlediği yuvarlak masa toplantısında AP Milletvekilleri ve Alman Milletvekillerinin de olduğu ortamda, TKP temsilcisinin, kuzeydeki rejimin demokratikliği konusunda YBH temsilcileri ile girdiği ağır polemikti.

Aslında yaşanan çelişki bir anlamı ile özünde CTP'nin de yanılsaması olan 'KKTC' olgusunun tanınması veya meşru kabul edilerek onun zarar görmesinin engellenmesi bunun da sonucu olası bir çözümün iki devletliliğe doğru olduğu ve 'KKTC' güçlenerek (kon)federe devletin eşit ve onurlu ortağı olabileceği yanılsamasıdır.

Aslında gerçek olan, kuzeydeki sosyo-ekonomik yaşamın sanal bir ortamda herşeyin yapay ve heran yıkılabilecek kadar esnek dizayn edilmiş olmasıdır.

Kuzeydeki rejimin kurduğu veya kurguladığı herşey kum üzerine yapılan kaleler gibidir. Geleceğe yatırım yapmak yerine günü kurtarmaya yönelik düzenlemelerle yaşamın devam etmesi sağlanmaktadır. Ancak diğer sol diye tanımlanan siyasi partiler bu yanılsama içinde iç politikada bu sanal ortam içindeki düzenlemelerin daha iyi yapılması iddiası ile açılan ve adına seçim denilen münhale ciddi ciddi aday olarak yanılsamanın parçaları olmaktadırlar.

Bu koşullar altında, tüm hedef, bilgi ve becerisini bu rejimi yıkmaya odaklamış bir siyasi oluşumla yan yana dahil gelmek istememeleri yada yan yana gelişlerini silikleştirmeye yada anlamsızlaştırmaya çalışmaları doğaldır.

Bugünkü durumda, bu siyasi partilerle kalıcı ittifaklar aramak yada kalıcı işbirlikleri düşünmek yanlış olur. Çözüm konusunda belki çok zorlanarak da olsa rejimin bir kısmı ile çelişkiye düşebilecekleri gerçeğini kabul ederek ama bunun da samimiyetinin ciddi ciddi düşünülmesi gerektiği asla akıldan çıkmadan, çözüm sürecine etki yapabilmek için kimi yer ve zamanda 'ortak eylem'ler geliştirilebilir. Onun dışında yapılacak çok da ciddi şeyler yoktur.

YBH'nın, seçimlerin bu anlamlara gittiği ortamda bu münhale katılarak iddia ortaya koyması, onun kuruluş ilke ve iddialarına aykırıdır. Bu koşullar altında seçim ittifakı da partinin tüm görüşlerine aykırıdır. Zaten partinin 6. Kurultayında da 'seçimlerin çare olmadığı' alınan kararla bir kez daha teyit edilmişti.



"Dün ne yazdığım önemli değil, hatta bugünküler bile çünkü ben onları az önce unuttum" teorisi ile ortaklık olabilir mi?

Afrika gazetesi çevresinin bulunduğu pozisyon, popülist politikalara kendini kaptıranların aklını sürekli karıştırmaktadır. Tirajına bakarak daha çok kişi tarafından okunmak veya ilgi gösterilmek gibi içi boş ve yüzeysel nedenlere dayanan ittifak önerileri de ciddiye  alın(a)mayacak kadar anlamsızdır.

Afrika gazetesi çevresinin sürekli makas değiştiren politikaları ile kimi seçimlere boykot, kimine de bizzat katılarak ama her seferinde diğer önerisinin de öz eleştirisini vermeden; boykot dediğinde katılan tüm partileri (ki YBH dahil) rejimin uşağı olmakla, katıldığı seçimlerde de (yine YBH dahil) kendini desteklemeyenleri ya rejimin uşağı yada korkaklık vs gibi ağır ithamlarla suçlayarak çelişkiler çizmektedir. Ancak çeşitli zamanlarda kimi gelişen olayların ardından ittifak talep ettiğinde de yaptığı saldırıların hiçbir zaman hesabını vermeye yanaşmamaktadır.

Geçen sene Kıbrıslı Gazetesi yazarlarından Fuat Veziroğlu ile girdiği polemikte Şener Levent o zaman Avrupa olan gazetedeki köşesinden Dome Otel Kumarhanesi sahibinden borç olarak para aldığını yazmıştı - ki bu polemik mahkeme tutanaklarından yapılan alıntılarla desteklenmişti. Polemikten çıkan ana sonuçta da iki gazetenin de bu kumarhane patronundan para aldığı ama Şener Levent'in bunu borç olarak aldığı ve geri ödediği biçiminde gelişerek sonuçlanmıştı. Bu sene içinde girilen başka bir polemikte Yeniçağ gazetesindeki köşesinden Alpay Durduran'ın bunu hatırlatması üzerine siyasi uslubun çok dışında çirkin bir şekilde Afrika Gazetesi köşe yazarları yazılar yazmışlardır. Bu ilk defa olmamış daha önce de YBH üyelerine ve Yeniçağ gazetesi yazarlarına da siyasi etikten uzak çirkin saldırılar yapılmıştı.

Ahlaki ve etik zeminden uzak bir hatta mücadele veren, partiye de saldırılarda bulunan ve yaptıklarıyla partinin görüşlerine ve mücadelesine de zarar veren kimi zaman kendilerini gazete kimi zamanda parti olarak tanımlayanlarla ittifakı düşünmek sanırım yalnız küçük siyasi çıkar peşinde olanların hayata geçirmek isteyeceği bir düşünce biçimidir.

Herşeye rağmen partinin tavrı, tüm bu saldırılara rağmen, bu yayın organına karşı rejimin anti demokratik ve karanlık saldırıları karşısında tereddüt etmeden tepki koyması ile mücadele anlayışını küçük hesaplara bağlamak değil rejimin her türlü saldırısı karşısında, saldırıyı görenle dayanışmak olarak geliştirmiştir ama karşı tarafın tavrı bunu karşılayacak samimiyette hiç bir zaman olmamıştır.

Tüm bunlara ek olarak da son dönemde partileşerek kendi logosu ile bile çelişkiye düşenlerin, gazetenin çıkış sürecinde parti gazetelerinin çokca eleştirisi yapanların bugün parti gazetesi çıkarmaya başlaması sanırım yalnızca mizahi olarak ele alınabilecek bir konudur...



Büyük parti nasıl olunur? Kitle mi yoksa kütle mi partisi olunmalı

Son dönemde yaşanan diğer polemik konusu da 'halka gitmek', 'halk için politika' ve 'partinin büyümesinin engellenmesi' gibi sol tartışma tarihinde de hep yer bulan ve kolay kolay da sonlanamayacak kısır döngüdeki tartışmaydı.

'Halkın istediği politikalar' veya 'halk için politikalar' gibi makyevelist politikaları içinde ciddi bir biçimde barındıran teorilerin ardına sığınarak ve partiyi büyütme iddiası ile yola çıkanların elbette ulaşacakları yer mümkün olanın savunulması ve diğer sol iddialı siyasi partilerle benzeşmektir. Bu da partinin yıllardır sürdürdüğü mücadelesine son noktayı koymak anlamına geleceği açıktır.

Partinin büyümesi, tabanda yayıngınlaşması methodlarının geliştirilmeli, her üyenin bilgi derecesini ve bilinç derecesini üst düzeye çıkarılması ile rejime karşı sürecek mücadelenin başarıya ulaşmasında önemlidir.

Bu konuda yaşanmış iki yakın geçmiş örneği hatırlatmakta yarar var. Üyesine tam anlamı ile güven(e)meyen CTP, 90'ların başında girdiği koalisyonda rejimden gelen tüm ciddi dayatmalar karşısında kırılmamak için kamış politikasına uygun olarak rüzgar yönünde eğilerek atlatmıştı. Benzer şekilde TKP'de girdiği koalisyonda da benzer deneyimleri yaşadı. Tüm yapılan dayatmalara rağmen sol iddialı partiler direniş yerine rejime entegre olup darbeyi hasarsız atlatma yoluna gitmişlerdi.

Ancak bir süre önce çok uzağımızda Venezüalla'da ABD destekli askeri darbe girişimi halkın direnişi ile geri püskürtülmüş ve sola ait önemli bir kimlik olan direnme kültürü bir kez daha hatırlatılmıştı.

Kitleselleşme yada kitle partisi olmak ile kütle partisi olmak arasındaki ciddi fark sol içinde ciddi olarak geçmişte tartışılmış ama bugün sanki daha önce hiç tartışılmamış gibi polemik yada demogoji devam etmektedir.

Kütle partisi daha çok popülist oluşumların tercihi olan, partiyi parmak sayıları ile ölçen, partinin gücünü kelle sayısı ile eş varsayan yaklaşımların vardığı bir yapılanma türüdür.

YKP sürecinde de, YBH sürecinde de, partinin kitleselleşmeye nasıl baktığının net şekilde ortada olmasına rağmen, sol bir partinin kitleselleşmeden ne anladığının yada anlaması gerektiğinin net şekilde ortada olmasına rağmen, dayatılan "partinin küçültülmesi" iddialarının aslında ciddi bir yanılsamadır.

YBH parti tüzüğünde üye tanımlaması ve üyeye bakış açısı ile bu konudaki tartışmalara neden olmaksızın ne anlanılması gerektiği ortadır. Her parti üyesi partinin programı ve ilkelerini benimseyen ve bunun için her an mücadele etmeye hazır kişidir ve görevsiz üyenin olmaması tüzüğe göre esastır. Parti görüşleri ve ilkeleri ile çelişen ama kitleselleşme adı altında her bireyin parti üyesi olması gerçek anlamı kitleselleşme değil kütleselleşmedir...



Ey dost unutma, sağcılar için de solcular için de birlikten kaçmak hainliktir

Tüm bu farklı yaklaşımların olduğu koşullarda, 'birlik yalnız birlik' sloganı altına sığınarak, tüm olanak ve gündemini neyin ve kimlerin çok net olarak anlaşılamayan 'birliğin korunması'na adayarak rejime karşı mücadele edebilmek lüksüne sahip olmadığımız gerçektir. Bu koşullar altında parti, kendini yeni koşullara göre zaaf ve eksikliklerini iyi tesbit ederek yeniden yapılandırmalı ve rejime karşı mücadeleyi daha etkin olarak yürütebilmeyi sağlamalıdır.

Gelişen süreçte bazı çevreler yıllardır tam olarak ne anlama gittiği anlaşılamayan kelimelerini yanyana dizerek ittifak yapmayanları suçlayarak politikalar üretme yolu gideceklerdir. Herkesin bir yerde olması gerektiği genel doğrusu ile hareket eden sol ve sağ iddialı tüm demokrasi hayranlarının kendileri ile birlik olmayanları ayni kelimeyi kullanarak suçlamaları aslında politik yaşamımızın sığlığından başka birşey değildir. İlkeli, düzeyli ve farklılıklara tolerans gösteren ilişkilerin geliştirilmesiyle ve yalnız kendi için demokrasi değil, diğerinin haklarına da saygı gösteren benzeşik politik görüşlerin veya paralel mücadele edenlerin bir araya gelmesi ile çağdaş ittifaklar kurulabilir ve yaşayabilir.



Ayrışma süreci üzerine ve sonuç

Son dönemdeki parti içindeki ayrışmada, bir grup partili, parti tüzüğü ve ilkelerine aykırı şekilde, parti içinde duruyormuş gibi yaparak ama parti dışında ayrı bir merkez oluşturarak partiden koptuklarını net şekilde ortaya koymaktadırlar. Parti içi kanat oluşturduklarını iddia ederek ciddi bir demogaji yapmaya çalışmalarına rağmen, parti içi kanatın nasıl olabileceği ve bunun hizipden ayrılması gerektiği parti tüzüğünde net olarak yazmaktadır. Parti içinde partiye rağmen basın açıklamaları yayınlamak ve bundan çıkar elde etmeye çalışmak iyi niyetten yoksun bir davranıştır.

İyi niyetten yoksun diğer yaklaşım tasfiye kelimesi arkasına sığınılarak yapılmaktadır. Partinin yürütmesinden sorumlu kurumlarından ayrılmalarına rağmen tüzüğüne göre partinin yönetim kadrosu olan Parti Meclisi üyeliklerini hiçe sayarak ve aslında parti içindeki mevkiye verdikleri önemi de ortaya koyan bir yaklaşımla tasfiye kelimesi arkasına sığınarak politika üretilmesi ciddi politik bir yaklaşım değildir.

Parti Meclisi kararlarının çiğnenmesi yada deforme edilmesi, parti tüzüğüne aykırı davranış biçimleri, parti tüzüğünü yok sayan politik anlayış tarzları ve yukarda detaylandırmaya çalıştığımız görüş ayrılıkları ile kendilerine bir grup adı da veren bu bir grup üye ile ortak mücadele koşullarının kalmadığı hatta kendilerini ittifak politikalarına adadıklarını iddia etmelerine rağmen parti içinde ittifakı dahil sağlayamayarak kendileri ile çelişkiye düşdükleri gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu aşamadan sonra parti içinde birbirimizi hırpalayarak, aktiviteleri sabote ederek yaşamanın koşulları kalmadığı ortadadır. 98 yılında konuşarak, tartışarak ve uzlaşarak nasıl ki yanyana geldiysek, şimdi de bu projede ayrı düştüklerimizle aynı şekilde ayrılmanın zamanı gelmiştir.

Bu ayrılık ne YKP sürecine geri dönüştür, ne de CTP'den gelenlerin tasfiye edilmesidir; parti içi yeniden yapılanma süreci devam edecek, yeni kadroları ve yeni projeleri ile rejime karşı mücadele yükselerek devam edecektir.

Ortaklaşmalarımız kadar, ayrılıklarımızın da gerçek yanıtlarına tarih karar verecek...

15 Temmuz 2002

Kaçabilmek.. **

Kentin dayattığı tüm olumsuzluklardan ve sorumluluklardan kaçabilmek..

Perşembe gününden beridir Karpaz yarımadasında, yalnızca içinde yatak olan bir kulübde kalıyorum. Aslında bir anlamı ile herşeyin doğallığı, olmayanların sorun edilmemesini getiriyor. Bir dostun tanımı ile hiçliklerin cenneti yani...

Elektriğin olmaması yada suyu çok kısıtlı olması, televizyonun olmaması, telefonların pek de kapsama alanı içinde olmaması, tüm herşeyin yokluğu sizi süren yaşamdan koparıp götürebilmektedir.

Çevrenizde çeşitli gruplar halinde dolaşan yabani eşekeleri seyretmeyi bu anlarda daha eğlenceli bulursun, sahilde kendilerince amaçlı ama sence amaçsız oraya buraya kaçışan yengeçlerin hareketleri takılır gözüne, hoşuna gider tüm ayrıntılar ve bu aslında tüm bunların nedeni olarak, beyinindeki tüm sorunların, kapsama alanı içinde olmayan telefonlarla, ulaşılamayan haberlerle ve diğer tüm teknolojinin getirileri ile birlikte birkaç kilometre ötedeki köyde kaldığını fark edersin. Haberleri takip edememek ilk etap sana sorun gibi gelir ama sonra yengeçler, yabani eşekler ve kaplumbağalar sana daha anlamlı gelmeye başlar. Geceler ve gündüzler boyu hiç durmadan ses çıkararak, hiç susmayacaklarını düşündüğün ağustos böceklerinin inatla süren gürültüsüne/senfonisine alışır kulakların, nasıl ki kentin olanca karmaşısına alışıp kaosa yabacılaşan insan vücudu gibi onlar da senin birer parçan olur.

Kendinle kalırsın, başka kimse yada başka hiçbirşey kendinle arana giremez, hiçbir sorumluluk sana yapılması gerekenler listesi dayatamaz, önünde büyük bir keyifle oynayan yabani eşeklerle, sahibe sadaktan onları kulübeye yanaştırmama adına çabalayan köpek senin yaşamdaki en eğlenceli anların olur.

Boşluğa düşmektir bu, bir an için ne yaptığını düşünmek sorunun da yoktur. Hele modern yaşamın sana dayattığı zamanla yarış kavramı bir hiçdir, çünkü bitirilmesi gereken ve zamanla alakalı hiçbirşey yoktur yaşamında...

Saata bakmak, zamanı öğrenmek ihtiyacı olmadan yaşarsın ve gerçek yaşamdaki koşuşturmaya, yabancılaşmaya, senin olmayan işgal edilmiş zamanlarına hüzünlenirsin. Kimi zaman gönüllü kimi zamansa gönülsüzce, yabancılaşarak bize ait zamanın işgal edilmesine seyirci kalırız. İşte boşluğa düştüğünde, bunu ne kadar acımasız olduğunu anlar ve elinde olan imkanları kullanmaya karar verirsin ama geri döndüğünde modern yaşam tüm ‘gerçekliliği’ ile karşına dikildiğinde kalacağın zavallı durumun tesbiti yapabilmek düşer payına..

Akşam olunca buralarda, payına düşen birkaç bira veya birkaç duble rakı alıp sessizliği dinlerek dostlarla sohbettir.

Gökyüzündeki tüm hareketlilik takılır gözüne, karanlığın içinde herkes/herşey seni ürpertir ve sen zaman zaman boşluğa düşersin. Zaman zaman modern yaşamla bağlantı kurmaya çalışır zihnin ama teknolojinin uzaklığı gelir aklına çaresizce oturursun geri yerine ve çok kısa zamanda boşluk seni yine içine çeker.

Yaptıklarının, yapamadıklarını ve yaşadıklarının muhasebesi çıkar ilerleyen gecelerde. İlişkilerini düşünün, emek vermek gerektirdiklerini gözden geçirin ve yaşam aslında hiç de senin düşlediğin gibi gitmediğinin acı faturasını çıkarın. Belirsizliklerin seni ne çok yorduğunu düşünün. İlişkilerin seni ne çok sen olmaktan uzaklaştırdığını birkez daha fark eden. Yaşadığın ama şimdilerde bitmiş olan ikili ilişkinin seni ne çok yorduğunu, bazı şeylere yabancılaştırdığını ve en önemlisi seni ‘evcilleştirdiğini’ düşünün. Yaşadığın ilişkilelerin de muhasebesi çıkar, alt alta konur yaşananlar ve ne kadar çok yabancılaşmanın yaşandığının kayıtları tutulur.

Yeni başlangıçlar yapabilmek ihtimalleri üzerinde durun. Bazı zamanlarda nokta konması ve yeni paragraflarla başlanması hayali içini kaplar, uzun uzun üstünde düşünün ama yaşamda nokta koymak ve yeni paragraflar açabilmek çok kolay olmaz.

Ama yorulduğun tesbitini birkez daha yapan kendi kendine ve paragraf açabilmek ihtimali, olasılıkları hep aklında olur.

Gece yarısı lüks ışığında kendi kendine yıldızların altında Sunay Akın’ın şiirlerini yüksek sesle okumayı sürdürün;

“Denize doğru inen bir sokaktır ülkem

düz değildir taşları

ayakabılarını bağlamadan

peşinden koşarken martının

ipe takılır düşer

özgürlüğün eve avuca sığmaz çocukları

Başımızdaki şapka bireysel

şemsiye sosyalist yanımızdır

ve tek şartı

ters dönen bir şemsiyeyi düzeltmenin

zor da olsa yürümektir

rüzgara karşı”

Sonra yavaş yavaş toparlanmaya başlanan farklı mekanlardan 3 dostla paylaştığın 5 günün sonuna gelinmiş ve artık geri dönüş zamanıdır. Tüm yoğunluğun ve kaosun içine geri dönüştür aslında yaşanan.

Ve bir kez daha kendine sözler verirsin, belki de tutamayacağını bile bile; ‘zaman zaman insan yaşama ara vermeli ve kaçabilmeli tüm yabancılaştığı şeylerden, işgal edilmiş zamanlardan ve sorumluluklarından’...

Ahmet Altan bir yazısını şöyle bitirmişti:

“Açın kapıyı, kendinizden ve aklınızdan çıkıp yürüyün.

Korkmayın.

Döndüğünüzde sizi bekleyen gerçekleri ve kendinizi bıraktığınız yerde bulacaksınız.”

Hızla yaklaşırken kente, yaşadığın yere, kendine ve aklına verdiğin iznin bittiği gerçeğini fark edersin..

Ve kendini kendine gülümseyerek mırıldanırsın

“Merhaba ‘gerçekler’, bazılarınızı çok sevmesemde merhaba!”

(**) Bu yazı 11-15 Temmuz 2002 tarihleri arasında yazılmıştır