8 Eylül 2003

Küçük burjuva solun birlik macerası

Birlik üzerine küçük burjuva sol çevrelerin samiyetsizliğini kapsamlı olarak “Küçük burjuva solunun felsefe sefaleti”[1] yazısında ele almıştık. Bu yazı öncesinde de çeşitli yazılarda bu çevrenin çelişkilerini dile getirmiş ve eleştirmiştik...

Bahsettiğimiz yazıda ayrıca bu çevrenin birlik yaklaşımlarını da eleştirmiş ve:

Birlik konusunda küçük burjuva solun kendi oportünist çizgisini dayatması da ayrı bir tartışma konusudur. Birlik, iş ve güç birliği, üzerinde uzlaşılan bir taktik için ortak hareket etmeye karar verenler tarafından yapılır. Teorik olarak ‘çözüm ve AB’ konusunda emperyalizmin çıkarlarına çanak tutmak, ‘çözüm ve anlaşma’ taleplerini de emperyalistler çözemezler diyerek teoriler üretenler, bu düşüncelerin ve sloganların birliğin omurgasını oluşturduğu güç ve iş birliği içinde yer almaları ahlaklı değildir. Bu bizim düşüncemiz değil, gene hain burjuva demagog Lenin söylemiş hem de Marx’dan alıntı yaparak:

"İleriye doğru atılan her adım, her gerçek ilerleme, bir düzine programdan daha önemlidir." Teorik kargaşalık döneminde bu sözcükleri yinelemek tıpkı bir cenazede yaslılara "gözünüz aydın!" demeye benzer. Üstelik Marx'ın bu sözleri, içerisinde ilkelerin formülasyonundaki seçmeciliği şiddetle mahkum ettiği, Gotha Programı[2] konusunda yazdığı mektuptan alınmıştır. Eğer birleşmek zorundaysanız, diye yazıyordu parti liderlerine Marx, hareketin pratik amaçlarını karşılayacak anlaşmalara girin, ama ilkeler konusunda herhangi bir pazarlığa izin vermeyin, teorik "ödünler" vermeyin. Marx bu düşüncede idi, ve hâlâ aramızda -onun adına- teorinin önemini küçümseme yolunu arayan kimseler var!”[3]

Yoksa Lenin bahsettiği Marx’ın düşüncelerini küçümseyen demagoglar bizim küçük burjuva solcular olmasın?...[4]

Evet, bu yazıdaki soru hala daha havada durmaktadır.

Marx’ın ana ilkelerinizden taviz vermeyin diye yazmasını çok fazla önemsemeyen veya ‘zafer’/ ‘başarı’ için herşey mübahtır ilkelerini kendine slogan seçenler için bunun çok önemi yoktur.

Anneme KSP’li olduğumu söylemeyin o beni BDH’lı biliyor ama babama da BDH’lı olduğumu söylemeyin...

Küçük burjuva sol olarak, anti-emperyalist birleşik cephe diyerek çıktıkları yolda birleşik bir cephe oldular olmasına ama kendi sözcükleri ile ‘burjuva-emperyalist’ bir cephe oluşturabildiler.

Kıbrıs Sosyalist Partisi’nin kendi kendilerine çıkarabildiği en önemli proje herhalde Barış ve Demokrasi Hareketidir.[5] Yıllardır söyleye söyleye oluşturduklarını iddia ettikleri bu birlik ancak daha ilk ayından fire vermeye başladı. “Büyük cephe” ilk önce 1 Eylül 2003 tarihinde gazetelere yansıyan 3 adet, ertesi günü de 1 adet açıklama ile ne kadar ekletik, birbiri ile fazla organik ilişkisi olmayan ve her an ayrışabilecek bir yapı olduğunu ortaya koymuştur.

1 Eylül’de kamuoyuna yansıyan BDH başkanının 1 eylül mesajı yanına, KSP ve TKP Genel Sekreterlerinin de açıklaması eklenince ortaya ilginç bir manzara çıkmıştı. Ertesi günü bu yarışta geri kalma niyetinde olmayan BKP de açıklama yapınca, BDH’nın ne kadar evlere şenlik bir “büyük cephe” olduğu ortaya çıktı.

BDH oluşturulurken 3 siyasi partinin açıkladığı, belli konularda uzlaşarak tek bir çalışma hattında mücadeleyi götürmeleri idi. Zaten böylesi bir sürecin ardından eğer birlik tamamsa, birlik içindeki yapılar belki birer kanat olarak yine kendi çalışmalarını ana gövdeye zarar vermeden götürebilirler ama eğer hem bir ana gövde olarak parti çalışmaları yürütür, hem de onu oluşturan partiler kendi çalışmaları devam ederse bu siyasi etik açısından hoş bir durum ortaya koymaz.

Özellikle KSP bu noktada, bu siyasi etiğe uygun olmayan çalışmalarını yürütmekte kararlı olduğunu 6 Eylül tarihinde yapılacak ‘Barış Kampı’ için Savaşa ve Milliyetçiliğe Karşı İki Toplumlu İnsiyatif tarafından hazırlanan ortak metne kendi imzasını koyarak netleştirmiş oldu.

Aslında KSP bu noktada siyasi etiğe uygun olmayan davranışını yani kendi parti çıkarlarını korumayı öne çıkaran duruşunu ortaya koymaktadır.

26 Temmuz tarihinde İnsiyatif tarafından gerçekleştirilen ilk eyleme faşist çevrelerin saldırısı karşısında, partiyi korumaya yönelik tavırlarını, yani açıklama yapmayarak tepki almama tavırlarını BDH içinde yer aldıkları çerçevesi içine oturtabilmişlerdi. Birçok faşist örgütün sözlü ve fiziki saldırı ihtimalini de içinde barındıran durum karşısında halen daha KSP ve çevresi açıklama yapmamıştır. Bizlerse onların bu iki yüzlü tutumlarını eleştirmiştik:

En sosyalistleri vardı, gece gündüz bizleri rejimle işbirliği yapmakla suçlayan ve sosyalist mücadelenin nasıl verilmesi gerektiğini sayfalar dolusu anlatan, onlar da sustu...

...

Herhalde, seçim zamanıydı, demokrasi ve özgürlük Aralıktan sonra bu mahalleye gelecekti, o yüzden boşuna aramayın, aranmayın demek istedi dostlar. Dostların böylesi demode kelimeler için mücadele etmesini beklemeyin, onların işi çok ciddi, ülkeyi kurtaracaklar...[6]

Böylesi bir davranış sonrası hiçbir özeleştiri vermeyen, hiçbir açıklama yapmayan, bir ay önce saldırı altındaki İnsiyatifi sahiplenmek adına hiçbirşey yapmayan KSP, İnsiyatifin 6 Eylül tarihinde yapacağı ‘Barış Kampı’ sürecine dahil olmak istediği ortaya koyduğunda, bunun iki yüzlü ve samimi bir davranış olmadığı ve güven konusunda ciddi sorunlar yaşandığı noktasında YBH Gençlik’in itirazına rağmen hazırlanan ortak açıklamanın altına 5 Eylül tarihinde imzalarını atarak sürece taraf oldular. Bu aslında bizim için çok da yeni bir konu değildir:

Küçük burjuva solunun diğer ilginçlikleri ise, beş on tane örgüt ve gazete kurup hepsinin kurucuları kendileri oluyorlar, ayni kişi bir dönem bir örgütün başkanı diğer zaman başka örgütün Merkez Komite üyesi oluyor, uzun dönem diğer örgütünün gençlik temsilcisi olarak toplantılarına katılanlar aniden falanca partinin Merkez Komitesi gençlik sorumlusu oluyor ama diğer gençlik örgütleri ile yapılan ortak toplantıları basarak bu arkadaşlar ‘biz hepsimiz ayrı ayrı örgütüz, bizi ayrı ayrı değerlendirin’ diyebilmeleridir. Bunun da anlamı ahlaklı devrimci siyaset oluyor. Siyaset öğretmeye çalışanların aslında siyasette önce dürüstlüğün önemli olduğunu öğrenme zamanları çoktan gelmiştir.[7]

Yeri ve zamanı geldiğinde ballandıra ballandıra BDH propagandası yapıp, ne kadar önemli bir birlik olduğunu yazıp üstüne teorik yazılar döşeyebilirler ama canları çektiğinde bu çok önemli birliği terk edip kendi başlarına, kendi parti adları adına çalışma da yapabilirler...

O zaman birlik nerde başlar, nerde biter?

Bir KSP kökenli BDH’lı ile konuştuğunuzda karşınızdakinin BDH’lı mı yoksa KSP’li mi olduğunu anlamak için ne yapmak gerektiğini çok da kolay anlayabileceğimizi sanmam.

Ama yaşamda sınandığında, Cuma günü BDH’nın pankartlarını sabah yol kenarlarında tutup ‘Annan planına ammasız evet’ diyenler, Cumartesi günü KSP kimlikleri ile Annan planın burjuva emperyalist bir plan[8]olduğunu anlattığında ortaya komik olmayan ama görünüşü komik, siyasi etikle de çok yakından uzaktan alakası olmayan bir durum ortaya çıkar.

Cumartesi günkü girilebilecek polemikte orda olan ‘yoldaş’ ayni anda iki kimliğe de sahip olduğunda canı çektiği gibi, kimlikleri arasında geçişler yapabilir...

Burada diğer soru, o zaman diğer iki parti niçin kendi örgütlerini korumak ve çalışmalarını yürütmek için kendi imzalarını kullanmasılar çünkü seçim sonrası BDH’da ayrışma sürecine girildiğinde – eğer girilecekse- KSP kendi örgütünü koruyarak çıkar, BKP ve TKP de kendi kimliklerini hiç kullanmadan ve sürekli BDH içinde kalarak geçirdikleri bu süreçte kendi örgütlerini koru(ya)madan çıkarlarsa bu adil bir durum mu ortaya koyar?

O zaman soruya başka şekli ile geri döneriz: “birlik nerde başlar, nereye gider?”

Aslında diğer can alıcı soru ise eğer BDH ciddi ve alternatif bir proje ise o zaman ayrı kimliğini koruyarak eylem yapmak niçin?

Sol sapma, soldan sapma

Baştaki Marx’ın öğüdüne geri dönersek, ilkelerinden taviz vermemekten bahsediyor Marx ama bizim küçük burjuvalar için bunun çok da önemi yoktur.

BDH’nın oluşturulduğu Temmuz 2003 sürecinde, küçük burjuva sol Annan planı üzerine bir broşür yayınlayarak yoğun olarak dağıtımını yapar.

BDH alanlara ‘Annan planına ammasız evet’ pankartı ile çıkarken, BDH içindeki küçük burjuva solun bununla çok da ilgisi olduğu söylenemez:

Bu stratejinin şu andaki somut şekli Annan Planıdır. Bu plan emperyalist bir plan değil mi? İngiliz üsleri korunuyor. Türkiye ve Yunanistan’ın askeri üsleri korunuyor. Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğü korunuyor. Kimin planı bu plan? Birleşmiş Milletlerin! Kim İngiliz üs bölgelerini ‘AB Müktesabatı dışında’ tutmayı kabüllendi? Avrupa Birliği! Kim tüm bu unsurları öneren Annan Planı’nın çözüm olduğunu ilan ediyor? Avrupa Birliği? Ve Avrupa Birliği’nin emperyalistlerin, burjuvaların yönettiği devletlerin bir birliği olduğunu tespit etmek için müneccim mi olmak lazım?

Bu strateji Kıbrıs sorununu, Kıbrıs emperyalist dünya sisteminin tutarlı bir parçası olarak kalarak çözmeyi öneren bir stratejidir. Burjuva-emperyalist bir stratejidir. Bu tespitimizden vazgeçmemiz imkansız. Doğrulardan uzaklaşarak siyaset yapmak hatalıdır. İyi sonuçlara yol açmaz.[9]

Bu yazıyı doğru okursak, Annan Planı garantörlük sisteminin ve İngiliz üslerinin devamını savunan burjuva emperyalist bir plandır ve “Kıbrıs sorununu, Kıbrıs emperyalist dünya sisteminin tutarlı bir parçası olarak kalarak çözmeyi” önermektedir yani kim ki Annan planını savunur o zaman onlar da bu söylenenleri savunur. Yani eğer sokağa çıkıp ‘Annan Planına ammasız evet’ diyorsan, burjuva-emperyalist bu planı savunuyorsun demektir.

Bu arada küçük burjuva sol kelime oyunu ile ‘taktik/strateji’ kelimeleri ile oynayarak, kendi dışında Annan planını savunanları ‘strateji’leri bu olmakla suçlarken, kendilerinin de bunu taktik olarak benimsediklerini iddia ediyor:

Bilindiği gibi biz bu stratejiye (Birleşmiş Milletler çatısı altında, federal ve Avrupa Birliği üyesi Kıbrıs Stratejisi – yn) burjuva-emperyalist çözüm önerisi, burjuva-emperyalist strateji diyoruz. Stratejileri bu olan partilere de burjuva-emperyalist kampta olan partiler diyoruz.[10]

Siyaseti bu kadar basitleştirebilmek ancak küçük burjuva solun işin olabilir. Ama burada anlaşılamayan unsur burjuva-emperyalist kampta olan BKP ve TKP ile – ki daha önceki bir çok yazıda bu partileri bu şekilde tanımlamışlardı- BDH diye tanımladıkları ‘büyük’ birlik projesi içinde ayni propagandayı nasıl yapacaklarıdır.

Ve yukarıdaki yazının aslında söylediği şudur, ‘siz BDH denen partiye bakmayın, biz taktik olarak oralarda olacağız, eğer biz Annan Planı dersek taktiktir, savunulabilir, yüce sosyalizm adına günah değil ama diğerleri söylerse çok da inanmayın çünkü onlar Kıbrıs’ın burjuva-emperyalist dünya sistemi içinde kalmasını istiyorlar’...

Yada kendilerinin olduğu her yeri kutsayabildikleri düşünülerek iki burjuva emperyalist parti yanlarına bir adet kutsal bir sol parti alırsa arınırlar ve aklanılar...

Böylesi yazıları ciddiye alıp, ciddi eleştiriler yazmanın olanağı yoktur ama yaşamın içinde hergün iktidara talip olduğunu iddia edenlerin bir yandan “Annan planına ammasız evet” pankartı tutarken, akşam da sokağa çıkıp Annan Planının burjuva-emperyalist bir plan olduğunu yazan broşürler dağıtmalarının siyasi etiğe uygun olmadığını birşekilde anlatılması gerekir.

Bir yandan Annan planını savunacak projeler hazırlarken, diğer yandan ona karşı broşür basıp dağıtmak, bir yandan BDH kimliği ile eylemler hazırlarken, diğer yandan KSP’li kimliği ile eylem çalışmaları yapmak çok da anlaşılır değildir. Ama anlaşılmayan diğer konu böylesi bir politik hat izleyen KSP karşısındaki diğer yapıların pasif duruşudur. Yeri ve zamanı geldiğinde BDH kitlesi üzerinden çalışmaları sürdüren, yeri ve zamanı geldiğinde KSP kimliğini ön plana çıkararak çalışmalar yürüten bu küçük burjuva çevre aslında BDH içindeki yapılara da çok net mesajını vermektedir:

sol partilerimizin bu burjuva-emperyalist stratejisine sadece ideolojik saldırıda bulunduk. Temellerimizi oluşturmak için, devrimcileri kazanmak için esas silahımız buydu. Bu silah hala daha geçerli ve gerekli bir silahtır. Elden düşürmeyeceğimiz açıktır.[11]

Küçük burjuva solcularımız böylesi savrulmalar yaşarken zaman zaman da savrulmanın ucunu da kaçırıp uçlara da kaçmaktadırlar:

Bu siyaset (Kıbrıs sorununu burjuva-emperyalist çerçevede çözmek), geçtim kuzeyde, hele hele tüm ülkede birlik oluşturmak için uygun değildir![12]

Öyle bir geçişkenli kimlik uyguluyorlar ki, herşeyi ile BDH’ya karşı çıkacak argümanları da içlerinde taşıyarak bizzat BDH içinde karşı çıktıkları herşeyi savunabilmekte ama ayni zamanda bunlarla çelişebilecek çalışmalarda da kendi imzaları ile yer almaktan uzak durmamaktalar...

Bu ancak küçük burjuva solun anlayabileceği ve üstüne kelime oyunları ile teoriler yazabileceği bir konudur yoksa siyasi etik açısından yada sol gelenek açısından bunları anlayıp yorumlamanın çok da kolay olduğu söylenemez.

Aslında özünde yaşananlar küçük burjuva solun birlik macerasıdır, macera sürüyor ama acaba nereye kadar?



[2] K. Marx, F. Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi. "W. Bracke'ye Metnin Sunuluşunda Marx Tarafından Yazılan Mektup - 5 Mayıs 1875", Sol Yayınları, s. 20

[3] Lenin, Ne Yapmalı, Sol Yayınları

[4] Küçük burjuva solunun felsefe sefaleti

[5] Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek Gaztesinin 102. sayısında Enver Maner, kendi çağrılarına uyup gelen TKP ve BKP ile BDH’nın oluştuğundan bahsediyor. BDH cephesinden bunu yalanlayan olmamasına rağmen herkesin bildiği küçük burjuva sol kendini yine boy aynasında büyük görmektedir.

[6] Çiçek getirene sopalı cevap, sol yanım hüzünlühttp://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knt/knt6_31_2003.html

[7] Küçük burjuva solun sefaleti

[9] agy

[10] agy

[11] agy

[12] agy

31 Ağustos 2003

Kime özlem duyulur?

Yeni başlayan süreçte, daha yolun başı bile sayılabilecek bir zamanda o kadar fazla ortaklaşılır ki kimi zaman, yeni bir ortak yaşam kurmak için daha erken bile denebilir ama zamanın ölçütü çok da önemli olmaz yaşayanlar için...

Sınanırken ilişki, ayrı kalınarak beş altı günlük uzak ayrılıklarla, özlem duyulması dartar yüreğini de için burkulur, bazen birine yeniden bu kadar bağlanabileceğini anlaman ama kendini yüreğinin akıntısına bırakırsın...

Aslında kırlangıçlar gibidir yaşamlarımız böyle anlarda, ‘anlamsızca’ pikeler yapılır ve dıştan her bakan yüreği ağzında seyreder bu hızlı dalışları, acaba ne zaman bir yere vuracak diye ama kırlangıç yüreğine ve sezgisine güvenir, en yükseklere çıkıp kendince çok anlamlı özgürleştirir hareketlerini ve dışındaki için ölüm dalışlarını yapar ama kırlangıç gözünü bile kırpmaz çünkü o ne yaptığı çok iyi bilir...

Ortaklaştırdığınla paylaşırken yaşamı, onsuz olunan saatler sana onu en azından yaşamının bir anından koparıp getiriyorsa, ortaklaştırdığın zamanın uzun veya kısa olması çok da önemli değildir...

Yaşama tutunurken ayrı bir zaman diliminde, okuduğun kitapta bile ortaklaştığından bir parça bulabiliyorsan, çoklu bir yaşamda uzun bir yol alınmıştır, belki insan yaşamı için çok da önemli olmayan bir zaman dilimi içinde...

Bu yüzden özlemek aslında en uzağında olanın çok uzak olmamasıdır belki de ve bu böyle olduğu sürece anlamdır ilişki...

Özlemle ilgili Oruç Aruoba’nın dizeleri takılır yaşamın bir anında “ayrılış ilişkinin kayıp çocuğudur/özlem de sevginin ikiz kardeşi” ve üstüne sözcükler yazılması anlamsızlaşır...

17 Ağustos 2003

bir kez daha seçimler üzerine

Bireyler arası polemik yada örgütler arası düzeyli tartışma zeminleri düşüncenin ilerletilmesinde önemlidir. Özellikle kendisine sol tanımlamasında bulunanlarla ayni zemini paylaştığını iddia edenlerin karşılıklı yazışmaları, bir yarışın ötesinde kendini tanımlama, diğerinden kendini yabancılaştırma istencidir de...

Çünkü en çok sorulan ‘hepsimizin zaten solcu' olduğu ve 'farkımız olmadığına göre niçin yanyana gelemediğimiz’ sorusu günlük yaşamda çok fazla kendine yer açar...

Bu tür ayrıştırmaları yaparken yeri ve zamanı geldikçe sert tanımlamalara da gidilebilir, bu yazarı bağlar ama bazı siyasi grupların yaptığı gibi mezarlıktan geçerken yüksek sesle şarkı söylemek gibi her yazılan yazının bir yerine farkını ortaya koymak için karşı tarafa ‘rejimin’ birşeyleri tanımlaması yapılması da abartılı ve yaşamda yeri olmayan bir methodtur. Gerçi bunu yapanlar şimdi seçim sürecinin en ateşli taraf(tar)ı olsalar da hala yayın organlarında ‘rejimin’ birşeyleri tanımlamalarına da ısrarla devam etmektedirler...

Bu konu en azından bu yazının şimdiki konusu değildir.

Polemik konusu olan Birikim Özgür’ün Birleşik Kıbrıs Gazetesinde ‘Niyet bağcıyı dövmek değil üzüm yemekse...’ başlıklı yazısıdır. (sayı 22, 16 Ağustos 2003)

Aslında bu yazı ile birlikte çok kısa olarak Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH) üzerine kimi soruların ortaya çıkması ile büyük bir projenin ilk ayağı olduğu da bir gerçektir.

Birikim yazısında, YBH’nın ‘çözüm sandıkta değil sokaktadır’ sloganına değinmişti...

Önce bir küçük düzeltme, bu slogan YBH Gençlik’e aittir. Belki yazıyı yazan arkadaş için çok önemli bir ayrıntı olmayabilir ama YBH Gençlik’in yaratmaya çalıştığı gelenek üzerinden düşünüldüğünde önemli bir ayrıntıdır.

Yazıda " "çözüm sandıkta değil sokaktadır" görüşü sloganlaştırılarak YBH tarafından sahiplenilmişse de YBH’nın ortaya koyduğu politikaların özellikle “toplumla kucaklaşma” cepheleşme/birlikte hareket etme” ve “sonuca yönelik olma/çözümün önünü açma” yönlerinin geliştirilmesi gerektiği iddia edilebilir.

Bu nedenle, “çözüm sandıkta değil sokaktadır” sloganını övünç duyulası bir saptama değil, bir fırsatı heba etme olarak algılamakta ve bu yönüyle gündeme getirmekte fayda var” (Birleşik Kıbrıs, agy) denilmektedir.

Bu cümlenin analizine girmeden, doğru okuma için bir alıntı daha yapmakta yarar vardır: “BDH,... “bu sıradan bir seçim değil, BDH da sıradan bir parti değil” anlayışı üzerine inşa edilmiş bir yapı izlenimi veriyor” gibi tanımlamaları yazının içinde yoğun olarak geçtiği gerçeği göz önünde tutulduğunda, yazarın BDH’yı destekleyen/üyesi olan/sempatizanı bir konumu vardır. Bu yüzden BDH’nın pozisyonu yazarı bağlar.

Bu nedenle ilk soru şudur; YBH Gençlik birkaç hafta önce ortaya attığı ‘gelecek, sandıkta değil sokaktadır’ sloganı Birikim arkadaş için çeşitli sorular sorulup ‘bir fırsatı heba etme’ olarak tanımlanırken, BDH’nın (ve birleşenlerinin) 2 aydan fazladır gündemde tuttuğu ‘seçim değil referandum’ tanımlamasının toplumu ne kadar kucakladığı ya da birlikte hareket etme yönünün ne kadar başarılı olduğu incelendiğinde ya da “sonuca yönelik olma/çözümün önünü açma” konusuna ne kadar cevap verdiği düşünüldüğünde nasıl bir cevap bulunabilmektedir?

YBH Gençlik’in sloganı farklı platforumlarda yankı bulmuş, bizzat YBH ve YBH Gençlik üyesi olmayan köşe yazaları tarafından gazete sayfalarına taşınmış, radyo programlarında sokaktan insanlar tarafından soru olup katılımcı politikacıların önüne konulmuştur. Ve bu birkaç hafta gibi çok kısa sürede olmuştur.

Bu noktada BDH'nın sloganları ve pratiğini de incelemekte yarar vardır. 'Seçim değil referandum' ana sloganını benimseyerek, katılımcı, demokratik ve daha birçok tanımlama ile kendini ortaya koyan BDH’nın açıklamaları, birkaç istisna hariç Mustafa Akıncı imzası ile kamuoyuna yansımıştır. Bunun, yazarın ‘geliştirilmesi gerekenler’ listesindeki olguları ne kadar kapsadığı/bağdaştığı gerçek anlamda soru işaretidir.

Bunun yanında, farklı olma, farklı bir duruş sergileme iddiası ile ortaya çıkanların propaganda methodları da akıllara durgunluk vermektedir. Bizler tek adam diktasından kurtulmak ve gençliğin geleceğine sahip çıkması amacıyla tavır geliştermesi için çağrılar yaparken, sabah Lefkoşa sokaklarında BDH gençlik üyesi arkadaşlar Akıncı’nın fotoğraflarının olduğu pankartlar tutmaktadırlar. Tek adam diktasına karşı cevap tek adam diktası mıdır?

Bir radyo programında konuşan ve ardından haberi Kıbrıs Gazetesinde çıkan (17 Ağustos 2003, Pazar) BDH Gençlik Komitesi Başkanı/Sorumlusu Derya Beyatlı’nın “şimdi koltuk kavgasının zamanı değil” (agy) çağrısı olumludur. Tıpkı Birikim gibi o da “Aralık seçimleri bu nedenle sıradan bir seçim değil, kritik ve tarihsel bir referandum niteliğindedir” (agy) demektedir. Yani düşünceye oy istediğinin altını çizmektedir ama yaşama yansıyan pratikte yani sokakta Akıncı’nın fotoğrafları ile çağrılar yapmaktadır, pankartlar taşımaktadırlar. Beyatlı “seçmenin bilinçli bir seçim yapmasını istiyoruz” (agy) derken gerçek amacı düşüncenin mi yoksa Akıncı’nın mı seçilmesini talep etmektedir?

Birikim’in yazısına geri dönersek, bu, ‘geliştirilmesi gerekenlerin’ bir methodu mudur diye sormak da ilk akla gelendir...

Siz büyük iddia ve tanımlamalarla yola çıkacaksınız ama görünür kısmınız tek bir adam üzerine yoğunlaşacak, sanırım bu çok da doğru bir yaklaşım değildir...

Bu konuda kısaca bir dipnot olarak düşünceye oy isteyip, rejime karşı mücadelede seçimi bir araç gibi kullanmış YBH’nın tavrını hatırlatmak isterim. 2000 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde YBH adayı olan Arif Hasan Tahsin’in katıldığı propaganda sürecinde, YBH özellikle TV programlarında sürekli değişik isimleri programlara çıkararak kişiye değil düşüncesine yani ‘esir kampı yaşamına’ karşı çıkma ifadesine oy istemişti.

Birikim arkadaş, yazısında savrulmalar da yaşamaktadır: “Statüko karşıtlarının niyetinin “kötü” olmadığını yani niyetinin bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olduğunu hem Türkiye hükümeti hem de partizanlıktan bıkmış usanmış Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayan herkes duysun ve bilsin” (Birleşik Kıbrıs, agy) diye yazarken ayni yazıda “BDH’ya verilecek her oy, kurulu düzene vurulacak bir balta darbesi işlevi görecektir” (agy) de yazabilmektedir. Anlatılmak istenen anlaşılsa da sanırım uslup olarak birbiri ile bu kadar çelişkili iki cümle ayni yazıda olması da dikkat çekicidir.

Ama yazıda asıl dikkat çeken:

CTP ve BDH, Ankara’ya gitsin ve sıkıntılarımızdan bahsetsin...

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Erdoğan seçimlerimize karışmayacağı konusunda bir garanti veremez ve denetleyici görevini üstlenmezse, acilen uluslararası hukukun devreye sokulması için girişim başlatılsın” (agy) cümlesidir.

Bu cümlenin neresinden başlanmalı bilinmez...

TC derin devletinden çözüm ummak, ‘geliştirilmesi gereken’ methodlardan biri olsa gerek... Ama asıl dikkat çeken uluslararası hukuğun devreye sokulması ki zaten hali hazırda Kıbrıs’ta uluslararası hukuğa aykırı bir durum vardır ve YBH bu konuda gerekli girişimi başlatmıştır. Ama sorun olan cümlenin kullanılışıdır. Yazarın ortaya koyduğu, ‘eğer Erdoğan tamam derse sorun yok, uluslararası hukuğa aykırı bir şey olmadığı için de devreye sokmaya gerek yok’...

Siz, BM’nin, Güvenlik Konseyi’nin ve AB’nin çeşitli kurum ve kuruluşları ile yayınladığı belgeleri boşverin... Onlar mı bilecek yoksa Birikim arkadaş mı? Birikim arkadaş, Tayyip Beyin cevabına göre uluslararası hukuğu devreye sokup sokmamayı düşünecek, daha ne isteyebiliriz ki...

Bu müdahale konusunda Derya Beyatlı da iddialı: “seçimlere müdahale olacak diye meydanı boş bırakmayacağız, görerek ve bilerek doğru adımlar atmaya devam edeceğiz. Müdahalelere rağmen halk kazanacak” (Kıbrıs Gazetesi, agy)

Geçmişi bilmek ve ona göre hareket etmek gerekir. Herkes gönlünde yatanları söylemekte ve bunlara inanmakta özgürdür ama gerçekler de vardır ve bunlar genellikle acı verir. Soyut tanımlamalar üzerinde inanç belirtmek umudu artırır, kararlılığı ortaya koyar ama somut durumlar karşısında benzer şeyler yapıldığında yalnızca gülümseme ile geçiştirilir.

Bu noktada, müdahalelerle ilgili Meclis’in kendi kendini araştırdığı ve suç tesbit ettiği 90 seçimleri üzerine araştırma raporununun tesbitler kısmını yorumsuz yayınlamak yararlı olacaktır...

Rapora geçmeden son söz olarak şunu söylemekte yarar vardır; seçimler konusu sizin düşünce ve fikir olarak zorlamanız yada ekletik düşünceleriniz ile çözümlenebilecek bir durum değildir. Bu konuda yaşanan/yaşanmakta olan gerçekler vardır, uluslararası belgeler vardır. Bunları yok sayarak soyut teoriler ve söylemler üretmeniz bunların gerçek olmasını gerektirmez yada parametrelerden yalnızca birkaçının değişmesi de sizin ne kadar haklı olduğunuzu ortaya koymaz. Bu noktada BDH’nın seçimler üzerine soyut tanımlamalarının gerçeklerle yüzleşmesini beklemeyerek, haklı olduğumuzu izlemek istemediğimizden yazmaya devam edeceğiz, ama eğer yanılırsak da sevineceğimizi bilerek...

(ilgili araştırma http://www.cm.gov.nc.tr/tutanak/D3Y4/B65.DOC adresinde mevcuttur ama ulaşmak mümkün olmadığı için Türkçe karakter kullanılmamış hali ilehttp://www.cyprusaction.org/humanrights/elections/rapor90.txt adresinden alınmıştır.)

“Kuzey Kibris Turk Cumhuriyeti Cumhuriyet Meclisinin 1990 Cumhurbaskanligi Ve Milletvekilligi Secim Suclarini Arastirmak Uzere Kurulan Meclis Arastirma Komitesi (M.A.NO: 1/1/94)nin konu hakkindaki raporudur

Cumhuriyet Meclisi Ictuzugunun 120nci maddesi uyarinca 1990 Cumhurbaskanligi ve Milletvekilligi Secim Suclarini arastirmak uzere olusturulan komitemiz, benzeri olaylarin tekrarlanmamasi icin, cifte olcu kullanmadan, yapilanlarin arastirilmasi, tartisilmasi, bir raporla belgelenmesi ve bundan ders cikarilarak demokratiklesme yonunde mesafe alinmasi amaciyla 9 Ocak 1997 tarihli ilk toplantisi ile calismalarina baslamis, 27 Subat 1997, 29 Mayis 1997 ve 4 Haziran 1997 tarihli toplantilari ile de calismalarini tamamlamistir.

Komitemiz, konu ile ilgili olarak yapmis oldugu toplantilarda, Kuzey Kibris Turk Cumhuriyeti bassavcisi Sayin Akin Sait'in vermis oldugu bilgiler ve Yuksek Secim Kurulundan tedarik edilen belgeler isiginda detayli bir calisma gerceklestirmistir.

Komitemiz, calismalarini tesbitler ve oneriler olmak uzere iki baslik altinda kaleme almayi uygun bulmustur.

I. TESBITLER

1. Secime cok az bir sure kala Secim ve Halkoylamasi Yasasi, Ulkemiz demokrasisi ile bagdasmaycak sekilde ve demokratik cogulculugun gelismesine engel teskil eden icerikte degistirilmistir.

2. Secim yasaklari suresince BRT'den ve TRT'den yasak yayinlar yapilmistir.

3. Yuksek Secim Kurulunun belirledigi saatlerde ve konusma metni denetlendikden sonra yayin yapilmasi gerekirken, 1990 secimlerinde Devletin radyo ve televizyon kurumu verici ve yansiticilari kullanilarak, secim sonuclarini etkileyici yayinlar yapilmistir.

4. Yerli ve yabanci gazetelerde, secim gunu secime mudahale sayilan yayinlar yapilmistir.

5. Kamu calisanlarina, secime bir hafta kala yasal duzenleme bile yapilmadan, secimde avantaj saglamak amaci ile pesin maas odenmistir.

6. Secime ic ve dis mudahele ile secimin kaderi ile oynanmistir.

7. Secim gununden once ve secim gunu Muhaceret Dairesi acilarak vatandaslik ve kimlik karti verilmesi yonundeki hareketler secime mudahale olarak degerlendirilmistir.

8. Guvenlik gucleri gorevleri disinda hareket ederek, afis ve pankart indirme olaylarina karismislardir.

9. Vatani gorevlerini yapan vatandaslar, gorev yaptiklari yere en yakin sandiklarda oy kullanma hakkina sahiptirler ve oylarini bu sandiklarda kullanirlar. Ama bu kisilerin normal olarak esas bagli bulunduklari secmen kutukleri ve hangi secmen listelerine kayitli olduklari istendiginde siyasal partilere verilmediginden bu secmenlerin cift oy kullandiklari iddiasinin toplumda yayilmasina, huzursuzluk yaratmasina ve olumsuzluklara neden olmusdur.

10. Bazi adaylar saldiriya ugramis, darpedilmis ve arabalarina hasar verilmistir.

11. Daimi Secmen kutukleri burosunun surekli calismamasi nedeniyle vatandas ve secmen olmayan bazi kisiler secmen listelerine alinmislar ve oy kullanmislardir.

12. Disarida yetkili sahislar, ulkemize gelerek ve koy koy dolasarak, yurttaslara telkinde bulunarak secime mudahale etmislerdir.”

6 Ağustos 2003

Güle güle dostlar, elbet yine görüşürüz; sol yanım, çürüyen yanım

Totalitarizmin kendini yeniden üretmesi, yalnızca baskıcı güçlerin zora dayalı yöntemleri ile değil, bireylerin de sınırlı bir özgürlüğe razı olmasıyla gerçekleşir. Yaratıcılığını zorlayarak özgürlüğünü zenginleştirme çabasına girmeyen birey, var olanla yaşamayı seçer. Bu noktada düzen, bireyin onayı ile ayakta kalmaktadır artık. “Seçme özgürlüğü” düzenin sunduğu çeşitlilik oranında vardır: “ya şu ya bu”dur. (Cehenneme Övgü, Gündüz Vassaf, İletişim Yayınları)

Seçim sürecine girilmiş...

En keskin solcusundan, en sosyaldemokratına, bu mahallenin solcuları rejimin sunduğu seçenekler içinde kendine en uygununu, seçimle geleceği kurmayı seçiyor. Aslında onlara artık solcu demek de yanlış. Siz istediğiniz kadar solcu olduklarını düşleyip durun onların ikisi de sol-sağ cepheleşmeye izin vermeyecek olan, halkın birliği olduklarını söylüyorlar.

Adında hem barış ve hem de demokrasi olan, önce üstüne basarak vurguluyor: solun değil halkın birliği...

Onlarca yıl ideolojik kavgaya tutuştuğu Enternasyonale girmek için partisinin tüzüğüne ‘sosyalist parti’ ibaresini koyuyor diğeri, ama belli ki tıpkı üstünde değişiklik yapılan uçak biletleri gibi stickercikle yapıştırıldığı için tüzüğe, zaman içinde kayıp gidiyor sosyalist parti olma iddiası, mürrekkebi okunsa da yüreklerinde okunmuyor sosyalizm. Birkaç bildiri içinde ‘yeni bir Kıbrıs mümkün’ diye yazıyorlar, sosyalizm falan diyorlar ama mevsimler hüzün mevsimi olduğu için sağ-sol cepheleşmeye izin vermeyecek, tüm toplumla birleşeceklerinden bahsediyor partinin başkanı, 5 Ağustos tarihinde Yenidüzen Gazetesinin sayfalarına yansıyan açıklamasında. Aslında bu açıklama çerçevelenip asılması da gerek çünkü ‘sosyalist parti’ bu mahallenin en kıyak kabadayısı olduğunu efelenerek, sağa meydan okuyarak üstüne vura vura açıklıyor: “devlete nasıl sahip çıkılırmış göstereceğiz”...

Güle güle dostlar, elbet yine görüşürüz...

Aralık bir geçsin yine solculuk yapmak için geri döndüğünüzde yine görüşürüz...

Yine bize nasıl sosyalist olunacağını anlatırsız, nasıl demokrasinin savunulacağının dersini verirsiniz, sokaklarda eli sopalı dövecek adam arayanlara seçim sonrası hesaplaşmak için randevu da verebilirsiniz, çünkü şimdi bunun zamanı değildir...

Yine görüşürüz dostlar, her seçim döneminde utancınızdan mıdır nedendir bilinmez, terk ettiğiniz partinize döndüğünüzde bu devlete nasıl karşı olduğunuzu anlatırısınız bize ve manşetlere çekersiniz bizi rejimle işbirliği yapmak suçundan. Bayraklar açarsınız mitinglerde, her renkten radikalliğinizi ispatlamak için, yeter ki geçsin bir şu seçim mevsimi...

Ama şimdi hüzün mevsimidir, o yüzden terk etmeler yaşanır, herkes bulunduğu yeri terk eder, solculuğunu terk eder, demokrasiyi savunmayı terk eder, partisini terk eder, onlarca yıllık partisinin adını, amblemini terk eder...

Aklımız almaz ama soramayız, bir siyasi partiyi kendi yapan onlarca yıllık geleneğidir, sürekli ortaya koyduğu siyasi duruşudur, nasıl olur da her seçim mevsimi üniforma değiştirir gibi parti değiştirip seçime girilir diye aklımıza takılır ama soramayız...

Her seçim öncesi, onlar artık orda değil, şurdadırlar demek siyasi olarak nasıl anlatılır bilinmez ama şimdi sizin için ciddi işlerin zamanıdır, solculuculuğun değil; bu yüzden yol ayrımlarındayız...

Yine görüşürüz dostlar elbet bir gün...

Siz bize yine sayfalar dolusu eleştiriler yazar, ağızlar dolusu eleştiriler yaparsınız ama şimdi sizin için bunların zamanı değildir.

O yüzden dostlar, çürüyene, kaybolup gitmelere dair yakınmalar boşuna siz yine en haklı olansınız ve o gün geldiğinde yine görüşürüz dostlar...

Şimdi yollarımız ayrılıyor burda, siz kırmızıya ve beyaza bürünmüş bayraklarınızla buyruklar ve postallar altında bir ülkede uslu çocuklar olarak iktidara yürüyün...

Efendilerin çizdiği kurallar ile özgürlüğe yürüyün, varsın bu kez Gündüz Vassaf yanılmış olsun, özgürlükleri genişletmeye ne gerek var, siz tüm halkın kitle partisi olun...

Hüzün mevsimi geçtiğinde yine görüşürüz...

31 Temmuz 2003

Çiçek getirene sopalı cevap, sol yanım hüzünlü

Bir süreci daha yaşadık.

Öyle böyle değil sol dediklerimizi de bir kez daha tanıdık, sağ dediklerimizi de...

Demokrasi savunucularını da tanıdık, barış istediğini söyleyen milliyetçileri de...

Nelere gördük, neler yaşadık anlatılası değil ama o en sıcak günde, dost merhabası ile güne başladığımız da gerçektir...

Neler gördük şu 3-5 günde, dostlarımızı da gördük, kağıt üstündeki demokrasi kaplanlarını da...

Ne adınızın içine demokrasi kelimesini almanızın, ne de tüzüklerinizin ve programlarınızın içine onlarca insan hak ve özgürlüklerine saygı kelimesini yazmanızın, yaşamda sınanmıyorsa, kelimelerle anlatılanın değeri olmuyor, bunu da çok net gördük...

Çok şey öğrendik bu 3-5 günde, CTP Gençlik Kolları eylem sonrası basın açıklaması yapıyor ve “bu eylem nedeni ile CTP Gençlik Kollarına çamur” atıldığını iddia ediyor. Nedeni basit, bu eylemin CTP Gençlik Kolları tarafından düzenlediği iddia edilmişti. Yani Türkçesi ile CTP için bu eylem bir çamur atma, yani...

Yanisi yok aslında, onlar bu eyleme nasıl baktıklarını açıkladılar, kim ne anlamak isterse anlar, Türkçe bilgisi olan da bu cümleden ne anlanması gerektiğini anlayabilir. Bir eylemi beğenmeme veya katılmama elbette herkesin hakkı ve bir eyleme birileri katılmıyorsa bunun eleştirisi de en az katılmama hakkı kadar doğaldır. Ama bazen öyle cümleler sarf edilir ki, hem katılmaz, hem de eyleme sözcüklerin oyunu ile saldırırsan, onu küçültmeye çalışırsan sonrasında sana gelecek eleştirileri de kaldırmak zorundasın ama CTP Gençlik Kollarından dostların buna da tahammülleri yok.

“CTP Gençlik Kolları olarak bizim ismimizi kullanarak akılları sıra CTP’yi kötülemeye çalışan söz konusu kuruluşların ve bunların CTP’yi toplumdan uzaklaştırmak için gece gündüz yalan ve hiçbir ahlaki ve basın değerine sığmayan, çirkin söylemlerini kınıyoruz”

Bu cümlede net aslında anlatılan, bu eylem aslında yapanı toplumdan uzaklaştırır diyor dostlar, o yüzden bizi bulaştırmayın, biz toplumdan uzaklaşmak istemiyoruz ve böylesi bir fena eylemle ismimizi anmayın ki partimiz kirlenmesin...

Varsın biz kirli kalalım, dostlar bu eyleme katılmayarak isimlerini de böylesi ‘kirli eylemlerden’ sakınarak korusunlar, varsın onlar da yeni bir Kıbrıs’ı kurmayı hayal etsinler, bizler de...

Biz kirlenerek böylesi eylemlerde yolumuza devam edeceğiz. Rejimin dayatmalarına karşı, uslu çocuk olup vitrinlerinde süs olmayı red ederek, yaramaz bir çocuk olarak kalacağız ve onları hep üzeceğiz.

Değişim mevcut durumla uzlaşarak değil, onunla çelişerek kendine yer açar ve kendini statükoya karşı dayatır, tarih boyunca bu böyle oldu ve bundan sonra da farklı olması beklenemez...

Sol yanım, en çok yaralı yanım...

Neler gördük şu 3-5 günde adına hem barışı hem de demokrasiyi alan Hareketçiler, ellerine sopalarını alıp Muratağa’da dövecek adam arayanları göremediler, tek satır açıklama yapma gereği bile duymadılar.

İçlerinde kimler yoktu ki...

En sosyalistleri vardı, gece gündüz bizleri rejimle işbirliği yapmakla suçlayan ve sosyalist mücadelenin nasıl verilmesi gerektiğini sayfalar dolusu anlatan, onlar da sustu...

En radikalleri de vardı ki alanlarda Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı açarak bunu ispatladıkları hayaline kapılanlar; gece gündüz işgal kelimesi geçen onlarca yazılar yazdılar, kendilerine en büyük muhalif ünvanını uygun da gördüler, ama onlar da sustu...

Bu ülkenin ana muhalefet partisiydiler, askerle takıştıklarını iddia ederek demokrasi havarisi kesildiler, ama onların da sopalılara söylecek sözü yoktu...

Herhalde, seçim zamanıydı, demokrasi ve özgürlük Aralıktan sonra bu mahalleye gelecekti, o yüzden boşuna aramayın, aranmayın demek istedi dostlar. Dostların böylesi demode kelimeler için mücadele etmesini beklemeyin, onların işi çok ciddi, ülkeyi kurtaracaklar...

Neler çektik ey halkım, kurtarandan kurtulabilmek için ama gene birileri çıkabiliyor kurtarıcı olarak. Aslında kurtarıcıdan sakınmak gerek ama neylersin birileri karar verdiyse, sana sormasına gerek yok, o seni senin adına elbette kurtaracaktır...

Neler gördük şu 3-5 günde...

Oturmuşlar çarşaf çarşaf, koca koca bayrakların ardına, ağızlarından tükrükler saçarak, çirkin ve insanlığı utandıran sözler söylüyorlar. Diğerinin acısına saygıları yok, diğerinin kaybettikleri için ‘geberilmiş’ diyebilmekteler...

Onlar bunları söylerken insanlığımız utandı, üzülemedik ama yalnızca utandık...

Toprak koyup diğer toprağı kirleteceğimizden söz ettiler, gene utandık, gene üzülemedik, biz öyle bir şey demedik diyemedik, ne diyebilirdik ki, toprağın toprakla kirleneceğini iddia edene...

Onlarca can verdik bu topraklara, savaşlara karar vermemiş, savaşlarda taraf olmamış onlarca sıradan binlerce Kıbrıslı’nın yaşamına mal oldu geçmişte yaşananlar. Bir kez daha olmasın diye Kıbrıslı Türklerle Rumların ortak girişimi ile çiçekler bırakmak istedik, Muratağa’da, Nazi Almanya’sından ödünç alınıp oraya monte edilmiş SS Subayları çıktı önümüze, Mussollini’nin İtalya’sından Kara Gömlekliler de vardı aralardı. Ellerinde sopaları, yumurtaları ile çiçek getirene kendi anlayışlarına uygun cevap vermek için dizilmişlerdi...

Utandık ama üzülemedik. Demek dünya savaşlarına neden olan faşizmin ruhu hala yaşıyor ve onlarca acıya rağmen hiçbirşey öğrenememiş olanların Muratağa nöbetlerini gözlerimiz dalarak izledik. Demek hala daha kinleri ile adam öldürebilecek olanlar var. Demek ki hala da çiçek getirene öfke ile sopalı karşılama töreni hazırlanıyorsa, barışa çok uzağız herhalde...

Aslında hiç de uzak değiliz, yalnızca 5-10 kişiydiler. Bu toplum onları sahiplenmemişti ama gene de utandık ama üzülemedik...

Utandık hem de çok utandık, Mağusa Kaymakamının Girişimin temsilcilerinin ailelerini arayarak bizzat tehdit etmesinden utandık, ellerine sopaları alıp oralara gidenlere hiçbir soruşturma açamayanlardan utandık, onlara destek verenlerden de utandık, demokratik ve çağdaş bir ülkede olsak böyle mi olurdu dedik kendi kendimize ve bir kez daha utandık...

Kimileri katıldıkları şoven savaş törenlerinden kafalarını uzatıp, şimdi zamanımıydı diye eleştiriler yaptı, kimi oturduğu koltuktan güzel eylem dedi amalı şekilde bitirdi köşeyazılarını, kimi orasını burasını, zamanını beğenmedi, olsun biz kucaklaşırken diğerinin acısı ile ve dini, dili, rengi ve ırkı ne olursa olsun bu ülkeyi ortak vatan sayanlarla bir kez daha olmasın diye ortak mücadele için sözleşirken yaptıklarımızla huzurluyduk...

Kucaklarken 15 yaşında savaşta öldürülen Vasilia Georgiu’nun ailesini, acılarına ve göz yaşlarına ortak olurken, isterdik ki kucaklayabilelim Muratağa’daki ailelerin acısını da ve onların gözlerinin içine bakarak bu acıları bir daha kimse yaşamasın diye en acı olanı sahiplendiğimizi ve kurmak için yeni bir Kıbrıs’ı kararlılığımızı anlatabilmek isterdik...

Anlatamadık ama devam edeceğiz...

Varsın birileri ürksün, varsın ‘sayı önemli değil, 3 oy 3 oydur’ diyen kurtarıcılar kaybetmemek için oycuklarını, yutkunarak seyreylesinler, birileri ‘kirli’ eylem diyerek katılmasın. Varsın birileri bu defaya da silahlanıp gelsin...

Sözümüz var yarınlara, o yüzden geri geleceğiz...